Fethi Naci’nin, “Türkçe okuduğum en mükemmel roman,” dediği Yaşar Kemal’in “Ortadirek” adlı eserinde köylülerin Çukurova’ya yolculuğunu okurken yokluktan bulgurdan başka bir şey yemeyen insanlara özenip evde bulgur pilavı pişirdiğimi hatırlıyorum.

Okumakla ilgili hatırladığım ilk şey D harfi. “Koca göbekli anneanne” demiştim görür görmez. Başka harfleri de birilerine ya da bir şeylere benzetmişimdir illa ki ama aklımda sadece D kalmış. Bu, gözlerimi kapatıp hafızamı zorladığımda karşıma ilk çıkan kişinin anneannem olmasıyla alakalı olabilir.
İkinci bir görüntü… Salondaki kanepede babamla yan yana oturuyoruz. Annem tekli koltukta, bir gözü televizyonda dantel örüyor. Babamın kucağında Kızılderili bir çocuğun hikayesinin anlatıldığı resimli kitap var. Başımı kitaba doğru uzatmış babamın parmağıyla işaret ettiği kelimeleri heceleyerek okumaya çabalıyorum, okuyamadıkça babam sert bir ses tonuyla yanlışımı düzeltiyor. Annemle göz göze geleceğim anı kovalıyorum.
Çocukluğumda okumakla aram hiç iyi değildi. Hatta kitap okumaktan nefret ediyordum bile diyebilirim. Bütün gün sokakta oynamak ya da televizyon izlemek varken kitap okumak anlamsız geliyordu bana. Yaz tatillerini hatırlıyorum mesela, kahvaltıdan sonra Can Yayınları’nın kırmızı kutular içinde dizili duran Kardeş Çocuk serisinden her gün bir tane okumak zorundaydım: Dağdaki Kaynak, Uçan Sınıf, Kurnaz Tilki, Alçacıktan Kar Yağar, Beyaz Yele ve daha niceleri… Aksi halde sokağa asla çıkamazdım. Daha ikinci ya da üçüncü sınıf öğrencisiyken eve her gün giren Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk’u, Uğur Mumcu’yu, Cüneyt Arcayürek’i okumadan evde televizyon katiyen açılmazdı. Babamın hem okuma alışkanlığı kazandırma arzusu hem de ağaç yaşken eğilir deyip siyasal bilinç oluşturma niyetini bugün gayet iyi anlıyorum ancak Mustafa Ekmekçi okuduğumda karnıma ağrılar girdiğine babamı bir türlü ikna edemiyordum. Şuna emindim, İsmail Gülgeç’in karikatürlerini ve spor sayfasını bir kenara ayırıyorum, o kapkara gazeteyi hiç kimse bir günde oturup bitiremezdi.
Ders çalışmayı, ödev yapmayı da sevmiyordum ama en azından bunlarla ilgili çabamın notla da olsa bir karşılığı vardı. Kitap okumak ise sıkılan canımı daha da sıkmaktan başka bir işe yaramıyordu. Okumaya dair övgü dolu sözler hep abartılı geliyordu bana. Okuyordum, peki sonuç? Ortaokul son sınıftaki sınava hazırlık telaşı ve lise yılları derken ailemin beni kitap kurdu bir bireye dönüştürme süreci hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Kitaplarla ilişkime artık noktayı koymuştum.

Bir kitap kapağı bile kaldırmadan geçirdiğim yılların ardından üniversiteye yerleşmem benim için dönüm noktası oldu. Kaldığım yurtta gezmek tozmak yerine vaktinin çoğunu ranzada uzanıp kitap okuyarak geçiren oda arkadaşlarımı görünce ilk başta garipsemiştim. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanının kitabevlerinin camekanlarında sinema afişi büyüklüğünde reklamı yapılırken Kara Kitap’ın elden ele dolaştığı yıllardı. Herkes deli gibi bir şeyler okuyordu. İşte böylesi bir ortamda arkadaşımdan edindiğim Gorki’nin Çocukluğum romanı okuma uğraşıyla olan ilişkimi bugünlere taşıyan yolculuğun başlangıcı oldu. Otuz yılın ardından o eserden aklımda sadece Alexey ve büyükannesi kaldı ama o romanı okurken hissettiğim duyguları bugün bile aynı tazelikte hatırlıyorum. Bir kitabın sevilebileceğine; okumanın, vaktimi harcayabileceğim diğer tüm seçeneklerin önüne geçebileceğine ilk defa şahit oluyordum. Kitap okumak diğer tüm büyük zevklerimle birlikte zirveyi paylaşıyordu artık. “Bir kitap okudum ve hayatım değişti,” ifadesinin tam karşılığıydı bu yaşadığım ancak ben o gün örneğin Steinbeck’ten Fareler ve İnsanlar’ı da okusam muhtemelen aynı farkındalığı yaşayacaktım. Nedenini bugün de tam olarak izah edemiyorum, belki de çocukluğumda okuduğum doğru kitaplar alttan alta beni beslemişti ya da bir edebi metinden çıkarmam gereken her neyse, gerekli olan zihinsel ve duygusal olgunluğa ancak on sekizimde erişmiştim.
Çocukluğum’u tabiri caizse çiğ çiğ yedim. Pek de kalın sayılmayacak kitabı bir günde bitirebilecek iştahım varken kitaptan bana geçenleri doyasıya yaşayabilmek için okuma sürecini birkaç güne yaydım. O esnada vaktimin çoğunu kitabevi ve sahaflarda geçiriyordum. Artık kitapların hakkını verebilen seçici ve nazlı bir okurdum. Rafların önünde saatlerimi bir sonraki okuyacağım esere karar vermeye çabalarken geçirirken sanki o büyük yapıtların da gerçek bir okurla karşılaşmanın heyecanıyla kendilerini tercih etmemi umduklarını düşünüyordum. Her kitapçıda üçlemenin ikinci kitabı Ekmeğimi Kazanırken’i bulup farklı farklı sayfalarına göz atarken duyduğum heyecanı bugün bana hangi kitap verebilir? Ya da şöyle mi sormalıyım, bugünkü “ben” herhangi bir kitap karşısında artık aynı heyecanı duyabilir mi?
Ekmeğimi Kazanırken’i daha büyük bir coşkuyla okuduğumu hatırlıyorum. Üçlemenin son kitabı Benim Üniversitelerim ise ilk iki kitaba göre nispeten sönük kalmıştı. Bu duruma biraz da sevinmiştim. Kitaplar arasında ayırım yapıyor olmam bütünüyle saf bir okur olmadığımın da bir göstergesiydi. Bu üç kitaptan sonra edebiyattan uzak geçen günlerin acısını çıkarmak için kendimi okumaya verdim. Burada tercihlerim çok önemliydi zira zamanı ıskalamadan doğru kitaplara ulaşmalıydım ve bu çerçevede sadece klasiklere yöneldim. Çünkü onlar tartışılmayan, kabul görmüş kitaplardı. Bugün hangi kitapçıya girsem eski bir dostu ziyaret eder gibi önce klasiklerin olduğu bölüme göz atarım. Hayatımın hiçbir döneminde, hiçbir kitaptan, klasiklerde bulduğum mutluluğu yakalayamadım.

Gidilen bir şehirden, izlenen bir filmden, kafa çekilen güzel bir akşamdan bahseder gibi dostlarla bir romandan bahsetmek ne kadar güzeldi. Tek derdi kitap satmak olmayan çok eski sahaflarla oturup hasbihal etmek ne çok şey katmıştır bana. Yaz tatillerinde memlekete döndüğümde dükkanımıza uğrayan, babamın lisedeki Fransızca öğretmeninin eşi şair Ahmet Uysal ile edebiyata dair yaptığımız sohbetler ne unutulmazdı. Onu dinlerken bir sanatçıyla normal bir insan arasında uçurum olduğunu düşünürdüm. Ahmet Uysal benim uzun uzun sohbet etme fırsatı yakaladığım ilk edebiyat insanıydı. Hiç unutmam, on kitaplık bir okuma listesi istediğimde sanki bu anı bekliyormuş gibi hiç tereddüt etmeden ilk sıraya Kızıl ile Kara’yı yazmıştı.
Klasikleri okurken en çok karşılaştığım tepki şu olurdu: “Sen onu daha yeni mi okuyorsun, ben onu lisedeyken okumuştum.” Burada niyet farklı olsa da verilen tepkinin bence haklı bir tarafı var. Bir okurun doğru okuma bilincine sahip olabilmesi için daha küçük yaşlarda zihninin doğru kitaplarla beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Yapacağı iyi bir başlangıçla yüksek bir ölçüte kavuşan okur böylelikle ileride daha nitelikli metinleri tercih edebilecek düzeye gelecek, iyiyle kötüyü ayırt edebilecektir. Tanrısal anlatıcılı, olay odaklı ve kahramanların belirgin biçimde göründüğü, klasik olmayı başarmış eserlerin bu anlamda çok doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum.
Çocukluğumda okumanın faydaları tabiri caizse sürekli olarak kafama kakılıyor diye bahsetmiştim. Elbette kitapların faydası vardır ama bence bir insan, zihninin ve duygularının harekete geçişinin verdiği haz için kitap okur. Kitap okumak mutluluktur. Bazen ömür dediğimiz şeyin kendimizi oyalama çabasından başka bir şey olmadığını düşünürüm. Zaman denen bu başı sonu belli olmayan büyüklük karşısında kendimizi kaybetmemek için hep bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyoruz. Zihnimizi kendi halinde bırakmaya hiç tahammülümüz yok. Ve bu uğraşta ben, kitap kadar değerli bir mücadele arkadaşı görmedim. Hayatta kendim için yaptığım çok az şey güzel bir kitabı okumaktan hissettiğim tatmin duygusunu verebilmiştir.
Kafamın içinde asılı duran ve hiç düşmeyecek notlardan bir tanesi de şudur: “Okuma serüvenine geç başladın!” Peşimi bırakmayan bu pişmanlık hep doğru kitaba ulaşma çabasını da beraberinde getirdi. Ve bu çabanın en ateşli günlerinde bir gün kitapçıda Cevdet Bey ve Oğulları’na göz atarken arka kapaktaki yazı dikkatimi çekti:
“Büyük bir başarı… hiç duraksamadan en beğendiğim yirmi Türk romanı arasına alırım.”
FETHİ NACİ
O an eski bir dostu görmüş gibi gülümsedim. Çocukluğumda o sıkıcı, siyah gazetenin kitap ekinde karşıma çıkan ve o dönem umurumda bile olmayan Fethi Naci’nin adını görmek büyük sürpriz olmuştu benim için. Bilen bilir, eskiden tatile bile gidecek olsak Cumhuriyet Gazetesi’ndeki otel reklamlarına göre hareket ederdik. Dolayısıyla Fethi Naci’den daha iyi bir referans, bir rehber olamazdı benim için. Açık söyleyeyim o yıllarda onun yazıları çok ağır gelmişti bana hatta beğendiği kitaplar da benlik değildi ama en azından uzak durmam gereken kitaplar konusunda ortak bir paydaya sahiptik. Burada bir amacım da onun eleştirdiği kitaplar üzerinden bir eseri neden beğendiğimi ya da beğenmediğimi nesnel olarak anlamaya çalışmaktı. Zaman geçti ve ben Fethi Naci okumayı hiçbir zaman bırakmadım. Bugün onun sayesinde okuduklarımı yazınsal olarak daha iyi değerlendirebiliyorum. Bence nitelikli edebiyatın kıyısında yürümek isteyen herkes eleştiri okumalı. Kötü kitaplardan ve vasata alışmaktan ancak eleştiri kitapları sayesinde uzak durabiliriz.

Yaşadığım sürece bütün o güzel kitapları okuyamayacağım gerçeğini kabullenmek hiç de kolay değil. Bu nedenle yıllar önce okuduğum o dev eserleri tekrar okumak büyük bir lüks gibi geliyor bana. Kızıl ile Kara’yı tam yirmi yedi yıl önce okurken karşılıksız bir aşkın ızdırabı içindeydim. Akan her sayfa sanki ateşimi daha da körüklüyordu. Kar yağışı nedeniyle derslerin iptal olduğu bir sabaha uyandığımda kitabın son iki yüz sayfasını cam kenarına çektiğim koltukta kar yağışını izleyerek okurken sanki bir ayinin içerisindeydim. Kitabın son sayfalarına yaklaşırken yaşadığım hüzne sanki ruhça bir yükselme de eşlik ediyordu. Edebiyatın yaşattığı bu duyguyu bana başka ne verebilir? On beş yıl sonra Kızıl ile Kara’yı tekrar okuduğumda kitabın bana artık bu on beş yıldan çok daha uzak olduğunu gördüm. Aynı duyguları Cevdet Bey ve Oğulları’nı, Sessiz Ev’i okuduğumda da yaşamıştım. O yüzden kimi zaman eskilere döndüğümde hayal kırıklığı yaşayabileceğim ihtimali beni tedirgin eder. Yalnız, Beyaz Kale’de bundan farklı bir durum başıma geldi. Tekrar okumalarımda daha çok beğendiğim nadir kitaplardan biri oldu. Eskiden beğenerek okuduğumuz romanların yıllar sonra bizi hayal kırıklığına uğratması izah edilebilir bir şey. Sonuçta insan değişiyor… Ve işte bu değişimi göstermesi bakımından kitapların bir nevi turnusol görevi görmesi hep şaşırtıcı gelmiştir bana.

Bir kitapla ilgili sayfalar dolusu bir şeyler karalayan ya da dakikalar boyu bir şeyler anlatanları hep şanslı saydım. Güzel bir kitap bitirdiğimde genelde “Vay be,” derim, “neydi bu böyle!” Tuttuğum takım gol attığında ayağa fırlayıp “Goool!” diye bağırmak kadar kısa ve basit olur. Tabii bazen düşünürüm, niye sevdim ben bu kitabı? Bu kadar etkisinde kalmamın sebebi ne? Yazınsal anlamda güçlü olması mı yoksa duygusal anlamda aradığım şeyi karşılaması mı? Bu soruları sormaya devam edeceğim.
Güzel bir kitaba denk gelmişsem mümkün olduğunca özenli davranırım. Yalnız kalacağım ve rahatsız edilmeyeceğim ortamları kovalar, bunun için günlerce beklemem gerekiyorsa da sabrederim. Odağımı olabildiğince yüksek tutup düşüncelerimin ve duygularımın harekete geçişinin keyfini sürerim. Metni bir bütün olarak ele alıp tüm anı onunla yaşamak ancak bu şekilde mümkün olabilir. Bir insanın elinin altında her zaman sığınabileceği güzel bir kitap olması ne büyük şans.
Bir kitap satın aldığımda ilk sayfalarındaki uygun bir yere tarih ve alındığı yer bilgisini yazarım. Tıpkı buzdolabının kapağına yapıştırdığım magnetin gözüme çarpması gibi yıllar sonra o kitabı elime aldığımda o günlerde, o yerlerde bulurum kendimi, anılarım tazelenir. İlk sayfasında Akçay yazan Vedat Türkali’nin Mavi Karanlık romanı üniversite yıllarıma, Temmuz sıcağında bütünlemeler sonrası gittiğim dedemlerin yazlığındaki buz gibi esen balkona götürür beni. Pınarhisar yazan Steinbeck’in Gazap Üzümleri, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yedek subay görevini tamamladığım gün çıktığım eve dönüş yolculuğunu hatırlatır bana, zorlu askerlik günlerini. Balıkesir Tivoli yazan John Fowles’un Büyücü’sü mezun olduktan sonra ilk iş başvurusu kabul edilip yuvadan ayrılan kardeşimin baba evindeki odasına götürür beni. Gittiğim ara tatilde bana kalan o küçük odada soluksuz okumuştum o kitabı.
Tabii ilk sayfalarına yazdıklarımdan bağımsız olarak bazı kitapların hatırlattığı o kadar çok şey var ki… Kaptan Mihalis’i tabağı ekmekle sıyırır gibi okuduğumu hatırlıyorum. Gece yatarken “Bir an önce sabah olsa keşke,” diye aklımdan geçirir, gün ağarmadan uyanıp yüzümü yıkamadan okumaya devam ederdim. Kemal Tahir’in taşranın kendine has mizahını barındıran köy romanlarını gözümden yaşlar gelerek okurdum. Fethi Naci’nin, “Türkçe okuduğum en mükemmel roman,” dediği Yaşar Kemal’in Ortadirek adlı eserinde köylülerin Çukurova’ya yolculuğunu okurken yokluktan bulgurdan başka bir şey yemeyen insanlara özenip evde bulgur pilavı pişirdiğimi hatırlıyorum. Cemil Kavukçu öykülerini okuyup gençliğimde bir kez bile adım atmadığım meyhaneleri iyice görebilmek için yaşadığım ilçedeki Melek Girmez Sokağına kim bilir kaç defa girip çıktım.
Elimin altında her daim bir kitap olsa da bugün artık ne eskisi kadar çok okuyabiliyor ne de okuduklarımdan mutlu oluyorum. O kitaplar artık yok… Stendhal’in romanlarını bitirip artık okuyacak başka eseri kalmayınca yaşayan yazarların da hayata veda edeceği fikri bir gün aklıma düştü. Bunun üzerine sevdiğim yazarların en az bir kitabını saklayıp vefatından sonra okuma planı yapmıştım ama gerçekleştiremedim. Koca göbekli anneannemle başlayan okuma serüvenime dönüp baktığımda Alexey ve büyükannesinin elimden tutup beni götürdüğü Julien Sorel’i, İnce Memed’i, Anna Karenina’yı, Galip’i, göz göze geldiğimizde durumu anlayıp beni yatağıma götüren annemi ve “İyi uykular, bugün daha iyiydin,” diyen babamı görüp avunuyorum.
Çağdaş Küçük

Çok güzel olmuş.Tebrikler..Yazınızla ben de çocukluğuma bir gidip geldim.
Çok güzel bir yazıydı, okurken sizi değil kendimi gördüm adeta.
Çağdaş öğretmenim, kalemine sağlık güzel bir yazı olmuş. Kitap okuma konusunda soğuk davranan herkese okutulmalı bu yazı.
Kalemine, yüreğine sağlık dostum. Çok güzel keyifle okudum. #Tabağı ekmekle sıyırır “gibi..
Çok samimi, sıcacık satırlar…..👏👏👏