“Utanç” okuru hızla olaylardan olaylara aktaran, merak ve gerilim tonunun bir an bile düşmediği bir tempoda yazılmış. Felsefi tartışmaların entelektüel derinliği ile bir gerilim romanının akıcılığı bir arada. Üst katmandaki olay örgüsünün harikulade yapısı, yutulması zor bu ilacı fark ettirmeden içiriyor okura. İyi yazmak isteyenler için burada öğrenilecek çok şey var.

Güney Afrika

Çağımızın en büyük yazarlarından, 2003 Nobel edebiyat ödülü sahibi J. M. Coetzee’nin Utanç isimli romanını anlamak için Güney Afrika’dan biraz bahsetmeliyiz. Romana adını veren utanç, bir beyaz Afrikalı olarak Coetzee’nin de temel meselesi çünkü. Bu onun için öyle bir ıstırap kaynağı ki, ülkesinin ona yüklediği içsel ve dışsal çatışmalardan uzaklaşmak, utanç yükünü sırtından atmak için 2002 yılında, yani bu romanın yayımlanmasından üç yıl sonra, Avustralya’ya göç etmiş.

Güney Afrika’yı anlamak için de “apartheid”ı anlamak gerek. Apartheid, eski Hollandacadan türemiş Afrikaanca dilinde ayrım anlamına geliyor ve 1994 yılına kadar süren, ırk ayrımına dayalı yönetim sisteminin adı. Mandela öncülüğündeki zenci halk hareketinin galibiyetiyle ülkede o tarihte demokrasiye geçildi. Beyaz üstünlüğünün kaybından sonra, güvenlik endişeleri ve ekonomik sebeplerle, bir milyon kadar beyaz ülkeden ayrıldı. Şu anda beyazlar, nüfusun yalnızca %8’ini oluşturuyor. Güney Afrika’nın 3 başkenti ve 11 resmi dili var. Bu haliyle, bildiğimiz ulus devletlere benzemiyor.

Fakat ayrımcı rejimin çökmesi ve siyahi partilerin seçim zaferleri ülkeye hayal edilen müreffeh günleri maalesef yaşatmadı. Bu çok kültürlü ve etnik açıdan zengin ülke derin bir kaosla boğuşuyor. İnanmak kolay değil ama yetişkin nüfusta HIV pozitif oranı %20 civarında. Suç oranları dünyada Kolombiya’dan sonra ikinci sırada. Cinayet, hırsızlık ve tecavüz, romanda da yansıtıldığı gibi son derece yaygın. %32 oranla dünyada işsizliğin en yüksek olduğu ülke. Aynı zamanda gelir eşitsizliğinde de zirvede. Genellikle beyazlardan oluşan zenginler elektrikli tellerle korunan lüks sitelerde yaşarken zenci çoğunluk teneke barakalarda uyuyor. Ülkedeki tarım arazilerinin %70’i beyazlara ait. Yani nüfusun %8’i, toprağın %70’ine sahip. Romanda da bir örneğini gördüğümüz çiftlik saldırıları yaygınlaşmış durumda ve beyazlar bu saldırılara karşı silahlanıp örgütleniyor. Irksal / sınıfsal bir temeli olduğu iddia edilen bu saldırılarla Julius Malema’nın liderlik ettiği EFF partisi arasında bağ kuruluyor. Bugünlerde Filistin destekçiliğiyle de gündeme gelen Malema, beyazların elindeki toprakların siyahilere dağıtılmasını savunuyor, stadyum mitinglerinde on binlerce kişiyle birlikte “Boer’i öldür” şarkısını söylüyor. Boerler, ataları 17. yüzyılda Avrupa’dan göç eden beyazlar ve boer Afrikaancada çiftçi demek. EFF partisinin sloganlarından biri de şu: “Bir yerleşimciye bir kurşun.” Mesajını doğrudan veren bir slogan diyebiliriz buna. Marksist-Leninist ideolojik temelleri olan EFF partisi 2019 genel seçiminde oylarını arttırarak %11’e ulaşmış. Yani ülkede muazzam bir yoksulluk ve eşitsizlik problemi var, sol popülist Malema gibi önderler de mülkiyetin yeniden dağıtımı teması altında bir ırk savaşının fitilini tutuşturmaya çalışıyor. Dünyadaki sağ ve sol popülist hareketlerin yükselme hızına bakarsak gelecekte Güney Afrika’da neler olabileceğini tahmin edebiliriz.

Özetlemek gerekirse, Güney Afrika Cumhuriyeti ne zencilere ne de beyazlara huzurlu bir gelecek vadetmiyor. Beyazların yönetimi sömürüye dayanan zalim bir rejimdi ama Güney Afrika dünyadan büyük miktarda yatırım çeken, bölgesinin en zengin ülkesiydi. Şimdi ise çok dilli, çok başkentli, tüm azınlıkların mümkün olduğunca temsiline önem verilen, düzenli seçimlerle yönetilen bir demokrasi fakat verimsizlik, rüşvet ve yolsuzluk çarkına kapılan siyahi politikacıların elinde Güney Afrika Cumhuriyeti, kıtadaki diğer yoksul ülkelerle aynı uçuruma yuvarlanıyor. Coetzee, kimliğini arafta inşa etmiş duyarlı bir entelektüel olarak yüzyıllardır süren ayrımcılık ve sömürünün her iki tarafta yarattığı duygulardan etkilenmiş ve romanını bir tür kehanet gibi kurgulamış. Nitekim kitabın yazıldığı 1999’dan bu yana geçen yirmi dört yılda işler beklendiği üzere kötüye gitmiş yalnızca.

Karakterler / Babaların Günahı

Kitap boyunca omzundan ve bazen kafasından ayrılmayacağımız David Lurie elli iki yaşında bir profesör. Üniversitede romantik şairleri öğretiyor. Özellikle Lord Byron’a tutkun, onun hakkında bir opera yazmaya çalışıyor. Byron’ı kendisine rol modeli aldığını görüyoruz. Kişiliğinin şekillenmesinde Byron ve çağdaşlarının etkili olduğu açık. Onun gibi maceracı, tavizsiz, kadınlar ve sanattan başka hiçbir şeye değer vermeyen biri olarak kurmuş kendisini. Lurie iki kez boşanmış, kısalı uzunlu sayısız ilişki geçmiş başından. Kadınları elde etmekte o güne dek hiç zorlanmamış ancak uzmanı olduğu romantik dönemin çağrıştırdığı imgeden farklı olarak, ona bir aşk adamı diyemeyiz. Ete ihtiyaç duyan bir avcı gibi daha çok. Lurie adının çağrıştırdığı lure kelimesi İngilizcede şu anlamlara geliyor: cazibe, yem, tuzak, avcı, baştan çıkarıcı. Profesörümüzün narsist benliği başka canlıların duygularını anlamakta yetersiz. Kadınları bedenlerine göre etiketliyor ve genellikle kendi cazibesi ve entelektüel aurası yeterli gelse de, gerektiğinde isteklerini elde etmek için psikolojik manipülasyon ve tacize varan ısrardan çekinmiyor. Artık elli iki yaşında. İşlerin onun için zorlaşmaya başladığı bir yerde başlıyor roman. Beyaz azınlığın Güney Afrika’daki düşüşüne paralel şekilde, onun da fiziksel krallığının düştüğü zamanlar. Sevdiği taze bedenleri elde etmek için akademik konumuna ya da parasına daha çok ihtiyacı var artık. Romanın, okuru ironik bir mesafeye yerleştiren ilk cümlesi şöyle: “O yaşta bir erkek için -elli iki yaşında, boşanmış- cinsellik sorununu oldukça iyi çözümlediğine inanıyor.”

J. M. Coetzee

Yaşlılık çok önemli bir mesele David Lurie için. Ve seks. Ne pahasına olursa olsun genç kadın bedenlerini arzuluyor. Yaşlı erkek-genç kadın ilişkisinin doğa dışılığının farkında ve bu çelişki ona acı veriyor. Kariyerini bitirecek son ilişkisinde, Melaine’nin peşinden giderken başına gelecekleri biliyor, buna rağmen kendi mahvoluşuna kasten ilerliyor adeta. Örnek aldığı Lord Byron’ın İtalya kaçamağı ve cesur Yunanistan seferi gibi, henüz tümüyle yaşlılığın maskaralığına düşmeden, gücünü tamamen kaybetmeden, son bir romantik parıldamayla macerasını tamamlamak istiyor sanki.

Nitekim beklenen oluyor, büyük bir rezaletle görevinden kovuluyor. Peki suçlu mu? Okurları burada ikiye bölmeyi, ikilemde bırakmayı amaçlamış yazar. Genç kadına neredeyse tecavüz ettiğine dair deliller de var anlatımda, onun bir yetişkin olarak hocasıyla gönüllü bir ilişkiye girdiğini gösteren deliller de. Bir sahnede iri yarı profesörün altında ceset gibi kıpırtısız yatarken, başka bir sahnede kasıklarını ona yapıştırıyor çıtı pıtı Melanie. Hem çocuk gibi saf hem de çıkarcı ve kurnaz olarak resmediliyor. Bu bakışın David Lurie’nin çarpık bakışı olduğunu da aklımızda tutuyoruz elbette. Onun bencil hırslarının objektif değerlendirmeler yapmasına mani olduğu bize gösteriliyor roman boyunca. Yine de tamamen yalancı ve düzenbaz diyemeyiz ona. Hayatını ve kariyerini kurtarmak için en ufak bir esneme göstermeyen onurlu biri olarak da yorumlanabilir. Coetzee’nin romancı dehası bu ahlaki çizgiyi çok dikkatli bir şekilde takip etmiş kitapta. Neyin suç olduğuna, kimin haklı ya da haksız olduğuna dair rahatsız edici bir belirsizlik arka fonda çınlıyor daima. Ahlaki bir yargıda bulunmamızı gerektiren ağır meselelere şahit oluyoruz ancak yazar bize bu vicdan konforunu sunmuyor, hüküm sayfadan sayfaya erteleniyor. Okurun adalet ve hakikat arayışı, polisiye yapıya benzer bir olay örgüsünün doğurduğu merak unsuruna eklenerek sayfaları birbiri ardına çevirtiyor.

Okurla birlikte roman kişileri de gerçeği merak ediyor fakat David Lurie onları da gri alanda tutuyor. Üniversite komitesi tarafından ifadesi alınırken kendini savunmuyor, bütün suçlamaları kabul ettiğini söylüyor. Bir bakıma, gerçek bir narsist gibi kendini izah etmeye bile tenezzül etmiyor. Diğer yandan ikili bir ahlaki konumu var. David Lurie içten içe suçlu olduğunu, aşağılık bir eyleme imza attığını biliyor. Ancak bununla yüzleşmemek için kusurunu hafifletecek noktaları da anlatmıyor, tam bir şeytan rolüne bürünerek kendisini suçlayanlarla alay ediyor. Dostoyevski’nin, suçluluğu içinde kibirlenen marazi kahramanlarına benzetebiliriz David’i. Küçük suçlarını kabul etmek yerine topluma meydan okuyarak şeytan rolüne talip olan bir tür yeraltı adamı. Dostoyevski etkisi kitap boyunca, özellikle Melanie’nin ailesini ziyaret ettiği sahnede sık sık karşımıza çıkacak. Anne kız önünde yerlere kapandığı o grotesk tabloda zirveye çıkan bir rahatsız ediciliği var. David bir an utanç duyacak gibi olduğunda, içinden hızla yükselen kibir, ağzından çıkmak üzere olan özür kelimelerini saldırı ve aşağılamaya çeviriyor. Yazarın Petersburg’lu Usta romanında Dostoyevski’nin zihnine ve duygularına ne kadar başarıyla nüfuz ettiğine şahit olmuştuk. Bu iki yazar arasında büyük bir ruh yakınlığı var.

Toplumdan aforoz edilen, boynuna utanç yaftası asılan David taşrada küçük bir çiftlik işleten kızının yanına sığınıyor. Bu hem üzerinde biriken yoğun nefret duygusundan kaçıp sevilmek, kendini teselli etmek için duygusal bir sığınma, hem de yine Byron’un Yunanistan seferi ya da Dostoyevski’nin Sibirya’ya sürgünü gibi, kendisine şairane bir hava da yakıştırdığı bir doğuya yolculuk. Onun gerçekle ilişkisi, romantik metinlerden süzülen bir filtreden geçiyor daima. Romantik dönemle kolonyalist dönemin mahsulü bir oryantalizm ile kodlanmış zihni, düzenin tersine dönmesiyle kapanacak, içe dönecek. Çiftlikte, kızı ile kopuk ilişkisine şahit oluyoruz. Babasının aksine Lucy, beyaz ayrıcalıklarından utanç duyduğunu düşündürecek bir yaşam benimsemiş. Genel olarak Lucy’nin kişiliğini, babasının tam zıddı olmak isteğiyle kurmaya çalıştığını görüyoruz. Babasının cinsiyle ilişki kurmamak için lezbiyen, onun şehirli entelektüel, kitap kurdu kimliğinin zıddı olarak çıplak ayakla gezen bir çiftçi, sınıf ayrımını reddeden, doğuştan sahip olduğu ayrıcalıkları kullanmak istemeyen bir çilekeş ve züppece lükslerden çok uzak bir kadın.

Fakat travma ile karşılaştığında, babasının taciz soruşturmasında takındığı pasif tavra benzer şekilde susmayı seçiyor. Yanına aldığı Petrus’un adım adım çiftliği ele geçirmesine boyun eğiyor, hatta romanın zirvesi olan tecavüz sahnesinin ardından suçlu zencilerden şikayetçi olmuyor. Kendisini savunmaya ya da hakkını aramaya yanaşmıyor. David’in ısrarlarını yine aynı inatçılıkla reddediyor. Başına gelenleri doğal düzenin gereği ve belki de babasının günahlarının bedeli olarak görmeye çalışıyor. Tecavüzcüleri, kendisinin sahip olduklarından paylarını almaya gelen vergi tahsildarlarına benzetiyor hatta.

Bu benzetme, romanda ustalıkla kurulmuş pek çok ikiliğin en çarpıcı olanlarından. Çünkü David de genç ve tecrübesiz Melanie’yi baştan çıkarırken şöyle demişti: “Bir kadının güzelliği yalnızca onun malı değildir, paylaşması gerekir.” Bu bakımdan görünüşte tamamen zıt fikirlere sahip baba ve kız, zorla sahip olmayı, mülkiyetin bir çeşit yeniden dağıtımı gibi değerlendirme hususunda hemfikir gibi. Ya da belki şöyle yorumlayabiliriz: Babasının zorla el koyduğu güzelliklere, bu kez başkaları kızı üzerinden el koyuyor.

Burada yine çarpıcı bir gri bölge açıyor Coetzee. David, ensest tabulardan asla çekinmediğini ifade ederek, kızının bedenini nasıl da çekici bulduğunu şehvetli kelimelerle tasvir ederken, Melanie’nin bedeninde kendi kızıyla çiftleşme arzusunu da tatmin etmiş gibidir. Bu okumayı güçlendirecek şekilde Lucy de tecavüz sonrasında babasına, onu korumak için çabaladığı ve üzerine alkol dökülüp ateşe verildiği, ölümden kıl payı kurtulduğu halde, suçlulardan, yani kendisine tecavüz edenlerden biri gibi davranıyor. Babası erkek olduğu için tecavüzcülerle aynı gruptandır, onun kendisini yönetme ve sahiplenme arzularında, fiili cinsel saldırıyla paralel bir tehdit sezmektedir Lucy. Bir başka açıdan da beyaz erkek sınıfın yüzyıllardır eziyet ettiği zenciler sonunda bir öfke patlamasıyla kendisine tecavüz ettiği için, bu tecavüzün suçlusu dolaylı olarak babası David’dir ona göre. Çünkü kimse kendisinden ibaret değildir. Tarihi bir suçluluk yükünü, Hristiyanlıktaki ilk günah kavramı gibi, sınıfının hediyesi olarak içinde taşır.

Tecavüzcülerden biri Petrus’un akrabası olarak tekrar ortaya çıktığında, bu saldırıların tekrarlanması, tecavüzlerin periyodik haraca dönüşmesi muhtemelken bile Lucy, yine Hristiyanlıkta İsa’nın etini ve kanını feda etmesi gibi, bedeninden vazgeçer. Devlet gücüyle onları cezalandırma yoluna başvurmaz. Babasının endişelerini susturur, ne olursa olsun çiftlikten ayrılmayacağını söyler. Buradaki çatışma bir bakıma inanç çatışmasıdır. Ateist David romantik dönemin bireysellik, duygusal haz ve kuralları reddeden özgürlük ilkelerine bağlıyken Lucy, onun nefret ettiği Hristiyanlığın öğütlediği sorumluluk alma, komşunu sevme, günah çıkarma ve kendini feda etme prensipleriyle hareket eder. Bu uğurda yaşlı Petrus’un üçüncü karısı olmaya, her şeyini ona vermeye bile razıdır. Petrus’un adının Hz. İsa’nın havarilerinden, kilisenin kurucusu sayılan Aziz Petrus’tan geldiğini düşünürsek, bu spekülatif okumamız başka bir hoşluk kazanıyor. Fakat kaynağı ne olursa olsun, güçlü bir kendini cezalandırma arzusu görürüz Lucy’nin kararlarında. Bir diğer bakışla da kendini cezalandırarak babasını cezalandırır. Babasından uzaklaşmakta kararlıdır ancak sığındığı Petrus da babası gibi yaşlı, baskıcı bir erkektir. Bir bakıma onun zenci baba-kocası olacaktır. Kurbanlık kuzu gibi ona doğru ilerler. Lucy tecavüz sonrası hamileliğini sonlandırmaya yanaşmaz, melez çocuğu doğurmakta, onu Petrus’un himayesinde büyütmekte kararlıdır. Başarısız olmamak, bu topraklardan uzaklaşmamak için her şeye razıdır. Bu inatçılık, toprağa kök salma arzusu da yine Lucy’nin uzaklaşmaya, bir tür antitezine dönüşmeye çalıştığı ilk yerleşimcilerin azmini anımsatmıyor mu?

Geçmiş bir yüktür Güney Afrika’da. Hiçbir şeye sıfırdan başlayamayacağını bilir karakterler. Lucy belki de doğuracağı melez çocuğun iki tarafın birden suçlarıyla yüklü olarak doğmasını yeni bir başlangıç olarak ümit verici buluyordur. Bu melezlik onun soyunu sürdürmesinin tek yolu, aynı zamanda bir sentez ihtimalidir.

Köpekler

Köpekler bile ideolojik yükten, geçmişin sembollerinden uzaklaşamıyor kitapta. Tecavüzcü grup saldırısını gerçekleştirdikten sonra kafeslerde tutulan köpekleri tek tek vuruyor. Apartheid zamanında zenci görünce hırlamaları öğretilmiş bekçi köpekleridir çünkü bunlar. Beyaz adamın işbirlikçileri.

David’in roman boyunca duygusal bağ kurmaya yaklaştığı kızı dışındaki canlılar, yalnızca hayvanlardır denilebilir. Lucy’nin çiftliğindeki dişi buldog, Petrus’un keseceği kuzular, gölette yüzen ördek ailesi ve son sahnede ölüme yolladığı üç bacaklı köpek. Kitabın önemli mekanlarından biri olan Bev’in muayenehanesi her gün köpeklerin uyutulduğu bir yerdir. İnsan ve hayvan, ölüm ve yaşam arasındaki ince, geçişken durum köpekler vasıtasıyla anlatılır. Duyguları olan canlılardır köpekler. Suçlu ya da masum gibi sıfatların dışında dururlar. Doğalarını yaşarlar. Bilinçleri az gelişmiş ve içgüdüleri baskındır. İnsanla hayvan arasındaki sınır sık sık tartışmalı hale getirilir kitapta. David ya da genç tecavüzcünün de içgüdüleri baskındır. Bu bakımdan hayvansıdırlar. David kendisini insanlığın ulaşabileceği son nokta olarak görmesine rağmen çiftleşme dürtülerine söz geçiremez. Hatta bu dürtüleri şeref meselesi yapar. Komşularının köpeğini anlatırken aslında kendisinden bahsetmektedir. Evcilleştirilmektense, ıslah edilmektense ölmeyi tercih edeceğini söyler kızına.

Empati yoksunluğu parantezinde, fırına gönderilip yakılan köpeklerle tecavüzcülerin David’in bedenine alkol döküp yakması arasında yine başarılı bir benzerlik kurulur. Beyaz egemenliğin gözünde hayvandan, köpekten farksız olan zenciler, aynı duygusuzluğu benimsemiş gibi, beyazlara tam bir umursamazlıkla yaklaşır.

Tartışma ve Utanç

Edward Said’in Oryantalizm kitabının başına koyduğu Karl Marks’ın meşhur sözü şöyledir: “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir.” Onlar dediği doğulular, yani bu örnekte zenciler diyebiliriz. Batılı zihinde bu oryantalist önyargının kökleri çok derinlere iner. Onlar kendilerini yönetemezler, yönetilmeleri gerekir. Oryantalizm külliyatı orada dağ gibi duruyor fakat içten içe Coetzee şunu sormaktadır sanki: Peki zenciler kendilerini yönetebiliyor mu? Yönetebilecek mi? Bu sorulması bir yana, insanın aklından geçirmeye bile utanacağı soruya, David Lurie’nin pervasız tutumuyla yaklaşalım, kötü adam olmayı göze alalım. Siyahi yerine zaman zaman zenci demenin bile bu yazıyı kimileri için yakılacak zararlı materyale çevirdiğini bile bile, ısrar edelim: zenciler beyaz azınlığın pençelerinden kurtulduktan sonra, Güney Afrika’da işler nasıl gitti? Bunun cevabını ilk kısımda vermiştik, değil mi? İşler kötü gidiyor. Vaziyet berbat. Afrika’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi. Hatta daha da kötü. Bu yoksulluk, yolsuzluk, çürüme tablosu siyahilere mi mahsus? Hayır. Güney Amerika beyazları, Ortadoğulu Müslümanlar, Asya’nın çeşitli milletleri benzer durumda. Kötü yönetilen, kaynakları halkını mutlu kılmakta kullanılmayan yoksul ülkeler. Buralarda kendine bir gelecek göremeyen milyonlarca insan, daha iyi bir yaşam umuduyla, ölüm tehlikesini, aşağılanmayı, sömürülmeyi göze alarak Amerika’ya ve Avrupa’ya iltica etmeye çalışıyor. İronik şekilde, batıdan ve kapitalizmden nefret eden, bunlara körlemesine düşmanlık duyan insanların sayısı arttıkça, kapağı batıya atmaya çalışanların sayısı da artıyor. Yoksullar kaçak yollardan sınır geçmeye, iltica etmeye çalışırken, “muhafazakâr” ya da seküler yeni burjuvalar ABD sınırlarında doğum yaparak, Londra’dan mülk satın alarak vatandaşlık elde etme uğraşında. Ülkemizin tarihinde de Sultan Vahdettin’den İttihatçı Talat Paşa’ya, 80 darbesinden önce ve sonra militarist baskıdan kaçan sağcı ve solculardan, başörtüsü yasaklarında zulme maruz kalan mütedeyyinlere, çeşitli azınlıklara kadar her kesimden sayısız insan nefes alabilmek için Avrupa’ya sığındı. Bu insanların bir kısmı buraya geri döndükten sonra, bir kısmı da halen orada yaşarken, tutkulu bir Batı karşıtlığını ideoloji bellemiş durumda. Bu ateşli Batı karşıtlığının ideolojik kaynaklarını da yine Batı’dan, postkolonyal teoriden, oryantalizm çalışmalarından, Feyerabend ve Adorno gibi düşünürlerden alıyorlar. Yani Batı kendi günahlarının da kritiğini yapıyor ve onu eleştirmek için onun müktesebatı içinde fikir üretiyoruz.

Coetzee bunu görüyor. Çok çelişkili bir durumda buluyoruz kendimizi onun açtığı pencereden Güney Afrika’ya bakarken. Beyazlar tarafından ezildiği için gelişememiş siyahlar kendi başlarına aradaki mesafeyi kapatabilecek mi? Beyazlar “daha akıllı olduğu için” siyahlara yardım mı etmeli? Yoksa siyahları ne halleri varsa görmeleri için kendi başlarına mı bırakmalı? Bu zalim, duygusuz yığınların eski zalimleri tepelemesine ne diyeceğiz? Yeni bir düzen kurulurken daima devrimin giyotinleri çalışır, bazı kelleler yuvarlanır mı? Coetzee’nin utancı, kolaycı bir pembe tabloyla dünya okumasını mutlu sona bağlayamamaktan kaynaklanıyor bence. Sömürgecilerin ellerinin Afrika’nın üzerinden hiçbir zaman çekilmediğini, bu geçiş dönemi sona erdiğinde, yerliler gerçekten kendi kendilerini yönetmeye başladığında mutlu ve müreffeh bir toplum inşa edileceğini söyleyerek hem kendini hem de bizi ikna etmeye çalışabilirdi. Ama bunun bu kadar kolay olmadığını, geçmişin yükünün sırtımıza çivilendiğini biliyor. Dahası, sıfır noktasından, hafızasız, mülkiyetsiz, kinsiz bir köpek olarak bile başlasak, yine de varoluşsal bir şiddet ve zulüm çemberine gireceğimizi düşünüyor. Karamsar bir bakışı var çünkü doğal olan, acımasızdır. Güzellik kimsenin mülkü olmadığı ve daima eşitsiz dağıtıldığı için, gelip ondan kendi payını isteyenler hep olacaktır. Güzelliği eşit olarak nasıl dağıtmalı? Ve güzelliği paylaştığımızda, iki kanadından tutulup ikiye bölünen bir kuş gibi, artık acıklı bir çirkinlik mi kalır geriye?

Köpeklerin kaderi romanda insanların kaderiyle koşut okunabilir. Son sahnede Üçayak isimli köpek tüm sevimliliğine rağmen, uyutulduktan sonra yakılacağı fırının yolunu tutacaktır. Basit ama aşılamayacak kadar gerçek bir kaynak yetersizliği meselesi vardır burada. Sonsuzca üremeye programlı biyolojik varoluşumuz yetersiz kaynaklar tarafından, ancak ölümle sınırlandırılabilir.

Genel olarak değerlendirdiğim zaman şunu iddia edebilirim: Coetzee burada zencileri hayvan gibi görmektedir. Beyazları da hayvan gibi görmektedir. Diğer yandan hayvanları da insan gibi görmektedir. İnsana yücelik veren kültürel birikimin altındaki eşitsizlik ilişkileri meselesinden çıkamadığı için, insan merkezli bir anlatıdan uzağa, tüm yaşam formlarının eşitlendiği bir düzleme fırlatmaya çalışır kendisini. Coetzee’nin vejetaryen olduğunu ve aktif bir hayvan hakları savunucusu olduğunu biliyoruz. Türkçeye Romancının Romanı olarak çevrilen Elizabeth Costello adlı romanında bu konuları uzun uzun tartışmıştır yazar. Coetzee’nin sömürü düzenine geliştirdiği hassasiyet, siyahi kölelerden çiftlik hayvanlarına hızlıca ulaştıysa, bu şaşırtıcı olmaz. Bir zencinin pamuk tarlasında sömürülen etiyle, bir koyunun sömürülen eti arasında bağ kurulabilir. Apartheid kelimesine geri dönelim burada. Yani ayrım. Ahlaki olanın yalnızca siyah beyaz ayrımına değil tüm ayrımlara karşı çıkmak olduğunu çıkarabiliriz kitaptan. İnsan köpekle eşittir, ördek de kuzuyla. Böyle bir bakışın izleri görülebilir. Bu bakış bizi nereye götürür, insan dediğimiz, başka türleri yiyerek semiren canlı bu mekanizmanın dışında hayal edilebilir mi, bilmiyoruz.

Gelelim utanca. Aslında romanın orijinal ismi Disgrace. Bunu utanç yerine rezalet, yüz karası gibi çevirirsek daha doğru olur belki. Sözlük disgrace’i şöyle tanımlıyor: onursuz bir eylem sonucu saygınlığın kaybedilmesi. Yani alnına kara leke çalınan biri, toplum tarafından damgalanmıştır fakat bunu içselleştirmesi, kendinden utanması şart değildir. Toplum ondan normlarını kabul etmesini ve utanmasını talep eder, disgrace bu kadardır.

Buradan devam edersek, ironik şekilde David Lurie romanda hiç utanmaz. Yüz karasını içselleştirmez. Yaptıklarının sorumluluğunu alıp yürekten özür dilemez. İşte romana adını veren utanç, biraz da utanmamanın, utanamamanın utancı bana kalırsa. Toplumun David’in sırtına yüklediği utanç, onun içine tesir etmiyor. Çünkü köklerini Greko-Romen dünyadan ve Hristiyan Avrupa’dan alan Batı geleneğinin ulaştığı zirveleri yakından tanıyan David, dünyanın geri kalanıyla eşit olduğu fikrini kabul edemez. Beyaz adam zalim de olsa, Byron gibi medeniyetin kristalleştiği isimleri yaratmıştır. Lord Byron ile tecavüzcü zenci bir midir? Diğer yandan, beyaz medeniyetin sanatçı tanrılarının yüceliğinin bir kısmı da diğer kişilere, kadınlara, milletlere, kesinlikle değer vermeyen ya da kendi tayin ettiği kadar değer veren, narsist kendine yontuculuklarından kaynaklanıyordu. Tüm kültürel ilerleme, artık değerin birikiminin, dolayısıyla gelir eşitsizliğinin bir sonucu değil midir? Bu noktalarda –biraz da utanmazca spekülasyon yaparak– Coetzee’nin de kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Ne de olsa, Coetzee’yi yaratan, ona mükemmel bir dil becerisi ve üzerine eserlerini inşa edeceği edebi birikimi armağan eden, bu sömürü ve eşitsizlik tarihidir. Beyaz adamın günahları olmasa Byron olmazdı, Coetzee de olmazdı. Onun yüksek bir entelektüel seviyeden yazmaya devam etmesi, o kültürel birikimi de sahiplenmesi demektir.

Kitap bir yandan da batmakta olan Batı medeniyetine, Byron operalarının yazıldığı, romantik dönem şiirlerinin uzun uzun tartışıldığı beyaz adamın medeniyetine bir ağıt olarak okunabilir. Bu çağ sona ermektedir. Zalim ve eşitsiz de olsa, beyaz adamın düzeni sona erdiğinde barbarlık hüküm sürecektir. Ya da şöyle diyelim, beyaz adamın eski düzeni bitip yeni düzeni başladığında, Gazze’de bombalanan bebeklerin normalleştirildiği farklı bir barbarlık çağı başlayacaktır. Belki de başlamıştır. İnsanlık, Gazze katliamcısı Netanyahu ile Hamas ve Hamas destekçisi Julius Malema arasında kaldığında, nasıl bir insanlıktan söz edebiliriz? Yoksa Oğuz Atay’ın dediği gibi insanlık ölmüş müdür?

Romanda altta çalan bu ağıda rağmen, üst kısımda mekanik gerçekçi bir işleyiş tasvir edilir, canlılar birbirini yiyerek beslenir, zamanı gelince bütün köpekler uyutulur. Evet. Buradan tarihin dönüşümü için doğal bir kabulleniş yaratmaya çalışır yazar fakat yine de sesindeki hüznü tam olarak gizleyememiştir. Yüreğinde değer verdiği meziyetlerin hangi bedellerle, nasıl bir sömürü sistemi içinde yaratıldığını bilir, yine de onların yitirilmesine üzülür ve bundan utanır.

Son

Son olarak da kitabın pek çok nasıra basmayı, hassas kalpleri kırmayı, tabulara taş atmayı göze alan cesaretinden bahsetmek istiyorum. Apartheid rejimi tarafından neredeyse insan sayılmayan, yıllarca türlü eziyetlere maruz kalan zenci halkın kitaptaki yansımalarına bakarsak, karşımıza pek adil bir tablo çıkmıyor. Romandaki zenciler tecavüzcü, hırsız, ahmak-kurnaz ve hayvansı. Bunun David’in çarpık bakışından yansıtılmış olması incitici resmi hafifletir mi? Coetzee’yi ırkçılıkla suçlayanlar ve ona ülkesini dar edenler için hayır. Gerçekten de bu kadar travmatize edilmiş bir halkın edebi yansıması onun içindeki suçlu bir azınlık üzerinden verilmeli miydi? Buna yanıtımız, ya bizi iyi edebiyata taşıyacak ya da pışpışlamacı teletabi ninnileri dinlemeye devam edeceğiz. Sanatçıya edebi ve felsefi arayışlarında kırıcı dökücü olma hakkını vermezsek Coetzee gibi başyapıtlar üretemeyiz. Deha, barbar ve Byron’dır. Politik doğruculuğun bebeksi sıradanlığıyla yetinecek miyiz? Herkesin üzerinde uzlaştığı ve edebi kabilemizi incitmeyeceği kesinleşmiş sınırlar içinde, hep aynı cümleleri papağan gibi tekrar etmekten sıkılmadık mı?

Roman buna benzer başka pek çok tartışmaya malzeme sağlayacak kadar sıkı dokunmuş ve yüklü. Fakat diğer taraftan, okuru hızla olaylardan olaylara aktaran, merak ve gerilim tonunun bir an bile düşmediği bir tempoda yazılmış. Onu bu kadar iyi bir roman yapan da temelde bu bana kalırsa. Felsefi tartışmaların entelektüel derinliği ile bir gerilim romanının akıcılığı bir arada. Okur David Lurie’nin tuzaklarına benzer bir kurgu tuzağıyla kitabın içine çekiliyor, karakterler için endişeleniyor, onlara kızıyor, üzülüyor. Üst katmandaki olay örgüsünün harikulade yapısı, yutulması zor bu ilacı fark ettirmeden içiriyor okura. İyi yazmak isteyenler için burada öğrenilecek çok şey var, belki yazım tekniği olarak da kitabı ayrıca inceleyenler çıkar. Çünkü bunu da hak ediyor Utanç.

Selman Dinler