Öykü, dönüşümlere rağmen yazınsal sanatın her döneminde canlılığını çok üst seviyede koruyabilmiş bir anlatı türüdür. Ancak özellikle son on beş yılda, öykü yazımı ve dolaşımında büyük bir değişim gözleniyor. Edebiyat atölyeleri, yaratıcı yazarlık kursları ve sosyal medyanın varlığı özellikle öyküde üretim sayısını arttırmış ancak bununla beraber nitelik tartışmalarını beraberinde getirmiş, hatta derinleştirmiştir. Öykü kitaplarının yalnızca ilk kitap çıkarma arzusundan kaynaklanan yayınlanma yoğunluğu ne yazık ki estetik derinliğin ve edebi özgünlüğün göz ardı edilmesine neden olmaktadır.

Öykünün bugünkü hal-i pürmelalinden bahsetme isteğime Mahinur Çenetoğlu’nun Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı adlı öykü kitabı neden oldu. Bir okur ve yazar olarak kitapların hangi yayınevinden çıktıklarına bakıyorum artık. Her şeyden önce bunun ayırdına varmayı çok önemsiyorum. Önemsiyorum çünkü bu yayınevlerinin gerek yayın politikalarından ve nitel yapıtlara değer verdiklerinden ciddi kaygılar taşıyorum. Eğer bir kitap yayınladıkları her kitabın çok iyi bir edebi ürün olduğunu pompalayarak çok sattırmayı amaçlayan edebiyat dergilerine paralı ilanlar veren, etkinlikler düzenleyen, çevresine topladığı bir grup tarafından tanıtım yazıları yazdıran o bildik yayınevlerinden çıkmışsa kılı kırk yarıyorum. Tamam, bu kitaba da ve yazarına da, bazı üç beş yazara yapıldığı gibi “star”, “pop yıldızı” muamelesi yapılmasını istemiyorum ama hiç olmazsa nitelikli bir öykü kitabının varlığı hatırına bir yerlerde adı geçmeliydi. Butik yayınevlerinden çıkan kitaplara yönelik “Nitelikli kitap değil” algısı artık büyük bir sorunsal… Benim burada söylemeye çalıştığım asıl mesele bu. Özellikle son on beş yıldır, salt yayınevleri istiyor diye öyküde ve romanda neredeyse birbirinin tamamen aynı anlatılarla ben merkezli, duygusal, gündelik, melankolik ve genelde anı kırıntılarına benzeyen minimalizmin etkisinde kısa metinler yazılmaya başlandı. Trend olan ve kamuoyuna mal olmuş sosyal konulardan dem vurmuş gibi yapıp aslında olaydan çok atmosfere ve insan tipi yaratılmadan bezgin ruh haline ağırlık veren, günlük ya da anı defteri gibi kitaplar yayınevlerinde daha revaç buldu. Ki bunlar anlatı olarak aforizmaya yatkın ve hiçbir şey söylemeyen bireyci, kırılgan, pesimist kitaplardı. Öykülerde politik eleştiri, deneysel dil oyunları, absürt, mizahi ya da kara mizah ögeleri yok edildi. Her zaman edebiyatı besleyen damarların başında geldiğini gördüğüm ve içinde çok sesliliğin, bilinç akışının, anlatıcı oyunlarının yer aldığı deneyselliğin, fantastik, bilimkurgu gibi absürt anlatımların ve mizahın dışlandığı yetmiyormuş gibi böyle yazanlar da küçük görüldü. Siyasi eleştiriyi, sınıf çatışmasını, cinselliği, toplumsal sorunları ele alan öyküler geride kalmış öyküler olarak empoze edildi, oto sansür güçlendirildi. Bunun yerine sosyal medya kullanımına uygun tek cümlelik duygusal ve acıklı anekdotlarla öykü anlayışı oluşturdu. Atölyeler ve yayıncıların aracılığıyla “satacak” ya da “ödül alacak” öyküler arandı, bu da öykülerde tek tipleştirmeyi, şabloncu öyküleri yarattı. Elbette günümüzde geçerli olan anlayışla yukarıda altını çizdiğim ve yok sayılan ögelerin tümüyle öykü zenginleşir, önü daha da açılır.

Yukarıda da dediğim gibi aslında öyküye dair bu kadar titiz düşünmemin nedeni Mahinur Çenetoğlu’nun Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı adlı öykü kitabını uzun zamandır unuttuğum bir edebi zevkle okumamdı.

Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı kitabını okuduğumda bu öykülerin öyle bildik, öykü atölyelerinden çıkma tek tip, karnından konuşan ve duygusal tükenmişliği körükleyen öykülerden olmadığını anladım. Klasik bir deyişle, ezber bozuyordu. Hepimizin bildiği üzerine nice öyküler yazılmış trajik olaylar, ustalıkla “bir öykü disiplini” düşüncesine uygun ama özgün bir şekilde anlatılıyordu. İnce bir kurgunun ince mizahla birleştiği bu öyküler, öylesine umulmadık bir finalle de sonlanıyor ki, elinizi başınıza götürüp “Nasıl ya?” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu tespitlerimi, kitaptaki öykülerle gerekçeli olarak açıklamadan önce öykünün bugünkü hal-i pürmelaliyle kıyasladıktan sonra yaptığımı söylemek istiyorum.

Kitabın ilk öyküsü “Kuyu” iki eltinin bildik öyküsüydü. Bir elti, çok çocuk doğurduğu halde bir oğlan doğuramamış, diğerinin de hiç çocuğu olmamıştı. Ne yapacaklardı? Elbette büyücüye, hurafelere başvuracaklardı. Köydeki büyücü kimdi? Bambaşka bir alemden fırlamış Zöhre Ebe’ydi. “Kimine göre yüz elli yaşındaydı Zöhre Ebe. Kimine göre ölmüş ama tekrar dirilmişti. Köy halkı, özellikle de çocuklar, gerekmedikçe kapısının önünden geçmek istemez, mecbur kalırlarsa ‘Destuur!” diye bağırır, koşarak uzaklaşırdı. Köy ahalisi, Zöhre Ebe’nin bazı geceler mezarlığa giderek ölülerle konuştuğuna inanıyordu. Hatta bazı köylüler, onun ölülere maniler söylediği üzerine yemin içiyorlardı.” (s.9)

Çok ince mizahıyla ve ilginç finaliyle öykü okuru hemen ele geçiriyor ve öyküde genel olarak görülen kısır döngüyü kırıyor. Evet, mizah eleştirel bir damar olduğu kadar ileri derecede bir zekanın ürünü olarak bilinir. Çenetoğlu kitapta yer alan 14 ayrı öyküde yer yer kara mizaha yaklaşan o mizahi üslubunu hiç yitirmiyor.

“Beş dakika diye diye, yine işe geç kalmıştım. Akşam dönerken bir tamirci çağırayım da şu musluğu bir büksün ya da boş ver ya vazgeçtim, damlasın dursun sevinçlerimin, kederlerimin üzerine, ahenkli ahenksiz: şıp şıp şıp…” (s.17)

Bir ekonomik eleştiri diye okuduğum “Şıp Şıp Şıp” adlı öykünün finaldeki anlatım tarzı bile edebiyatı sadece bir anlatım aracı değil, bir düşünme ve hissetme biçimi olarak görenler için büyük bir anlam taşıyor.

Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı ismine ilk bakışta sıradan bir çağrışım yüklenebilir: Günlük hayatta defalarca duyduğumuz, nostaljik ve hatta biraz da yüzeysel bir cümle gibi algılanabilir. Ancak bu başlık, kitabın tümüne yayılan o kırılgan hafıza, silikleşmiş imgeler ve zamanın boşluklarında yitip giden ayrıntıların simgesel bir ifadesi aslında.

“Evet ya anneyle aynı sokakta otursan bile daha iyi ama aynı yerde oturmak işi fikir değilmiş. Büyük gözaltındayız vallahi. İşi gücü yok bütün gün pencerede, kapıda kim girdi, kim çıktı, kim kiminle çetele tutuyor.” (s.41) diye düşünen Süheyla, annesinin korumacı ve abuk sabuk düşüncelerine inanıp mutlu şekilde yaşadığı kocası Saffet Bey’den az kalsın boşanacaktı. Çenetoğlu, bu öyküde de popülerliğin peşinde koşmadan, edebiyatın aslı işlevlerinden birine, yani insanı insana anlatma çabasına sadık kalıyor. Bu sadakat, bu öyküde olduğu gibi neredeyse tüm öykülerindeki zarif kurgularda, karakterlerin iç dünyalarındaki ince sızıda ve belki de en çok, finalde saklı olan o çarpıcı suskunlukta kendini gösteriyor.

“Arsız Gönlüm” adlı öyküde de, “Öğretmen işte, ne soracaktı başka. Nene ya nasıl utandım biliyon mu? Memelerim de büyüdü, nasıl gitcem şimdi ben okula?”

“Abooovv! Kızım sen istemedin, ortaokul çok uzak demedin mi? Kim yürüyecek bu karda kışta dedin, biz de he dedik.” (s.51) gibi ironilerle dolu diyaloglarla kızların genç yaşta evlendirilmesi ve karşılıksız sevgiye dair temayı yalın ve içten işliyor Çenetoğlu.

Keşke olanağım olsa, tüm öykülerden alıntılar yaparak meramımı anlatabilsem. Öyküler metaforik bir yapıyla örülürken dilini ölçülü kullanır. Ne fazla süslü ne de kuru. Dil asıl gücünü kurduğu olaydan, olayın atmosferinden ve anlatının arkasındaki hissedişten alır.

Sözü fazla uzatmadan Mahinur Çenetoğlu’nun tüm öyküleri hakkında betimleme yapmaya kalkışırsak öykülerin çoğunun ilk başta bir hayat kırıntısı gibi başladığını söylememiz mümkün. Basit, sıradan, hatta “önemsiz’ sanılabilecek bir an, yavaş yavaş genişliyor, derinleşiyor ve sonunda şaşırtıcı bir doruğa ulaşıyor. Bu doruklar ne abartılı bir melodrama dönüşüyor ne de yapay bir entelektüel oyun halini alıyor. Mizah, yer yer bir iç gülümseme kadar ince, yer yerse ağır bir sessizlik kadar yoğun hissediliyor. Burada ısrarla altını çizmem gereken yer ise öykülerin finalleri. Öykülerin en etkileyici ve tam kararında bırakılan yeri burası. Okur, kendini ansızın içsel bir sarsıntı içinde buluyor çünkü. Çenetoğlu, okurun zihnini son cümleyle değil, son cümlenin ardından gelen düşünceyle altüst ediyor.

Sonuç olarak, bu kitabı sadece iyi yazılmış öyküler toplamı değil, aynı zamanda öykü türünün hâlihazırdaki durumu üzerine de düşünmemizi sağlayan bir kitap olarak okudum ben. Mahinur Çenetoğlu’nun sessiz ama dirençli kalemini, edebiyatın hâlâ sahici olanı taşıyabileceğine dair inancı tazeleyen bir ses olarak değerlendiriyorum. Çünkü bu öykülerden geriye kalan yalnızca birkaç etkileyici cümle değil, aynı zamanda edebiyatın özüne dair çok şey var. Hafızamızda yankılanan, uzun süre geçmeyecek bir his, bir sezgi ve edebi bir duruş…

Adnan Gerger