İnsanoğlunun hazza ulaşmak için yapabileceklerinin sınırı nedir? Chuck Palahniuk’in Tekinsiz eserinin arka kapağını kapatırken bunu düşünüyorum. Okurlar arasında bayılma nöbetlerine neden olmasıyla meşhur Bağırsaklar öyküsünün ana karakteri Aziz Bağırsaksız’ın bu düşüncemde payı büyük. Bağırsaklar’ı okumak Tekinsiz yayımlanmadan evvel okur buluşmalarında Palahniuk’in icra ettiği en sevdiği oyunlardan biri haline geliyor. Yazar 2003’teki okur yazar buluşmalarında öyküyü dinledikten sonra bayılanları saymaya başlıyor. “Bağırsaklar” 2004’te Playboy dergisinin Mart sayısında yayımlanınca şöhreti kısa sürede yayılıyor ve Palahnuik, Kurgudan da Garip’in tanıtımını yaptığı buluşmalarda metni okumaya devam edince bayılanların sayısı 2004’te 60’a yükseliyor. Ardından bayılan okur sayısı 2007’de 73’e ulaşıyor. Tabii ben bayılmadım, fakat yanlış giden bir mastürbasyonun öyküsüyle açılan kitabın avuç içlerimi terlettiği, midemi epey bulandırdığı bir gerçek. Peki, romanın geri kalanı da aynı etkiyi yaratmaya devam ediyor mu? Sanki Palahniuk en güçlü kartını çok erken oynamış. Roman bittiğinde bana kalanlar, sıradan olmayan bir kurgu, yukarıdaki soru cümlesi, belirsiz bir iğrenme, huzursuzluk ve grotesk bir John Carpenter filmi izlemişim gibi bir his. Yine de esere daha yakından bakarsam içerisinde yirmi bir şiir, yirmi dört hikâye barındıran bu metinde karşımıza bizim bildiğimiz yazar atölyelerinden farklı, üç aylığına dış hayatla bağınızın koparıldığı bir çeşit inzivada bir araya getirilmiş dejeneratif sosyopatlardan oluşan on dokuz karakter çıkıyor ve bunların en kötülerinden Tess Clark’ın kitapta dört, Brandon Whittier’ın iki hikâyesi var. Her bir bölüm kendi içinde tutarlı aynı zamanda karakteri tanıtan, hikâyenin koşullarını belirleyen, birbirleriyle gevşek bir şekilde ilişkili bu bir dizi kısa öyküyü bağlayan şiirlerle açılıyor.
“Bunun yazarların inzivası olması gerekiyordu.
Güvenli olması gerekiyordu.
Whittier adındaki yaşlı mı yaşlı,
ölmek üzere olan bir adam tarafından yönetilen,
çalışabileceğimiz, tecrit edilmiş
bir yazar kolonisi…” (Tekinsiz, 2021, s.11)
“Kobaylar” adlı açılış şiirinden örnek verdiğim parçadan görüleceği üzere yazar eserin başında kötü gidecek birtakım durumların ayak seslerini okura duyuruyor. Her şiiri ve öyküyü birbirine ilintileyen omurgaysa üç ay süren “Yazar İnzivası”nın anlatıldığı ana metin. Bir otobüs, şafak vakti isimsiz bir şehrin boş sokaklarında kendisini farklı duraklarda bekleyen yolcuları almak için duruyor, tek valiz hakkına sahip yolcular sessizce otobüse biniyor. Onları bu otobüste bir araya getiren şeyse kartotekse basılmış bir ilan:
“YAZARLARIN İNZİVASI: ÜÇ AYLIĞINA HAYATLARINIZI TERK EDİN.” (Tekinsiz, 2021, s.106)
Yolun sonunda otobüs herkesi terk edilmiş bir tiyatroya bırakıyor. Kapılar kapanıyor, bu uzun zamandır kullanılmayan ve karanlık salonda inziva başlıyor. Terk edilmiş bir tiyatro binası demişken bir binada bir araya gelen karakterlerin hikâyelerini anlatması nitelikli okurun aklına, benim aklıma geldiği gibi, Boccaccio’nun Decameron’unu getirecektir. Tekinsiz kesinlikle Decameron’un postmodern bir parodisi olan çerçeve bir korku hikâyesi. Yine bence yazarın metinler arası göndermelerinden bir diğeri Agatha Christie’nin On Küçük Zenci (şimdilerde adı çeşitli kaygılarla On Kişiydiler olarak değiştirilmiş) adlı eserine yapılmış gibi görünüyor. İlkinin sonucunda, sözde yazarları inzivaya çekip onları hapse atan Brandon Whittier’ın kendi ölümünü sahtekarlıkla düzenlediğinin ortaya çıkması, Christie’nin Bay Adalet Wargrave’inin kobaylarına işkence etmeye devam etmek için görünüşteki ölümünden sonra gizlice hayatta kalmasını sağlayan yöntemi açıkça taklit ediyor.

Bay Whittier ilk başlarda karakterlerin hayatının öyküsünü, romanını, biyografisini, senaryosunu, her neyse, yazmalarına yardımcı olmaya çalışıyor, ancak gün geçtikçe yazarlar öfkelenip planlar yapmaya başlıyorlar. Kilitleri kırarak, yiyecekleri zehirleyerek, tesisatları bozarak, hatta parmaklarını, penislerini keserek kendilerini sabote eden bu kuklalar böylece kurtarıldıklarında bir film çekebilecek yahut çok para kazanabilecekler.
“Hayır, biz geri zekâlı değildik. Gerçekten mahrum bırakılacak olsaydık, asla zor durumda kalmayı kabul etmezdik. Hiçbirimiz ölmeyi dileyecek kadar saçma, ortalamanın altındaki, cılkı çıkmış, vasat hayattan bıkmamıştık. Hiçbirimiz.” (Tekinsiz, 2021, s.40)
“Ne var ki burada oturmuş, kurtarılmayı bekliyoruz. Hâlâ kurban olduğumuz için, acı çekerken keşfedilmeyi bekliyoruz.” (Tekinsiz, 2021, s.438)
Soğuk bastırdıkça, yiyecek ve temiz su tükendikçe, tuvaletler kullanılamaz hale geldikçe, karakterler birbirlerine ve binaya zarar vermeye başladıkça sahne ışıkları altında sırası gelen karakterin asıl kimliğini görüyoruz.
Palahniuk, niyetini açıkça ortaya koyan bir yazar değil, hal böyle olunca karanlığın ortasına atılmış okur el yordamıyla ilerliyor. Bu inzivada giderek kötüleşen yaşam koşullarını okura gösteren omurga anlatıyı, her karakterle ilgili şiir/kısa öykü bölüyor, böylece roman katmanlı bir yapı oluşturuyor. Metin boyunca bu düzen ana öykü, sonra karakter şiiri, ardından karakterin arka plan öyküsü, tekrar tekrar mide bulantısına kadar devam edip gidiyor. Hikâyeler arasında gezinirken bu kalabalık karakter grubunun giderek artan yoksunluklarla nasıl başa çıktığını öğreniyoruz. Metinlerin bağ dokusu, muhtemelen şiirleri anlatan ve aynı “biz” olan kolektif üçüncü şahıs tarafından örülüyor, bu durum başlarda beni biraz düşündürdü çünkü kendime durmadan şimdi kim anlatıyor deyip durdum fakat başta anlatıcı, bir şekilde öngörülebilir olsa da bu yapının sorunlu olmasının gerçek nedeni, karakterlerin bir torbadan çıkan tombala pulları gibi öngörülemez varlığını ilan etmesi ya da bireysel hikâyelerini anlatırken mecburen doğru söylediklerini varsaymam olabilir. Kısacası Palahniuk, geleneksel güvenilmez anlatıcıyla yetinmiyor. Bu kolektif ses, hikâyede bir karakter olarak var olmuyor. Romandaki herkes tarafından ortaklaşa kullanılan ve yine de bir el çabukluğuyla hiçbiri tarafından anlatılmıyor gibi. Anlatıcı karakterlerin bir nevi suç ortağı, ancak birinci şahıs sesi nedeniyle okuyucu da aynı şeyi yapıyor zaten.
Eserdeki çoğu bölüm okunmaya değer, hatta bazıları bence harika. Bunlara Göç, Hükümsüz, Ayak İşi, Acı Konuşmak, Sakat ile Palahniuk’i kışkırtıcı gösteren kötü şöhretli Bağırsaklar da dahil. Bir okur olarak her hikâyenin baş döndürmeyeceğini ve yaratıcı olsa da kimi dönüşümlerin bazen aşırı yahut yetersiz olabileceğini biliyorum. Mesela Yumruk Sersemi, Kulis ve Kâbus Kutusu gibi hikâyelerdeki çaba göze batmasa daha iyi olabilirdi.
Okurun kafasını karıştıran başka bir durum da hikâyeler arasındaki ilişki. Kısa öykülerden oluşan bir metin illa ki tutarlı olmak zorunda değil, ancak onları anlatan karakterler gibi bu hikâyeler de birbirleriyle iyi geçinemiyor. Belki bu bilinçli bir tercihtir. Tez ve Yapım Sonrası aynı gerçekliğe sahip değil gibi, ayrıca Tekinsiz’in ikinci yarısında metin şaşırtıcı bir şekilde paranormale yöneliyor. Kurt adamlar, psişik güçler hakkındaki son keşiflerle kişisel başarısızlıkları ve yıkıcı ironileri önceki hikâyelerle bağdaştırmak epey zor. Bana kalırsa her bir hikâye bireysel değerlendirildiğinde pek çoğu oldukça başarılıyken bunu ana metinde büyük resim olarak göstermek yetersiz, özellikle de alt başlıkta Tekinsiz bize roman olarak tanımlandığında.
Karakterlerin her biri yaralı insanlar, bu kadar hasarlı insana yakışır şekilde bir dönüşüm gerçekleşiyor mu, emin değilim fakat her birinin kendine acıma evresinden kendini yok etme evresine hızla geçtiğini söyleyebilirim. Kitap boyunca karakterlerin geçmişlerini kendi ağızlarından dinlemeden önce onları takma isimleriyle tanıyoruz: Tabiat Ana, Rahibe Vigilante, Ajan Fitneci, Kayıp Halka, Kontes Basiret, Aziz Bağırsaksız, Vandal Dükü ve dahası. Bu isimler eylemlerine göre birbirlerine verdikleri adlar. Yoldaş Huysuz eski bir kadın asker, Rahibe Vigilante’nin çantasından ayırmadığı bir bowling topu var, Bayan Aksırık isminden de anlaşılacağı gibi sümüklü mendillerini kolluklarında biriktiren biri, Leydi Çöpçü kocasının krematoryumdan aldığı küllerini elmasa dönüştürerek parmağında taşıyor, Müdire Tekzip, Cora adlı bir kediyle her ânını paylaşıyor, Peder Tanrısız kaşları traşlı ve kadın bluzu giyen bir erkek, Baronez Frozbit’se olmayan dudakları için yanında sürekli dudak kremi bulunduruyor. Karakterlerin geçmişleri, neden bu isimlere sahip olduklarını ortaya koyuyor. Bu takma adlarla kurgunun yapısı bana Edgar Allan Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi’ni hatırlatıyor, ana kurguysa biraz Hasbro Games Cluedo Yalanın Peşinde Kutu Oyunu’nun nihai çözümü gibi pastişe dönüşüyor.
Bana kalırsa Palahniuk insanların sıkça yaptığı kendini sabote etme ve suçlama kültürü hakkında konuşmak, hikâye anlatımı, kurbanlık ve röntgencilik arasındaki bağlantıları ele almak istiyor. Bunu yapmayı karakterlerin kendi hikâyelerini anlattığı bölümlerde başarıyor ancak kolektif anlatıda bize açıkça söylemesi gerektiğini düşünüyor ve bu da metni zayıflatıyor. Karakterler inzivayı başta gönüllü kabul etseler de sonunda mahkûm edilen bu yazar adaylarının kimi durumları, verdikleri tepkiler bazen zorlama hissi yaratıyor. Amerika Güzeli’nin gebeliğini üç aylık inzivanın başında öğrenmesi fakat üç ayın sonuna doğru suyunun gelip düşük yapması kadın bedeninin çalışma şekline uygun değil. Bir karakterin kendini hadım etmesi, sonra başka bir karakterin bu uzvu yemeye çalışırken boğularak ölmesi, Amerika Güzeli’nin kendi fetüsünden yapılmış yahniyi gönüllü olarak içmesi yalnızca iğrenç olmak uğruna kurgulanmış. Ayrıca progeria hastası on üç yaşındaki bir oğlanın şu cümleleri kurmasını pek beklemediğimi de söylemeliyim:
“Ve Bay Whittier, ‘Musa’nın İsrail kavimlerini çöle sürmesinin sebebi buydu işte…’ dedi. Çünkü o insanlar asırlar boyu köle olarak yaşamışlardı. Çaresiz kalmayı öğrenmişlerdi. Köle bir ırktan, efendilerden oluşan bir ırk yarattığı için, dedi Bay Whittier, güdümlü bir insan grubuna kendi hayatlarını yaratmayı öğrettiği için Musa orospu çocuğunun teki olmalı.” (Tekinsiz, 2021, s.60)
“Dünya barışı için yapılan konuşmaların hepsi” diyecekti Bay Whittier, “yalandır. Güzel mi güzel bir yalan.” Savaşa devam etmek için bir bahane daha. […] “Dünyayı düzeltmeye çalışmak” derdi Bay Whittier, çok, çok genç bir ruhun işidir. Herhangi birini kendi payına düşen sefaletten kurtarmaya çalışmak.” (Tekinsiz, 2021, s.125)

Palahniuk’in Three Monkeys Online’a verdiği bir röportajdaki şu cümleleri bütün eleştirilerimi karşılamasa da bir yanıt olabilir:
“Hikâyelerin farklı amaçlara hizmet ettiğini düşünün. Bazı insanlar rahatlama ister. Bazıları yüzleşme ister. Bazıları bir hikâyenin heyecan verici olmasını ister, ancak bazıları sakinleştirici olmasını ister. Ben şok olmak, sevinmek ve belki biraz travma geçirmek istiyorum. Okuduğumda, bu kadar zaman ve çaba harcadığımda, hikâye tarafından değiştirilmek, dönüştürülmek istiyorum.”[1]
Devam eden bölümler giderek çok az duygusal yankı uyandırıyor ve ben artık artan şiddet ve mide bulantısına gözlerimi devirdiğimi fark ediyorum. Düşük yapan ve bebeğinin yahnisini yiyen bir kadın hakkında bir hikâye anlatmak istiyorsanız “çünkü yapabilirim” den daha iyi bir gerekçeniz olmalı gibi. Tekinsiz, Dövüş Kulübü’ndeki gibi şapkadan tavşan çıkaramıyor belki ama romanın sondan bir önceki bölümünde, bütün metnin ana omurgasını, Âdem ve Havva anlatısının modern bir şekline çevirmesi yazarın lehine bir gelişme. Esasında bu bölümün romana neden eklendiğine dair hiçbir fikrim yok hatta neredeyse tutarlı bile değil fakat bir kırılma yaratarak romanın ilerlemesini sağlıyor. Venüs’e giden bir uzay mekiğinin, Venüs’ün aslında bir ahiret cenneti olduğunu keşfetmesi ve bunun sonucunda ruhların cennete geri dönebilmesi için dünyada zorunlu toplu intiharla sonuçlanması gibi bölümlerde gelecekten söz eden anlatıya, bilimkurguya geçen bir taraf da var.
Dikkatli okur roman karakterlerinin tiyatro sahnesinde anlattıklarının biyografik hikâyelerden fazlasını içerdiğini görecektir. Bildiğimiz insanlardan farklı bir ahlâki pusulaya sahip kişiler bunlar ve bir psikiyatr olmasam da okuduğum kadarıyla pek çoğunun OKB derecesinde takıntılı olduğunu görebiliyorum. Bence bu tanıma uyan en çok da Tören hikâyesiyle Çöpçatan karakteri. (Tekinsiz, 2021, s.237-241) Hikâye bir ailenin erkeklerinin kötü bir şey olabileceği yönündeki rahatsız edici, müdahaleci düşünceleri savuşturmak için “Hııırgk” sesini çıkarma saplantısıyla ilgili. (Tabii bu durumun nasıl ortaya çıktığına dair korkunç bir başlangıç hikâyesi var.) Bayan Clark’ın Cassandra öyküsünde (Tekinsiz, 2021, s.401–406) başkahraman zorlantılı bir şekilde ev işi yapıyor. Yatakları çeviriyor, pencereleri yıkıyor, süpürgeliklerin üst kenarlarının tozunu alıyor, şömineyi temizliyor, tüm bunları kızının cesedinin bulunduğu haberini verecek bir telefonun gelmesi bekleyişiyle gerçekleştiriyor, bir çeşit oyalanma onun için. Aslında katil kendisi. Esere başka bir psikolojik yönden bakacak olursam birçok hikâyenin, genellikle ilgili kişiler için olumsuz sonuçlara (en hafif bir ifadeyle) yol açan sapkın cinsel dürtülerle ilgili olması. Yukarıda da sıkça adı geçen Bağırsaklar’ın kahramanı Aziz Bağırsaksız, Ayak İşi’ndeki Tabiat Ana, Göç’teki Müdire Tekzip hikâyeleri sert cinsel dürtülerin etkisindeki metinler. Kenar Mahalle Gezmesi, züppeliğe ve yapay toplumsal hiyerarşiler inşa etme mecburiyetine yönelik bir hiciv. Birkaç hikâye, öldürme zorunluluğuyla veya ne pahasına olursa olsun başarıya olan saplantıyla ilgili, mesela Kuğunun Son Ötüşü’nde İftira Kontu, İhtiras’ta Vandal Dükü bu içerik için biçilmiş kaftan. Bazı metinlerde, mesela Yumruk Sersemi’nde, Peder Tanrısız dünyayı daha iyi bir yer yapmak için kökten değişiklikler olmadığı sürece, kahramanın/kahramanların dünyayı olduğu gibi bırakma konusundaki takıntılı, düşünceli korkusunu belgeliyor. Aynı şey Göç’teki Cora Reynolds için de söylenebilir. Kahramanların tekrarlayan takıntıları metafizik gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışıyor. Kitabın pek çok bölümünde defalarca karşımıza çıkan, “kameranın arkasındaki kameranın arkasındaki kamera”yı çalıştıran kişi olmak için her şey.
“Hepimiz o zincirin son halkası olmak için mücadele ediyoruz. Kameranın arkasındaki kameranın arkasındaki kamera olmak için.” (Tekinsiz, 2021, s.409)
Bir diğer psikolojik tespitimse inzivada olmanın geçmiş eylemlerden kaçmak için yeterli sığınak olmayacağı korkusu. Ancak bu münzevilerde amaçlarına ulaşmak için gerekli olan arzuladıkları zanaata karşı o takıntılı bağlılık (postmodern kültürdeki popüler anlayışa göre) yok. Sözde yazarlar, başlangıçta Carl Streator, Misty ve Peter Wilmot ile aynı ayrıntılara dikkat eden kişiler olarak sunuluyorlar. Görünüşe göre bir gazeteci olan İftira Kontu, gözlemlerini yazmak için bir not defteri ve gömleğinin cebinden görünen gümüş bir teyp ile onları inzivaya götüren otobüse biniyor, Ajan Fitneci her şeyi kaydetmek için bir video kamera getiriyor, fakat bu sahte bağlılık, mesela Misty’nin sanatsal coşkusunu sergilediği muhteşem bir metinle sonuçlanmıyor.
“Buradaki ilk haftamızda hiçbir şey yapmadık. Şikâyet etmek dışında.” (Tekinsiz, 2021, s.63)
Kısırlıklarının farkında olan kadınlar bahaneler uydurmaya başlıyor, Leydi Çöpçü, “Ortam ideal olmadıktan sonra nasıl derin bir şey yazabilirim ki?” (Tekinsiz, 2021, s.58) diyor, Çöpçatan’a ilham bir türlü gelmiyor, hamile Amerika Güzeli yazamıyor çünkü memeleri ağrıyor ve kolları çok yorgun.
“Elbette herkes öyle ya da böyle işini yapacağını, şiir ve hikâye yazacağını söyledi. Başyapıtlarını tamamlayacaklardı. Sadece burada olmazdı. Sonra, dışarıda olurdu.” (Tekinsiz, 2021, s.63)
Kısa bir süre sonra, “Ve hiçbir şey olmamaya devam ediyor. Daha çok hiçbir şey olmuyor.” (Tekinsiz, 2021, s.79).
Bana göre bütün bunlar ünlü olma arzusuna yönelik komik bir grotesk hiciv ve tüm bahanelerine rağmen aslında onları sınırlayan şey bu terkedilmiş tiyatro binası değil, bir türlü kaçamadıkları kendi hapishaneleri.
Peki, bu kitap bir roman olarak mı yoksa kısa öykülerden oluşan bir koleksiyon olarak mı ele alınmalı? Kısa öykülerin kitabın konusuyla yalnızca yüzeysel olarak ilişkili olduğu klasik bir düzeltme romanı olarak mı? Cevap muhtemelen yukarıdakilerin hepsi. Aksi yöndeki tüm göstergelere rağmen, Palahniuk’in eserlerinin çoğu gibi kara mizah örneği de denebilir ama onu okuduğum diğer kurgularından ayıran şey, belirgin bir şekilde bahsettiği klasik edebiyat eserlerine, yazarlarına yaptığı göndermeler olduğu kadar, çaresiz karakterler tarafından anlatılan kısa öykülerden oluşan bir koleksiyon olması. Bu görüşümün kanıtlarından biri epigraftaki Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi’nden yapılan alıntı, diğeriyse Lord Byron, John Polidori ve Shelley’lerin korkunç olaylar yazmak için saklandıkları Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’ye sık sık yapılan göndermeler.
“Pek çok güzel, pek çok ahlaksız, pek çok tuhaf, ayrıca korkunç bir şey vardı ve bunun tiksindiriciliği hiç de az değildi.” (Tekinsiz, 2021, s.9)
“…sakalı tam Hemingway’in vuracağı türden, dedi.” (Tekinsiz, 2021, s.18)
“…kendimi Grimm’lerin tüyler ürpertici bir masalındaymış gibi hissediyorum.” (Tekinsiz, 2021, s.181)
“Cenevre Gölü mü? diyor Leydi Çöpçü gözkapakları kapalı. […] Diodati Villası Lord Byron’ın Mary Shelley’ye tecavüz ettiği yer…” (Tekinsiz, 2021, s.80)
“1816 yazında, bir grup gencin yağmur yüzünden çoğu günü eve kapanarak geçirdiği bir ev partisiydi. Bazıları evliydi, bazıları bekâr. Kadın ve erkek. Birbirlerine hayalet hikâyeleri okudular ama ellerindeki kitaplar berbattı. Ondan sonra hepsi bir hikâye yazmaya karar verdi. Herhangi bir korku hikâyesi. Birbirlerine eğlendirmek için.” (Tekinsiz, 2021, s.82)
Bence nitelikli okur bu kitabın klişe karakterlerin birer birer öldürüldüğü, onları adaya veya kır evine davet eden gri rahiplerin duvarların ardında bir yerlerde saklandığı Agatha Christie öykülerini çağrıştırdığını hemen anlayacaktır. En azından Tekinsiz bana bunları çağrıştırıyor. Sonra, sona doğru, daha da çağdaş bir yankı duyuyorum. Sahte gerçekliğin gerçekliği onları ele geçirmiş ve gerçek gerçekliğin dışarıda nasıl olabileceğinden korkarak inziva yerlerini terk etmeye isteksizler. Eğer bu bir hicivse, daha önce çok az yazarın denediği karmaşıklıkta ve entelektüel bir vahşet derecesinde belki, en azından benim okuduklarım arasında. Fragmanlar halindeki şiirlerse farklı bir balık kazanında, suyun sıcaklığının yavaşça kaynama noktasına yükseltildiği büyük bir balık kazanı. Palahniuk bunu yeterince yavaş yaptığından balıklar kaynatıldıklarını anlamıyor. Aynı zamanda bence Jean Baudrillard’ın simülasyon ve hipergerçeklik kavramları romandaki travma yaratımını desteklerken travmayla değişen beden imgeleri Baudrillard’a göre çağdaş dünyayı rahatsız eden üç fanteziyle, yani kanser, terörizm ve travesti fantezisiyle de ilişkilendirilebilir.
Çarpık, sıra dışı, orijinal ve hatta biraz da eğlenceli bir metin Tekinsiz. Ancak yıkım derbisi başladığında karakterlerin hiçbirinin kurtarılmaya değmediği aşikâr. Hatta dürüst oldukları da söylenemez, hayatta kalanlar hiç değil. Sanki, kahramanları olmayan bir hikâye nedir ki, diye düşünüyor Palahniuk.
Son tahlilde Palahniuk, birbiriyle bağlantısız, garip, ezoterik konularda saçma bir ayrıntı düzeyine girmenin bir yolunu bulmuş. Tekinsiz’i gezici bir sirkteki Frankenstein’a benzetiyorum. Belirgin dikişlerindeki parlak kırmızı yara dokusunu, düşünmekten ziyade görmek istediğim birleşim yerlerinden sızan vücut sıvılarıyla çevrili bir roman bu. Parçalarının toplamından biraz daha az olabilir belki ama bu, başka bir yerde karşılaşmanız mümkün olmayan yüksek bir giriş ücreti. Palahniuk hem usta bir araştırmacı hem de kurnaz bir dolandırıcı. Kedi tırmığı ateşi, beyin yaralanmaları ve evsiz milyonerler (diğer şeylerin yanı sıra) hakkındaki ayrıntıları gerçek mi yoksa bunları epey zengin hayal gücünden mi çıkarıyor? Nasıl yapıldığını araştırarak oyunu bozmuyor, daha çok yolculuğun tadını çıkarmayı tercih ediyorum. Tekinsiz, doğaüstücülüğüne, sona doğru azalan anlatma iştihasına rağmen sonunda bir kitap olarak tamamlanıyor hatta neredeyse Samuel Beckett tarzında umutlu bir tonla kapanıyor, ama zarafeti kötü niyetli ironi tarafından hızla yok ediliyor denebilir. Kimi başarısızlıklarına rağmen karmaşıklığı, hırsı nedeniyle hayranlık duyulabilecek bir kitap benim için. Bütün bu karakterlerin çaresiz ve iğrenç eylemleri zayıf kalplileri rahatsız edebilir. Belki de siz öyle değilsinizdir. Farklı kurgular içerisinde kemik çıtırtılarının tadını çıkarmak, eti kesen bıçakların markasını öğrenmek, nadir birtakım hastalıkların sonuçlarını bilmek istiyor olabilirsiniz. Yine de öyle sanıyorum ki Palahniuk’in kurmaca dünyası benim yaşamak isteyebileceğim türden bir dünya değil.
Şeyda Başer Eroğlu
