Üzeyir Karahasanoğlu, Bâki Ayhan ile son kitabı “Hasta Sevgili Kış” hakkında konuştu.

2024’ün sonlarına doğru yayımlanan Hasta Sevgili Kış, Bâki Ayhan şiirinin son ilmeği. Ayrılığın da uzun olması şiir okurunu heyecanlandırmış olmalı. En azından bende böyle oldu. Kitabı bitirdiğimde o kadar çok yerin altını çizmiş, sağına soluna notlar almış, işaretler koymuştum ki bu uzun aranın nedenini de arıyor gibiydim. İzninizle söyleşimize buradan başlamak istiyorum. İlk şiir kitabınız Hileli Anılar Terazisi’ni 2001’de, son şiir kitabınızı Toplu Şiirler olarak 2015’te yayımlamıştınız. Az değil, on yıl sonra yeni şiirleriniz kitaplaştı. Bundan önceki şiir kitaplarınızın hiçbiri bunca beklememiş. Dahası belki yanlış bir düşünce ama bir şiir okuru olarak toplu şiirlerini yayımlayan şairlerin yavaş yavaş şiirden çekildiklerini düşünmeden edemiyorum. Neticede bunca yol almış, sesi oturmuş bir şairin yeni kitabı beni ziyadesiyle mutlu etti. Peki, neden bunca ara verdiniz?
Aslında benim de öngöremediğim bir ara oldu on yıl… Toplu şiirlerini en genç yaşta yayımlayanlardan biriyim sanırım. Bir de adında “Müze” olunca sağdan soldan eyvahlar duymaya başlamıştım o tarihte. Oysa tamamen yayınevinin teklif ve tasarrufu ile gerçekleşti o baskı. Fena da olmadı… Şu an kitapçılarda tek tek bulunamayan kitaplarımı topluca orada edinme, okuma imkânı var okurun. Aranın bu kadar uzun olmasının bir değil birçok nedeni var. Salgın, hastalık, depresif dönemler, ülkeyi sarsan depremler zinciri, korkunç ekonomik kriz vs. ardı ardına gelince yazma değilse de yayımlama heyecanı geriye çekildi bende. Bir iki girişimim olduysa da ısrarı ve kendimle kavgayı gereksiz görüp yayımlama işini askıya aldım. Dosya üzerinde çok da disiplinli, düzenli olmamakla beraber sadece kış aylarında çalıştım, on yılı böyle geçirdim. Kitabın yayını dışındaki konulara girecek olursak söyleyeceğim çok daha fazla şey olur. On yıllık süreçte izlediğim yüzlerce film, okuduğum onlarca kitap, yaşam deneyimleri, içe kapalı hayatın binbir ayrıntısı… Bir de, şiire başladığımız yıllarda yayın önemli oluyor ama biraz yaş ilerleyince dergilerde şiir yayımlamanın, sık aralıklarla kitap çıkarmanın cazip bir şey olmadığını anlıyorsunuz. Yazmak ve okumak, yazma ve okuma zevkini kaybetmemek, yayımlamaktan çok daha önemli. İki yılda bir kitap çıkarmak kötü şairlik göstergesi bile olabilir!
“geçiyor zaman / beyaz kısalıp siyah uzuyor / son sözü ölüm söylüyor / kış ne yapsın” Hasta Sevgili Kış’ın zeminini hastalıklar oluşturuyor. Elbette günlük hayat da sızıyor dizelere ama hasta, tüm zamanını hastalığıyla geçiriyor. Soğuktan, kardan, fırtınadan, yalnızlıktan kurtulamıyor. Ölümse hep pusuda, her an bir yerden fırlayacakmış hissiyle soluyan vahşi bir hayvan sanki. Siz söyleyin lütfen: Neden bunca ölüm? Bir yön, bir izlek olmanın ötesinde değil mi?
İzlekçi bir şair değilim, olanların da içtenliğine her zaman şüpheyle baktım, bakıyorum. Bana, şu büyük ödülü sana vereceğiz, şu temada şiirler yaz deseler yine yazmam. Bu kitaptaki ölüm yoğunluğu da izlek arayışıyla değil yaşanan, deneyimlenen süreçle ilgili… Üstelik bu süreci birey, aile, şehir, ülke, dünya bütün insanlık hep beraber yaşadık. Evrensel bir deneyimdi. Büyük savaşlar hariç insanlık hep beraber bu çeşit ortak bir deneyimi çok az yaşamıştır. Salgın hastalık, ölümler, ani kalp krizleri, her an ölümle burun buruna yaşamaktan gelen korku ve tedirginlik, bozulan psikoloji… Arkasından gelen deprem zinciri ve yine felaket, yine ölümler… Hayat öyle seyrettiği için şiir de öyle ses verdi. Şiirin dış tınısı, ritmi belki sözcüklerden ama içeriğin ritmi ve sesi hayattan gelir. Hayatınızda çıkan sesler şiirin de sesini yapar, yapıyor.
“Hayat öyle seyrettiği için şiir de öyle ses verdi,” dediniz. Belki benim karamsarlığım ama bu denli olmasa da hayat, hayatımız bu minvalde seyretmiyor muydu? Kadim acılar, yeni acılar, sıradaki acılar. Tarihten, hatta coğrafyadan getirdiğimiz ışık bile yük değil mi bize? Böyleyken şaire kala kala ses arayışı mı kalıyor? Bize özgü bir şiir açmazı sanki.
Vurgulamayı karamsarlığa yahut iyimserliğe yapmak için söylemedim, genelleme yapmak da istemedim aslında. Hasta Sevgili Kış bağlamındaydı söylediğim. Ben kendimi bu coğrafyaya ait hissetmediğim, daha doğrusu böyle bir sınırlamayla yaşamadığım, bakmadığım için söylediğiniz çerçevede tarih-coğrafya aidiyeti kurulabilir mi benim şiirlerimle, bilemiyorum. Öte yandan, şiire neden kala kala ses arayışı kalsın? Şiirin sesinin aranmakla bulunamayacağını söylüyorum. Duygularımızın o sesi doğal olarak yarattığına inanıyorum. Aksi takdirde sözgelimi Cemal Süreya’nın bütün şiirlerinin sesi coğrafi aidiyet nedeniyle aynı olmalıydı… Ama öyle değil.

Bir gün felsefenin enginlerinde dolaşan hastamız, diğer gün hiçbir şeyi takmayabiliyor. Hastalığın seyrinde yaşanan bu ruh dalgalanmaları, kişinin hayata ve ölüme bakışını farklılaştırdıkça şiiri de başka bir yere taşıyor. Hastanın halleri değişse bile şiir sürüyor. Gelgelelim bu bütünlüklü ve tek gövdeli şiir yapısı, şiir okuru için sıra dışı bir okuma serüveniyken Türk şiiri için de sıra dışı diyebilir miyiz?
Kitabın ruhu, bu sürecin içinden geçilirken, geçerek oluştu. Dolayısıyla kitabın biçemini, ateşli bir hastanın sayıklamaları, hayat ve ölüm arasındaki gelgitleri, ilaçların etkisiyle yaşadığı dalgalanmalar yarattı diyebilirim. Ben elbette özgün metinler olsun diye yazmadım, o süreçte yaşananlar unutulmadan yazılmalıydı, bunun için yazdım. Özgünlük de önemli ama bu kitapta “içtenlik” her şeyi üstünde… Hasta Sevgili Kış’ta bir sıradışılık varsa buradan okunmasındandır. Kitabımı imzaladığım herkese roman okur gibi okuyun, mümkünse bir oturuşta okuyup bitirin diyorum. O gerilimin düşmeden hissedilmesi için bunu önemsiyor, öneriyorum. Geçenlerde, şahsen tanışmadığımız bir facebook müdavimi, “Ben yazın bile çorap giyen insanım, bu kitap bana bile kışı sevdirdi.” şeklinde bir paylaşım yapmıştı. Demek o sıradışılık bir hakikate, içtenliğe karşılık geliyor.
Hasta Sevgili Kış’ta belli bir dönemin kişisel yaşanmışlıklarının şiirleştiğini söyleyebiliriz sanırım. Şiiri hastanın hayat tecrübeleriyle beraber okuyoruz. Örneğin şöyle anlatıyor: “ter içinde uyandım / gün boyu / yedi kez çamaşır değiştirdim / yedi günde kırk dokuz / biri soğuk biri sıcak / iki taş vardı / yastığımın altında / rüzgâr geciktirmişti yine / ateşimi azaltmaya / ter içinde uyudum / çırılçıplaktı sevgili / hasta bir kışın kollarında”. Tabii çoğunlukla “soylu sanat” diye yorumlanan şiire bu gündelik hayatı, alelade tekrarları, sıradan halleri nasıl kattığınızı, şiirin renkli örtüsünü nasıl diktiğinizi merak ediyorum.
Şiir soylu bir sanat değildir, şiir sanat bile değildir. Şiir, içtenliktir hatta bazen onun da ötesindedir. Şiirin bir sanat olduğu düşüncesi gelip deneysel şiire dayanmıştır ve tam da o noktada şiirin bir sanat/zanaat olmadığı, deneysel değil deneyimsel bir şey olduğu daha iyi anlaşılmıştır. Ben, yazdıkları üzerinde gece gündüz çalışan bir şair değilim. Şiirin anlık patlamalarla, epifanilerle, keşiflerle yazıldığını düşünüyorum. Her iyi şiirin temelinde böylesi anlık keşif ve icatlar vardır. (Yeni kitabımın adını Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi mi koysam?) Gerisi zanaatkârlıktır ve işin zanaat kısmı müdahaleye dönüşmemelidir. Metnin sağını solunu sürekli çekiştirmek, onu oraya bunu buraya koymak belagat arayışıdır. Şiirin ruhuna terstir. Tamamen “kendiliğinden” bir biçim ve biçem oldu kitaptaki örüntü. Alelade tekrarlar da sıradan haller de derin duyuşlar da aynı değerde.
“önceki kiracıdan kalan dolapta / renkli kâğıtlar duruyordu / yazmaya kıyamadığım / birkaç cümle okudum / hayal kırıklıkları aşk acıları / eve geç dönmenin korkusuyla / burası yalnızlık odası hasta odası / saatlerce oturduğum / buzdan ağlarıyla kış örümceğinin / konuk odası ilaç kokulu / hem kalabalık hem sakin / vardı ama yok hükmündeydi gece / anladım” Bu dizelere bakınca bir hikâyeci ve romancı olarak kitabınızın yer yer hikâyeye yaklaştığını, hatta öyküleştiğini düşünüyorum. Bu anlatımın Bâki Ayhan şiirinde farklı bir yeri yok mu? Hasta Sevgili Kış, şiirinizde yeni yöneliminiz midir?
Şöyle gireyim: “Bu evde kiracı olarak oturuyordu.” dense şiir olmayacak şey, “önceki kiracıdan kalan” denince şiir oluyor. Bir şeyi adeta söylemeden söylemiş oluyorsun. Roman cümlesi de olsa şiir dizesi de olsa söz değeri aynı. Bu benim doğrudan yaptığım bir şey. Dilin içinde böyle şeyler aramam, hayattan gelen anlık keşifler bunlar. Öte yandan, uzun zaman anlatımcı şiire mesafeli durdum, şiirde öyküye, narrativiteye karşı oldum ama çocukluktan beri ve hatta hâlâ da ara vermeksizin okuduğum, okumakta olduğum onlarca roman, yakınlarda tekrar okuduğum Andersen Masalları beni bir şekilde etkilemiş olmalı ki bu defa adeta bir novella yazarken buldum kendimi. Ben buna bir yönelim demezdim çünkü bundan sonraki kitabın ne zaman ve nasıl bir şey olacağı belli değil.
Önceki soruya koşut olarak şiirinizin gözümde canlandığını söyleyebilirim. Örneğin şu dizelere bakalım: “ilaç kutuları su şişeleri burada / beher beher alınacak / fazla damlatılmayacak / önce kırmızılar sonra koyu morlar” Tabii bunun bilinçli bir tercih olduğu aşikâr. Peki, şiirinizin görüntü kabiliyetini, gösterme gücünü her daim çevremizde bulunan eşyalarla, öteberiyle beraber düşünmemiz madem sizin tercihiniz, o halde Hasta Sevgili Kış’ın somut olanla ilişkisini nasıl açıklarsınız?
Hayatın veya evrenin bir sırrı varsa bu sır görünmeyende değil görünendedir. Görünenin de arkasında falan değil, doğrudan kendisindedir. Çevre(m)de ne varsa odur benim şiirlerimde görünen, gösterilen. Belki her evde olabilecek şeyler ama bunlar belirli bir konsept içinde -haydi Saussure’ün mirasını şenlendirelim- “bağlam” içinde sıralanınca daha derin bir anlam kazanıyor, sade bir ilaç kutusu bütün bir hastalık serüveninin sözcüsü oluyor, birkaç damla ilaç birkaç damla gözyaşını temsil ediyor, bazı ilaçların verdiği rahatlama vücudun bir yerlerini yüzer gibi hissettiriyor… Ben hep o an baktığım görüntüler kaybolacakmış gibi, onların bende uyandırdığı imgeler kaçacakmış gibi yazdım, o an imgelemime düşen neyse onu hemen not etmeyi istedim. Hastayken bile çevremde ne varsa onların izdüşümlerini imgelemimde yansıtarak o süreci yaşamışım demek ki.
Türk şiirinin sınıflandırmasına kafa yoran, bu konu üzerinde ilk çalışmaları yapanlardan birisiniz. Bu bağlamda “1980 Sonrası Kuşağı” olarak adlandırılan günümüz şiiri kendi içinde anlatımcı şiir, imgeci şiir gibi farklı yönelimleri de barındırıyor. Birbirine benzemeyecek denli farklı sesleri, farklı anlayışları yan yana görebildiğimiz bir dönemden, dolayısıyla uyuşmazlıklardan oluşan bir ortaklıktan söz ediyoruz. Her ne kadar ilk kitabınızı 2001’de yayımlamış olsanız da poetik yönelimleriniz dolayısıyla sizi de bu kuşağa dahil edebilir miyiz? Dahası, 1980’den bu yana geçen kırk beş yıl için yeni bir sınıflandırmaya, bölümlemeye ihtiyaç olduğunu düşünüyor musunuz?
Eskiden o tasnif ve benzeri şeylere çok kafa yorardım. 2011 yılında her biri diğerinden yeteneksiz, kifayetsiz 30-40 müteşair bir araya gelip beni edebiyat dünyasına karşı iftiralarla dolu bir ispiyonlama süreci başlattılar. “Bunlarla mı uğraşacağım, zamanım kıymetli benim” deyip kitap eleştirisi, dönem eleştirisi yazmamaya başladım. Arada yazdım ama çok az sayıda kaldı bu. Hiç unutmuyorum, Cumhuriyet Kitap editörü Turhan Günay ağabeyimiz, dostumuz kalabalık bir şairler ortamında şunu demişti: “Son yıllarda en iyi kitap eleştirilerini sen yazıyordun. Yine yazıp yollasan yayımlamayı isterim.” Belki sözcüğü sözcüğüne böyle değildi ama anlam olarak tam buydu. Kendisine teşekkür ettim ve arada yazıp yollayacağımı söyledim. Turhan Ağabey, 2011’deki o gelişmeleri yakından takip ettiği için pespayeliğin farkındaydı ve beni anlıyordu. Kuşak meselesine gelince… İlk şiirlerimi ve sonradan unutuluşa terk ettiğim ilk kitabımı lise sonda öğrenciyken yayımladım, Adana, 1984-85. Ne var ki sonra edebiyat eğitimi almak için İstanbul’a geldim ve geçmişe sünger çektim. Tekrar yazıp yayımlamaya başladığımda 90’ların sonlarıydı. 2001’de ikinci ilk kitabım Hileli Anılar Terazisi yayımlandı ve böylece 2000’lerin ilk kitaplarından biri oldu. Kuşak meselesi çok da önemli değil ama ben kendimi 80’ler ve 90’ların sorgulanmaya başladığı 2000’lerde görüyorum ve 2003’teki “Soylu Yenilikçi Şiir” manifestosu ile ilk ciddi sorgulamayı yapan, ilk sert itirazları geliştirenlerden biri olduğumun farkındayım.
Bu arada “Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi” etkileyici bir kitap ismi. Şöyle şeyler düşündürdü bana: Ayan olup da göremediğimiz ya da ancak bir karaltı kadar fark edebildiğimiz ya da hiç bilmediğimiz şeyleri arayan bir şiir… Belki büsbütün bunların dışında, daha çok akılla sürülebilecek bir şiir yolu. Bunlar benim hezeyanlarım tabii. Ancak “Sonraki kitabın ne zaman ve nasıl bir şey olacağı belli değil,” demeniz, ilk kime güleceğinizin kararsızlığı mı? O halde son sorum görünmeyene dair olsun. Belki bu vesileyle gönlünüzden geçen yeni kitabınızın muştusunu verirsiniz.
Şair için “görünmeyen” yoktur. Öyle bir şey yoktur. 12-13 yaşımda Baudelaire’in Elem Çiçekleri’ni okurken sayfa kenarlarında periler, melekler, yeşil sular, tuhaf mahluklar görmüştüm; o günden beri her şeyi görüyorum. Hem de ayan beyan görüyorum. Bunun öte âlemle de ilgisi yok. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama böyle bir durum var. Sözcüklere dökülemeyecek olan şeyler, yaşantılar, durumlar var. Hasta Sevgili Kış’ta zaman zaman bunu “görünür” (ah yine o saçma argüman!) kıldım sanki. O nedenle sır, görünendedir diyorum ama kimin gördüğüne göre değişir. Hastalık, kış ve sevgili bir araya geldiğinde başkalarına ne hissettirir bilemem ama bana böyle bir vizyon verdi. Aşılamaz bir sınır olmadığını, geçilemez bir menfez olmadığını, tahammül edilemez bir ateş olmadığını…
