Arjantinli kuantum fizikçisi Alberto Rojo şimdiye kadar beş baskı yapan “Borges ve Kuantum fiziği” başlıklı kitabında Borges’in “Çatallanan Yollar Bahçesi” adlı hikayesinde bilmeden, kuantum fiziğinin hâlâ çözülmemiş bir problemine çözüm önerdiğini ileri sürüyor. 1941’de yayınlanmış hikâyenin, 1957’de Hugh Everett’in “Kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar” yorumunun edebi biçimde birebir ortaya konuluşu olduğunu savunuyor ve ortaya koyduğu kanıtlar kolayca reddedilebilir türden değil.

Jorge Luis Borges

İlk kez bir edebi metin okumamın üzerinden elli sekiz yıl geçmiş. Aslında edebiyatla ilk tanışmam daha da öncesine annemin, babaannemin bana masallar anlattığı, kendimi bile hatırlamadığım zamanlara gider. Benim için çok fazla zaman. Yazdıklarımı okuyanların çoğu için ise, bir kısmında hatta belki büyük kısmında hayatta bile olmadıkları için büyük ölçüde bilinmeyen zaman. O günlerdeki ben için geleceğe dair bilinmeyen; bugün o günlerde var olmayanlar içinse geçmişe dair bilinmeyen zaman. Zamana dair böyle farklı algılara sahip olmamız tuhaf. Doğduğumuzda neresinden bağlanmış olursak olalım zamanın, ivmesi hiç değişmeyen kesintisiz bir akış olduğu halde her birimizin gözünde farklı algılanıyor oluşu şu sıra bana çok enteresan geliyor.

Bizim için zamanın gerçekliği, sadece yaşamımız boyunca edindiğimiz –bu yüzden de kısmi– bir algıyla sınırlı. Ötesi –zamanın bütünsel bir kavrayışı– tümüyle düşünsel bir kavrayış, yani teori. Biz zamanı kesintisiz akışı içinde değil bölünmüş haliyle, kişiye has parçasıyla algılıyoruz (babannemin elleri buruşuyor, benim gülüşüm, annemin ağlayışı değişiyor). Bu yüzden de zaman bize daima ve kaçınılmaz olarak kesintisiz bir akışın bölünmüş, parçalanmış çarpık bir algısını dayatıyor (kesite bakıp bütünü, leb deyince leblebiyi anlayana sözüm yok.)

Bu durumda kötü haber şu: kişisel deneyim dediğimiz şey, zamana ilişkin çarpık bir bakışın çıkarsamalarından öteye geçmiyor. Kişisel olanın, insanın o kadar da bağrına basıp büyütmeye değecek bir yanı yok (kişisel deneyimlerine sarılarak uyumayı sevenlere korkunç gelebilir, ama eminim üstesinden geleceklerdir. Çünkü Sezai Sarıoğlu’ndan duyduğum, gönlünü zengin tutmak isteyene yardım etsin diye edilmiş olsa gerek, bir söz var: “kirpi bile yavrusunu ‘pamuğum’ diye severmiş”).

Peki o zaman okuma deneyimi dediğimiz şey ne oluyor? Yüzlerce yıllık geçmişe sahip okuma geleneği, okuma deneyimlerimiz, basitçe, zamana dair çarpık bakışımızdan türemiş koca bir yanılsama olabilir mi gerçekten? Bilemiyorum. Belki sadece benimki öyledir. Belki üstünde düşünmeden kös kös yaşadığım için yanılsama olduğunu fark etmedim. Gerçi ne çocukluğumda ne gençliğimde konuşma ya da düşünme dilimizde “okuma deneyimi” diye bir laf yoktu. Bu son on beş yirmi yıldır duyduğum bir ifade. Benim zamanımın bize kodladığı bilgi, edebiyat ya da görsel sanatlarla ilgilenmenin boş zaman değerlendirme faaliyeti, bir oyalanma biçimi olduğu idi.

Oyalanmak bana o zamanlardan kalma bir sözcük. Son zamanlarda üzerine eğilerek okuduğum Borges’in ve barok edebiyatın, en az sözcükle en çok şeyi anlatma arayışı içinde zamanın farklı algılarını bu sözcükte madalyonun iki yüzü gibi bir araya getirdiğini görünce tekrar kucakladım kelimeyi. Yedi yaş sularını yüzdüğüm yaz tatilimde başlayan ilk masal ve hikâye okumalarımla oyalanırken, annemin “hadi oğlum, bak pazara gideceğiz, oyalanma artık” deyişini hâlâ duyar gibiyim. Benim değerlendirilen zaman olarak gördüğüm şeyin, annemin pazara gitme vakti gelince onun gözüne boşa harcanan zaman olarak göründüğünü anlamaksızın, bana kös kös pazarın yolunu tutturan sözcüktür oyalanma: şimdi, elli sekiz yıl sonra annemin zaman algısının onun günlük rutinine göre değiştiğini fark ettiğimde hem annemi hem de o sözcüğü başka bir gözle tanımaya başladım. Zaman algısının, zamanı kullanma biçimlerine göre farklılaştığını kavradığım hepi topu o dört heceli sözcük, bana bir okuma ve yazma deneyimi olarak edebiyatın (görsel sanatların) her zaman rutinden bir çıkış / kaçış / uzaklaşma olduğunu öğretti; gün gelip annemin yerini kurulu düzen alınca da zamanı onun istediği gibi kullanayım diye bin türlü kurmacayla beni bağrına çekmeye çalıştığında, ona direnen merkezkaç kuvveti olduğunu da öğretti elbet.

Bu anlamda edebiyat daha ilk günden itibaren kapılıp gittiğim, kahramanlarıyla bütünleştiğim, oyalandığım bir dünya oldu. Monte Cristo Kontu’na dehlizlerde, Üç Silahşörler’e kılıç egzersizlerinde az yarenlik etmedim. Yel değirmenine mızrağını saplamasıyla kendini havada bulan Don Kişot’a gülüp, canı yanmasın diye az yalvarmadım. O dünyaya inanıyordum çünkü gökyüzü maviydi, olaylar denizlerde, dağlarda geçiyor, yağmur yağıyor, güneş açıyordu. Gerisi zaten bilmediğim ve radyo tiyatrosunda, ansiklopedilerde, siyah beyaz fotoğraflarda görüp tanıyıp da dolduramadığım boşluklarını hayal ettiğim bir dünyaydı. Edebiyat o boşlukları doldurmama yardım ediyordu; korsanlar bir gözü bantlı, bir bacakları tahtadan kusurlu adamlardı. Ormanda ejder kuşu göremezdiniz, çünkü zirvesine kimselerin varamadığı dağlarda yaşarlardı. Dolayısıyla gerçeklik romanları ancak daha inandırıcı kılıyorsa bir anlamı vardı. Marco Polo’nun uydurma karakterleri bile bizi onun sınırsız hayal gücüyle tanıştırdığı için gerçektiler. Çünkü biz de dünyayı tanırken aynısını yapıyor, sınırsız hayal gücümüzü kullanıyorduk. Sonradan Alejo Carpentier’in barok tarzı anlatan bir konuşma metninde aşağı yukarı şunları okumuştum:

“Fatihler Amerika kıtasına ayak bastıklarında ne gördüler? Hiçbir şey. Çünkü hiçbir şey tanıdıkları bir şeye benzemiyordu. Ama onları buraya sürükleyen hayalleriydi. Onun için hayal etmeye devam ettiler. Aradıkları olduğunu zannettikleri şeyi bulana dek, hayal etmeye ve aramaya devam ettiler. Böylece ortaya hayal ve gerçeğin hiç kimsenin hayal edemeyeceği bir karışımı çıktı.”

Borges bir yerde güney Amerika kıtasını sıfatların olmadığı bir kıta olarak tanımlamıştı –ya da tanımlamamıştı da belki bunu ben uyduruyorum– çünkü orada gördüğün pek çok şey, dünyanın başka yerlerinde görülene benzemez, kıyas kabul etmez. Halbuki sıfatlar benzerlik anlatır. Böyle bakınca benim için edebiyat da sıfatları olmayan bir dünya aslında: Orada bildiğim ve bilmediğim dünya iç içe. Bilmediğim her şeye yeni bir isim bulmak, isim verdiklerimle ilişkimi yeni bir fiille tanımlamak zorunda olduğum, zamanı sadece bugüne dek görüp tanıdığım gerçekliğiyle değil, ama hiç tanımadığım boyutlarıyla yaşamak üzere içine daldığım, kendim dahil fani olanı gözümde büyütmeden kapılıp gittiğim, oyalandığım bir bahçe. Belki de yolları çatallanan bahçe.[1]

Murat Tanakol


[1] Arjantinli kuantum fizikçisi Alberto Rojo şimdiye kadar beş baskı yapan “Borges ve Kuantum fiziği” başlıklı kitabında Borges’in “Çatallanan Yollar Bahçesi” adlı hikayesinde bilmeden, kuantum fiziğinin hâlâ çözülmemiş bir problemine çözüm önerdiğini ileri sürüyor. 1941’de yayınlanmış hikâyenin, 1957’de Hugh Everett’in “Kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar” yorumunun edebi biçimde birebir ortaya konuluşu olduğunu savunuyor ve ortaya koyduğu kanıtlar kolayca reddedilebilir türden değil.