Witold Gombrowicz’in Günlük’üne başladım. İlk sayfalar için konuşuyorum, umduğumu bulamadım pek. Öncelikle çok fazla Polonya var bu notların içinde. Polonya’da o dönem çıkan edebiyat dergileri, akımlar, Polonyalı sanatçılar ve onların kendi aralarındaki hesaplaşmaları. Yani biraz dar bir çerçevede başladı ve öyle ilerliyor.

Bazı insanların yaşlarını küçültmesi gibi, bir kitabı ne kadar zaman önce okuduğumu birine söylerken bu süreyi bilinçsizce kısalttığımı fark ettim. Bir arkadaşıma, Yüzbaşının Kızı’nı on beş yıl önce okudum, dediğimde söylediğim şeyden hiç şüphe duymuyordum aslında. Sonra düşününce, bu on beş yıllık süre bana “daha dün” gibi geldi. Öyle ya, Puşkin’le tanışıklığım bu kadar yakın (!) bir tarihe dayanıyor olamazdı. Biraz daha geriye dönüş asıl aralığı getirdi koydu önüme, doğrusu, yirmi yıldan fazla olmuştu kitabı okuyalı, belki yirmi beş. Acaba bir edebiyat sohbetinde bu süreden daha azını öne sürmem içinde bulunduğum yaşa bir türlü inanamadığım için miydi?
Ciddi iş, koyu zaman. Herhangi bir kitabı yirmi beş yıl önce okumuş olmak. Kendimden bunu beklemezdim!
***
11 Mayıs 2025 Beşiktaş & Adana Demirspor maçı. Kırk yılda bir stadyuma giden biri şüphesiz daha parlak bir sezonu bekleyebilirdi. Ama ani gelişen olaylar sonucu kendimizi o gün Dolmabahçe’de bulduk. Stat her zamanki gibi çok canlı, yanımızda oturan genç bize bu maçın üçüncülük için çok önemli olduğunu söylüyor. Oysa ben bir iddiamız olduğunu bile unutmuşum. Sadece keyif için, atmosfer için buradayız, bir de tabii güzel bir oyun izlemek istiyoruz. İçimizde en heyecanlı kişi olan Aras’a göre bu, dünyanın en iyi etkinliği! Biz de onun heyecanını ve tribünlerin coşkusunu paylaşıyoruz. Maç öncesi ısınma sırasında futbolculara bakıyorum. Ortada koşturup paslaşıyorlar. Bizim gibiler, diye düşünüyorum, yani sıradan ve normal. Hiç öyle modern gladyatörlere benzeyen bir tarafları yok.
Maçın ilk bölümü oldukça tatsız geçiyor. Hani mahallede futbol oynamaya çıkarsınız, top oradan oraya gidip gelir, herkes kafasına göre takılır ama bir an önce adam almak, maça başlamak gerekmektedir çünkü vakit geçiyordur (hadi beyler akşam oluyor!) Beşiktaş-Demirspor maçının ilk yirmi dakikası da öyle. Tam bir dağınıklık hali, top neredeyse hiç oyunda kalmıyor, yere düşen bir türlü kalkmıyor. Ritim biraz geç bulunuyor ama ikinci yarı skoru alınca keyifler yerine geliyor. Tribünlerde “Ali Koç istifa” sesleri.
***
Ruhi Çenet’in Alaska’yla ilgili videosu bana çok sevdiğim bir romanı hatırlattı, yeniden okumak istedim onu. Romanı (Ağaçların Üstüne Kar Yağıyordu) Zülfü Livaneli yıllar önce bir köşe yazısında önermişti. Buz gibi bir dünya, kar altında ağaçlar, kalın giysiler içinde kaybolan insanlar. Roman bu sert kış havasını çok iyi yansıtıyordu. Arka planda İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD’nin Japon kökenli vatandaşlarını toplama kamplarına alması vardı ve bu konu da çok iyi işlenmişti. Sonra bir sebeple büyüdüğü yere dönen karakterin mutfak masasında annesiyle Tanrı düşüncesi üzerine yaptığı o konuşma… Dışarda tipi ve kar, mutfakta yanan mum ışığı altında geçmişe dönüş.
Sonuç: Bir roman size yıllar sonra havasıyla, suyuyla geliyorsa o iyi bir romandır.
***
İktidara yakın gazeteciler her zaman olmuştur. Mehmet Barlas’a “yağdanlık” dendiğini çok iyi hatırlıyorum. Belki o dönem birkaç kişiye daha. Barlas, Turgut Özal ile tavla oynar ve durmadan onun icraatlarını överdi. Gerçi, Barlas için başta hangi partinin olduğunun bir önemi yoktu. Bir iktidar gazetecisiydi o. Böyleleri hep olmuştur.
Ama bu dönemki kadar embedded gazeteci herhalde görülmedi Türkiye tarihinde. Nedim Şener’i hayretle izliyorum. Evet, şaşırmamak gerek ama ben yine de şaşırıyorum, gemi iyice azıya aldığını, kabalaştığını görerek. Bir haber kanalında on dakika kadar dinliyorum Nedim Bey’in söylediklerini. Büyük ekrana yansıtılan bir Özgür Özel fotoğrafı başında dikilmiş ve açmış ağzını, yummuş gözünü: Bu, diyor, ya da, bu adam, bunun gibi adamlar. Nedim Şener’e göre hiçbir şeymiş Özgür Özel, saçma sapan konuşuyormuş, ne zaman konuşsa hep saçmalıyormuş. Ana muhalefet partisinin lideri aslında “yolsuzluk çarkının suç aletiymiş” ve ayrıca falanca konudaki filanca gelişme CHP’lileri zıplatıyormuş.
Bu nasıl bir dil, anlamakta zorlanıyorum. Sonuçta, bahsettiği kişi milyonlarca insanın oy verdiği bir partinin lideri. Öyle olması da gerekmez şüphesiz, hakkında konuştuğu insan kim olursa olsun asgari bir nezaket ve adalet beklenir kişiden, bu o kişinin de karakteriyle ilgili bir şeyler söyler bize çünkü. Nedim Şener’inki pervasızca, saygıdan alabildiğine yoksun ve anlaşılmaz bir öfkeyle dolmuş bir söylem. Diğer benzerleri gibi, suçu henüz sabit olmayan, yargılanması bile yapılmamış insanlar hakkında rahatlıkla atıp tutan bir “gazeteci”.
***
Geçen gün sahafta dolaşırken Yoldaki İşaretler’e rastladım. Ne zamandır merak ettiğim kitaplardan biri. Kim söylemişti: Gerçekten okuyabildiğimiz kitaplar okumak istediklerimizin yanında ne kadar azlar. Kitabın adını, yani Yoldaki İşaretler’i, en sevdiğim kitap isimleri arasında sayarım. Hatta bir blog yazımıza bu ismi verdiğimiz de kayıtlarda mevcuttur. Sahafta kitabı elime alıp şöyle bir karıştırdım. Önsözde şu cümle hemen dikkatimi çekti: “15. Asırda başlayıp 18. ve 19. Yüzyıllarda zirveye ulaşan deneysel bilim rönesansı artık devrini tamamlamış; ulaşabileceği yeni bir aşama kalmamıştır.” Biraz daha karıştırıp kitabı kapadım ve usulca yerine koydum. Az sonra iki tane öykü kitabı alıp sahaftan çıktım.
Sokakta yürürken İslam dünyasının neden geri kaldığını düşündüm, demek isterdim ama yok böyle olmadı, bunun için kafa yoran çok insan var zaten. Ama önsözdeki o sözleri bir süre yanımda taşıdım. Ha, kitabı hâlâ merak ediyor muyum, ediyorum.

Witold Gombrowicz’in Günlük’üne başladım. İlk sayfalar için konuşuyorum, umduğumu bulamadım pek. Öncelikle çok fazla Polonya var bu notların içinde. Polonya’da o dönem çıkan edebiyat dergileri, akımlar, Polonyalı sanatçılar ve onların kendi aralarındaki hesaplaşmaları. Yani biraz dar bir çerçevede başladı ve öyle ilerliyor. Kafka’nın, Virginia Woolf’un güncelerindeki ya da (Günizleri’nin de tetikleyicisi olan) Max Frisch’in Taslaklar’ındaki tadı almaktan henüz uzağım.
Ama ilk sayfalara bakarak bir kitabı yargılamak olmaz tabii. İlerledikçe daha geniş bir yelpaze açılacaktır önümde. Zaten arka kapak yazısındaki alıntılar da buna işaret etmekte. Paul West şöyle demiş bu günlük için: Şayet bir yaşam günlük gerektiriyorsa, bu onlardan birisi.
***
Efe Duyan’ın adını bir zamanlar severek okuduğum Çevrimdışı İstanbul dergisinden beri biliyorum. Bugün o, –Selçuk Altun’un deyimiyle söylersem– benim gözde şairlerimdendir. Geçen ay Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi’ndeki şiirleri anlatırken kullandığım ifadeler (ruha sakinlik telkin eden duru dil, yaratıcı düşünceyi besleyen lirik anlatım) buraya da uyuyor. Duyan, az kelimeyle güçlü etki yaratmayı bilen şairlerden. Poetikasında fazla söze yer yok. Şiirlerde yavaş ama kendinden emin bir tempo tutturuyor, bu bakımdan şairin “sözcüklerin davranışlarını” iyi etüt ettiği belli oluyor. Efe Duyan, sakin sakin akan şiirinde sona bıraktığı bir iki kelimeyle size avlıyor.
Bu ayın şiiri onun İki Kalp Atışı Arasında Sessizlik adlı kitabından:
Evcil Öfke
yanımdan ayırmıyorum
çantamda kıpır kıpırfırsatını buldu mu bir alageyik gibi
boynuzlarını değiştirip
uzaklaşıyordünyayı kendine yakıştıramıyor
onu anlıyorumadaletin yokluğunda nasıl
gülüp eğlenebildiğimize şaşırıyorgülmek direnmektir diyorum
sana fikrini sormayı düşünüyor, emin olamıyorbazen kaybediyor kendini
o anlarda yalnızca
senin sözünü dinliyor
taşın içindeki heykeli hatırla, diye fısıldıyorsun onasanırım öfkem de bir kadın
güzelliği
doğurabileceğine inanıyor[1]
[1] Efe Duyan, İki Kalp Atışı Arasında Sessizlik, Yitik Ülke Yayınları, 1. Baskı Kasım 2023, s.117.
