Koh Larn mercan adası, karadan yaklaşık yedi ile sekiz kilometre açıkta. Vapurdan iner inmez sağlı sollu ada turları satmaya çalışanlarla motor kiralayan yüzü gözü sarılı satıcıların arasına düştük. Turistlerin çoğu plajlara motor kiralayarak gidiyor. Ada küçük ama plajlar birbirinden uzak. Adanın girişinde kocaman bir Buda heykeli, yanında da kralın büyük boy resmi duruyor. Caddede kafeler, küçük alışveriş marketleri sıralanmış. Marketlerin birinden su ve kahve aldım. Biraz yürüdükten sonra adanın etrafındaki plajlara yolcuları taşıyan tuktuklardan birine bindik.
Plaj altın sarısı kumlarıyla denizin içine akmış. İki şezlong kiraladık. Etrafımız Rus turistlerle dolu. Ülkelerinin sert ve soğuk havasından kaçan Ruslar sıcağın ve güneşin tadını çıkarıyor. Şapkalarıyla dolaşan Çinli turist grupları durmadan fotoğraf çektiriyor. Mayomu giydim, hemen denize girdim. Burada denizin dibi görünüyor, hatta az sayıda balık da gördüm yüzerken. Sarı şamandıralarla belirlenmiş yüzme alanı dışında jet ski ve parasailing tekneleri dönüp duruyor. Bir süre yüzdükten sonra açlığımı bastırmak için sahile çıktım. Turgut güneşin altında terliyor. Plajın gerisindeki küçük işletmelerde yöresel her türlü yiyecek içecek ve tropikal meyve satılıyor. Birçok yer derme çatma, herkes kendince bir düzen kurmuş.
Akşama kadar adada, sahilde kaldık. Geri dönmeden önce iskeleye yakın bir yerden eski bir scooter kiraladık. Turgut sürdü, ben arkaya oturdum. Dar bir yoldan yukarı doğru tırmanmaya başladık. Yol kıvrıla kıvrıla tepeye çıktı. Küçük bir tapınağın önünde, adanın yüksek noktalarından birindeyiz. Tapınağın önünde altın renkli bir Buda heykeli, yanında küçük çanlar ve tütsü kapları duruyor. Tayland’daki birçok tapınakta olduğu gibi burada da sessiz bir düzen hâkim. Ayakkabılar kapının önünde bırakılıyor, içeri girenler dua edip çıkıyor. Aşağıda plaj ve beyaz kum şeritleri uzanıyor. Feribotların geldiği iskele küçük bir oyuncak gibi görünüyor uzaktan. Bir süre denize baktım. Rüzgâr tepede daha çok kendini hissettiriyor. Aşağıdaki kalabalığın sesi yukarıya çıkmıyor, adanın gürültüsünden uzak, kısa bir sessizlik anının içindeyim. Turgut sigarasını yaktı, ben de uçurumun kenarındaki bir kayaya oturdum, denizi seyre koyuldum. Deniz bana hep mucizevi, aynı zamanda ürkütücü ve çekici görünmüştür. Denize bakınca her yere ne kadar uzakta olduğumu, başka bir dünyada, sanki yeniden var olduğumu hissettim.
Adadan döndükten sonra akşam yemeği için yine Turgut’un odasına gittim. Son günlerde çoğu akşam beraber, onun yaptığı yemekleri yiyoruz. Güzel yemek yapıyor. Uzak Asya’da damak tadı farklı, birçok yemek bizim alıştığımız tatlara uymuyor ama burada, Pattaya’da, Bangkok’ta ve Vietnam’da, derme çatma yerlerde bile şaşırtıcı derecede güzel şeyler yedim. Michelin yıldızlı restoranlara da girdim, plastik tabureli sokak tezgâhlarına da oturdum, Turgut’la pazar yerlerinde de yemek yedim. Buharı tüten çorbalar, kömür ateşinde çevrilen etler, wok tavalarında birkaç dakika içinde hazırlanıp önüme gelen yemekler tattım. Yemeğin pahalı ya da gösterişli olması değil, nasıl hazırlandığı ve nasıl paylaşıldığı kalıyor aklımda. Çoğu zaman bir tabureye oturup aynı masada hiç tanımadığım birine sosu uzatırken ya da aynı kâseden sebze alırken kurulan o kısa, tanıdık yakınlık kalıyor.
Beni karşısında görünce küçük tezgâhta duran salata malzemelerini doğramaya koyuldu. Soğanı öyle hızlı doğruyor ki, bıçağın ritmi neredeyse bir makine sesi gibi çıkıyor. Her seferinde onun el çabukluğuna hayran kalıyorum. Bir zamanlar kebapçıda çalışmış. Konuşmalarından anladığım kadarıyla yapmadığı iş kalmamış. Yokluğu, çaresizliği görmüş, varlığı da yaşamış. Onun hayat hikâyesinden farklı kesitleri her dinlediğimde başka bir ayrıntı yakalıyorum.
İşi bitince etrafı topladı, salatayı plastik bir kaba koydu, kapağını kapattı, yanına küçük bir sos şişesi sıkıştırdı, hadi kalk, dedi. Yemek nerede, diye sordum. Salatayı yanımıza alıp Big C alışveriş merkezine gittik. Alt katta sokak yemeği düzenine benzeyen geniş yemek alanları var, birbirine yakın tezgâhlar, her birinin önünde ayrı bir sıra. Bütün alışveriş merkezlerinde, sokaklarda, caddelerde mutlaka bir, bazen birden fazla bazen de bir festival havasında yan yana dizili yemek tezgâhları görmek mümkün. Sanki insanlar gün boyu durmadan yemek yiyor.
Bir tane kızarmış tavuk aldık. Büfelerin önünde dizili tabak, kaşık ve çatallardan alıp bir masaya oturduk. Turgut tavuğun kemikli kısımlarını eliyle yemeye başladı. Parçaları hızlı hızlı koparıyor. Lokmalarını neredeyse çiğnemeden yutuyor. Bir an önce yetişmesi gereken bir yer varmış gibi acele ediyor. Tabağı kısa sürede boşaldı. Karnı doyduğunda o kadar yorulmuştu ki neredeyse nefes nefeseydi. Geriye yaslandı, birkaç saniye konuşmadan oturdu. Ben de zaman zaman hızlı yediğimi düşünüyordum, ama onun karşısında çok yavaş kaldım.
Çok hızlı yiyorsun, dedim.
Yavaş yedin mi sofradan aç kalkarsın, dedi. Durdu, dişleri arasındaki kürdanı çıkardı, sırıttı, aklına bir şey geldi. Ama söylemekten çekindi. Hayatı hakkında birçok şeyi benimle paylaşması, bana güvenmesi, aramızdaki ilişkiyi zamanla güçlendirdi. Onun burada uzun kalmasının gerisinde herkesten gizlediği bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Bir keresinde Haziran ayında katılması gereken bir mahkemeden söz etti ama davanın ne olduğunu sormadım. Türkiye’de kaldığı zamanlarda Çanakkale’ye gidiyor ya da annesinin Altınoluk’taki yazlığına. Kredi kartı kullanmıyor. Paraya sıkıştığında burada pek samimi olmadığı Türklerin hesapları üzerinden para akışını sağlıyor.

Gece sahilden dönerken yolu bilerek uzattık. Hadi dedi, Walking Street’ten geçelim. Bazı geceler yapıyoruz bunu. Biz uyumaya giderken hayatın yeni başladığı bir sokak. Gece kulüplerinden taşan müzik sokağa çöküyor, kalabalık bir an bile seyrelmiyor. Diskolar, barlar, marihuana dükkânları, masaj salonları karşılıklı dizilmiş, neon ışıklarıyla birlikte sokağı bir akışın içine sokuyor. Her şey hareket halinde, her şey sınırını biraz aşmış gibi. İnsanların yüzlerine bakınca buraya eğlenmek için geldikleri açık ama o kalabalığın içinde yürürken kendimi o eğlencenin bir parçası gibi hissetmiyorum.
Sokağın ritmi bir noktadan sonra değişiyor. Kapı önlerinde duranlar, ellerinde broşürlerle yaklaşıp içeride neler olduğunu fısıldayanlar, ısrarı bırakmayan çağırıcılar çıkıyor yolumuza. Çoğu da turistlerin merakla girip baktığı, sonra sessizleşerek çıktığı mekânlar. Turgut daha önce o tarz mekânlarda bulunmuş. İçeride neler olduğunu anlattı bana. Benim orada olanları görmeye hazır olmadığımı söyledi, sırıttı yine.
Hadi, go-go bara girelim dediğinde saatime baktım, gece yarısını çoktan geçmişti, yine de itiraz etmedim. Walking Street’te dolaşırken ışıklı tabelalarını gördüğüm ama kapısı hep kapalı olan barlardan. Şimdiye kadar gördüğüm barlardan farklı olduğunu tahmin ediyorum ama içeride neler olduğunu bilmiyorum, sormadım da. Sorsam yüzünde o alaycı sırıtış belirecek. Cehaletime veryansın edecek, nasıl bilmezsin diye dalga geçecek. Onca cümleyi bir araya getiren, kitap yazan birinin her şeyi bilmesi gerektiğini düşünenlerden. Bir zamanlar çok okuyunca daha çok şey bileceğimi, hatta her şeyi öğreneceğimi sanıyordum. Yanıldığımı çok sonra anladım. Zor anlarda kitapların sayfalarında duran cümleler sessizleşiyor. İnsan asıl tökezleyince, kırılınca, dökülünce öğreniyor bazı şeyleri. Davranışlarım, düşüncelerim, konuşmam Turgut’tan farklı olabilir ama hayat karşısında onun benden daha bilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü onun bildiği şeyler okuduklarından değil, yaşadıklarından geliyor. Düştüğü, yeniden ayağa kalktığı yerlerden. Dönüp geçmişe baktığımda en çok kendi bilgisizliğime şaşırıyorum. Belki yıllar sonra bugünleri hatırladığımda da aynı duyguyu yaşayacağım.
Turgut kendinden emin adımlarla yürüyor kalabalıkta. Walking Street’in ışıkları üzerine düşüyor, müzik sokaktan taşarak geceyi dolduruyor. Go-go denilen şeyin önce Amerika’daki gece kulüplerinde sahne dansı olarak ortaya çıktığını okudum telefonumdan. İlk başta sahnede müzik eşliğinde dans eden kadınları anlatmak için kullanılmış. Zamanla bu dansın yapıldığı barların adı da aynı kelimeyle anılmaya başlanmış. Yıllar içinde bu tür barlar Amerika’dan Avrupa’ya, oradan da Asya’ya yayılmış. Ben telefondaki kısa bilgilere bakarken Turgut çoktan birkaç adım önüme geçmişti. Kalabalığın, ışığın, müziğin, açık kapıların ve o kapılardan girip çıkan insanların arasında daha az görünüyorum, insanlar her şeyi saklıyor, bütün kusurlar görmezden geliniyor.
Kadir Işık
