Melike Koçak, ilk öykü kitabı “Hiçkuşu”ndan üç yıl sonra yeni öykü kitabı “Çıplak Kalabiliriz” ile okurla buluştu. Düş ile düşmek arasında yol alan, bir nehir gibi akan, sadece insanı değil hayatın birçok rengini öykülerinin merkezine alan ve bunu tamamlanmış bir dil ile değil, adeta bir sarmaşık gibi gelişip serpilen, sesten sözcüklere, sözcüklerden cümlelere ve orada dağılıp yeni sesler peşinde koşan oluş halinde bir dille yapıyor. Şiirle dans eden bir dil desem abartmış olmam sanırım. Melike Koçak ile “Çıplak Kalabiliriz”in sayfaları arasında gezindik, yabandan şehre, “bir kötülük matruşkası olarak insan”dan mücadele alanlarına, öyküden şiire, yazardan okura ve edebiyat evreninde dolandık durduk.

Haden Öz

İlk öykü kitabınız Hiçkuşu’nun yayınlanmasının üzerinden üç yıl geçti. Hiçkuşu’na dair yaptığımız söyleşide şiirle olan ilişkinizden hareketle şiir kitabı olma ihtimalini sormuştum, şöyle demiştiniz: “Daha da kısa öykülerim var mesela. Belki onlara dönerim, belki başka metinlere. Ama şiir dediniz, yakın gelecekte sanırım hayır, yok. Ama şiir-öykü arası metinler, belki de.” Yeni öykü kitabıyla geldiniz. Ama tabii yine şiirsiz değil. Çıplak Kalabiliriz nasıl çıktı ortaya?

Sevgili Haden, Hiçkuşu’nu pek güzel duymuş, sorularınızla açmıştınız. Şimdi de böyle. Çok teşekkür ederim. İzninizle bu sorunuzu bölerek düşüneceğim. Önce şiir kitabı ihtimali. Hâlâ yok. Sanırım şiir yazamam. Hikâye arzusu, şiirin benim o çek sevdiğim bırak kaç dünyasında metni boğar. Ama şiir öykülerimde bir hayalet gibi hep dolaşıyor, dolaşacak da bence. Onu bir tül gibi sarıp sarmalayacak. Bazen epigraflarla, bazen geri planda o öyküyü yazdıran kışkırtıcı, yoldan çıkarıcı tuhaf etkisiyle; çoğunlukla dilimde izlerle… türlü biçimde hep yanı başımda. Yazarken yaban ile şehir, ses ile dil arasında esneyerek salınmamı; ikincilere kapılıp gitmemi de sağlıyor çünkü.

İkinci kısmı, daha da kısa öyküler. Onlar hâlâ duruyor. Çoğalıyorlar da. Şiir ile öykü arasında metinler. Zamanları geldiğinde bana söyleyeceklerdir.

Ve son, Çıplak Kalabiliriz’deki öyküler. Anne Lowenhaupt Tisng, Dünyanın Sonundaki Mantar kitabını tanımlarken şöyle söylüyor: “Bu kitap, hayatta kalmanın –bütün türler için– yaşanabilir işbirlikleri gerektirdiğini ileri sürüyor. İşbirliği yapmak, farklılık içinde çalışmak demektir; ki bu da bulaşmaya yol açar. İşbirliği olmazsa, hepimiz ölürüz.” (Çev. Erdem Gökyaran, YKY) Benim de bunu yeni bir yerde, yabanda yaşayarak öğrenmeye çalıştığım bir dönemin öyküleri bunlar. Yaban öncesi şehir zamanımı da bu hizadan hallaç pamuğu gibi attığım günlerin. Farklılıklarımızı koruyarak, aynılaşmadan nasıl işbirliği yapabiliriz? Bu karşılaşmalara –ki yabanla karşılaşmış, kalakalmıştım– kendimi nasıl açabilirdim? İşte bu öyküler yeni, zor, sancılı ama yaratıcı böylesi bir zamanda, zeminde kendi sesime, sözcüğüme, gerçekliğime daha da yaklaştığım, yakınlaştığım; açıklıklar, kaçanlar, boşluklarla beraber yaşamayı ve yazmayı tecrübe ettiğim iki-üç senelik aralıkta doğdular.

Kitap beş bölümden oluşuyor. Düş ile düşmek arasında yol alan veya akan günceler var. Öyküler hayatın birçok rengine dair. Sadece insanla ilgili değil. İnsanmerkezci dünya görüşünü reddediyorsunuz. Bu da yazdıklarınızın merkezi haline geliyor. Hani şair “İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe” diyor ya, sizin öyküleriniz de yeryüzündeki duruşunuzdan, hayata bakışınızdan süzülüp geliyor tam anlamıyla.

Bunun sezilmesi, görülmesi beni memnun eder, ediyor tabii. Nihayetinde o duruş, bakış benim kendi gerçekliğim, inşa ettiğim pürüzlü, engebeli, çukurlu hatta zaman zaman tökezleten zeminim. Beri yandan da insan olma çabam. Yazdığım da elbette bu zeminden itibaren, ancak böyle mümkün. Nasıl ki gündelik yaşamda tüm türlerin yaşam hakkına saygı duyarak yaşamayı savunuyorsam, pratikteki kendi sınırlarım ve gücüm dahilinde mümkün kılmaya çalışıyorsam, bunun için okuyor izliyor dinliyor öğreniyorsam ve yeni değerler zemininin nasıl inşa edilebileceğine, kendimde bunu nasıl yapabileceğime kafa yoruyorsam tüm bunların yazdığıma sızmaması da kaçınılmaz. Kendiliğinden. Çünkü dil, biçim, anlam evrenim buradan geçerek, akarak, süzülerek kendini var ediyor. Bu elbette yabanda daha da berraklaşan, belirginleşen politik bir tercih.

İlk kitapta şairlere selam vardı, bunda da var. Üç şairden dizeler var: Melih Cevdet, İlhan Berk ve Onat Kutlar. Sizin öykü diliniz bitmiş, tamamlanmış bir dil değil, oluş halinde bir dil. İlk öykü kitabınızda da bu vardı, bu kitapta da var. Dile kafa yormayı seviyorsunuz sanırım.

Şiir benim dilimi en beklemediğim zamanda kıpırdatan bir tür. Ele avuca sığmazlığını, öngörülmezliğine çarpmayı seviyorum. Zihnimi, dilimi kendime getiriyor. Berraklaştırıyor. Tumturaklı, kendinden emin, bilen, kendine kapanan, hayran cümleler kurmamı engelliyor. Yazarken sesi duymamı, sesten hizalanmamı sağlıyor. Aynı şekilde yabanda, yüzeyde kalmamı da. Tam da bu sayede belki konuşma, anlatma iştahımı kesiyor. Bu iştahla yazmayı hiç istemezdim, istemem. Çıplak Kalabiliriz’deki öyküleri yazdığım dönemde de yeniden ve bu sefer daha dipten, derinden duyarak Melih Cevdet ile İlhan Berk okuyordum. Suyu, taşı, göğü, bitkiyi… onlardan da geçerek anlamaya çalışıyordum. Bir sempozyum için Onat Kutlar’ın öykülerine kapanmıştım. Öngöremediğim, kestiremediğim karşılaşmalardı bunlar. Tuhaf etkiliydi. Değiştirip dönüştürüyordu. Yazıda, yaşamda bildiğimin, alıştığımın dışına çıkarıyordu beni. Bir zamanlar, bir yerlerden birikenleri defterlerimdeki notlar, zihnimdeki görüntüler, kulağımdaki sesleri kıpır kıpır ettiriyorlardı. Bu öyküleri yeryüzü seslerinden geçip kendi sesimden, sözcüğümden kuruyordum. Elbette en çok dille uğraştım durdum. Kafa yormayı sevmekten ziyade bir ihtiyaç. Hatta etik, estetik bir tercih. Verili olan, beklenen mesela kadınlık rolleriyle mücadele ederken dille neden etmeyelim ki? Yazan kendi dil evrenini başka nasıl kurabilir? Tabii, mesele sadece bir hikâye anlatmak değilse. Hepimizin anlatacak hikâyeleri var. Anlatılan güzel hikâyeler de. Ama edebiyat işte o dilde başlamıyor mu? Dil muhafızlığı yapmaktan söz etmiyorum. Bilakis dili sesten itibaren düşünebilmek; esnek, akışkan, büklümlü yatağında kendimizi ona bırakarak yürümek. Denemeye değer geliyor bana. Benzer öyküler, romanlar okumaktan öyle çok şikâyet ediliyor ki ancak bunun dışında kalındığında da karşınıza o dil muhafızları dikiliyor. Anlaması zor. Ama esas olan yazanın tercihi. Ötesi berisi laf! Hem benzemezliklerimizi duyabileceğimiz, çoğalabileceğimiz dilden başka n’emiz var?

Melike Koçak

İstanbul’da yaşarken parklarda, sokaklarda, yol kenarlarında bir ağaç görsem bir süre hayran hayran bakar sonra korkardım. Onun ne zaman birileri tarafından kesileceği korkusu kaplardı içimi. Uzun süre oradan geçmemişsem tedirginlikle yaklaşırdım. Kafes öyküsü “İlkin ağacı kestiler.” cümlesiyle başlıyor. Sizin bir kitap incelemenizde kullandığınız bir ifade vardı, “bir kötülük matruşkası olarak insan.” İnsanın kötülüğü sadece kendi türüne değil, hem öbür türlere hem doğaya. Korkunç bir yabancılaşmanın sonucu olarak görüyorum bunu. Neden bir kötülük matruşkasına dönüşür insan?

İnsanı sonra da kendimizi merkeze koyuyoruz. Ne başka türlere ne kendimizden farklı olana saygımız var. Beraber yaşamak için gerekli değerler yasasına, etiğe sahip değiliz. Sahip olduklarımızdan, ayrıcalıklarımızdan, konforumuzdan –bunların hepsi bir sanı, zannetme, yanılsama oysa– vazgeçmek, bunları bırakmak istemiyoruz. Başkasına alan, yer açmak kendini kendi sınırlarına çekmek için başkasına saygı duymak demek. Onun alanına, varlığına, haklarına. Biz buralarda fena halde çuvallıyoruz. Yazılı yazısız türlü yasamızda da buna yer yok zaten. TV’de ilk izlediğim suikast Uğur Mumcu’nun arabasına yerleştirilen bombanın patlamasıydı sanırım. Sonra 90’larda Körfez Savaşı. 90’ların yaşanırken bilmediğimiz ama sonradan öğrendiğimiz faili meçhulleri. Susurluk. Sivas/Madımak Katliamı. İzledik bunları. Hrant Dink’in öldürülmesi. Soma, madencilerin ölümü. Ceylan’lar, Uğur’lar, Taybet Ana’lar… Madenler, taş ocakları, oteller için zeytin ağaçlarının sökülmesi. Kadın, çocuk, trans, hayvan cinayetleri. Yangınlar. Derken, bence son nokta; hayvan katliamı yasası! Bu yasanın tartışıldığı, meclisten geçtiği, uygulamaya konduğu günden bugüne yaşananları düşündüğümüzde insanlığı, buluştuğumuz o insaniyet zeminini yeniden kurmamızın mümkün olduğuna inanabilir miyiz? Buluştuğumuz nokta denir ya, işte bu katliam yasası buluşamadığımız nokta oldu bana kalırsa. Öldürülüp çukurlara, çöplere atılmış çöp poşetlerine doldurulmuş kedi, köpek bedenleri!

İnsan olmayı unutmuş, insaniyet zeminini kaybetmiş bir insan/insanlık pek ümit, umut vaat etmiyor olsa gerek.

“Düğüm” öyküsündeki yabancılaşmayı ve sorunlar karşısındaki tavırlara, mücadeleye dair düğümü de sormak istiyorum. Hem boğazımızdaki düğümü hem de kördüğüm olmuş eylemlerimizi, direniş ve itiraz olarak düşündüğümüz eylemlerimizi… Bir yere var(a)mayan eylemlerimiz. Toplumun ekseriyetinin konforlu, ne kadar konforluysa artık, alanını terk etmeyip büyük bir sessizliğe bürünmesi kötülüğün, zorbalığın ve yabancılaşmanın her geçen gün büyümesine sebep oluyor. “Göz” öyküsü de insan merkezli ideolojinin korkunç sonuçlarını, sebep olduklarının bir panoramasını anlatıyor. Bu iki öyküden hareketle sorayım: Bundan bir çıkış var mı? Ya da umut var mı?

Büyük bir soru, bana epeyce de fazla mı sanki? Sezgilerim, okumalarım, tanıklıklarımdan itibaren düşünmeyi deneyeyim. Şöyle sanki, insanın ilerleme, büyüme ve hep yarınları hesaplayarak yol alma arzusu insanı çıkışsızlıkta mahsur bıraktı. Bir mümkün olsa gerek ama bunun için sıkı sıkı tutunduğumuz bilmeleri, sanıları, yanılsamaları… sakince yere bırakmak, o boşlukta önce bi salınmak, tökezlemek, düşmek duyuları, zihni, dili açıp hazır tespitler, ahkâmlar, yargılar dağıtmaktan vazgeçip ne olduğunu duymaya, anlamaya çalışmak gerek sanki. Bugün umudu gördüğüm yerler ekolojik mücadeleler, hayvanların yaşam hakkının savunurken aranan yollar, kent tartışmaları. Kadın mücadelesi, LGBTI+ mücadelesi tabii. Ancak farklı olanla karşılaşmalardan; bunun sancılı dönüşümler, açılmalar, genişlemelerinden çekinmemeyi de öğrenmemiz gerek belki.

“Çekip Gidemeyen Şehir” öyküsü İstanbul’a yazılmış bir öykü. Uzun yıllar İstanbul’da yaşadınız, birkaç yıl önce taşındınız ama hâlâ İstanbul’la yaşıyor gibisiniz. Siz mi onu bırakmıyorsunuz, o mu sizi, yoksa karşılıklı bir bırakamama hali mi var diyelim? Şu dizeler üzerinden de konuşabiliriz: “Bu şehir arkandan gelecektir. / gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, / aynı mahallede kocayacaksın; / aynı evlerde kır düşecek saçlarına. / Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.”

Oxana Timofeeva Moskova için şöyle söylüyor: “Moskova kimsenin kök salmasına izin vermez; yerli Moskovalılar, doğumla sahip olunması gereken bir hakka bağlı, ayrıcalıklı, kapalı bir gruptur ve biz bu buyurgan şehirde sonsuza dek yeni gelenler olarak kalırız. Fakat insan eğer gerçekten isterse, Moskova’yı da tıpkı tüm ruhuyla seveceği herhangi başka bir yeri olduğu gibi, vatanı olarak görebilir.”(Bir Vatan Nasıl Sevilir, Çev. Bengi Bezirgan, Tetes.) Benim İstanbul’la ilişkim biraz da böyle. Yasını tutma sebebim de bundan olsa gerek. Doğduğum şehirden gittiğimde yasını tuttuğumu hatırlamıyorum. O da su kıyısında bir şehirdi. Zira ben suya kıyısı olmayan, içinden su geçmeyen şehirlerde sanırım yaşayamam. Öngörülemezliğine, bilinmezliğine rağmen su, muhakkak. Bu şehirlerden birinde doğdum, afalladım; öbüründe büyüdüm, epey tökezledim; şimdi bir başkasında şehir ile yaban arasında yaş alıyorum, esneye genişleye ferahlaya. Üçü de birbirinden farklı. Biri İstanbul. İlk zamanlarda İstanbulsamak diye bi kelime uydurmuştum, İstanbul yası! Şimdi ilişkimiz daha sahici, biz bize. Sanki esas şimdi karşılaştık onunla. Bunu bu yeni yere ve daha çok da yabana borçluyum galiba. Yarın bir gün nerede olurum? Türlü krizle boğuştuğumuz, öngörülemez bir çağda yaşıyoruz, bunu kim bilebilir. Bir de şu belki; şehirler, yaşam alanları, ilişkiler, bağlar hemen hepsinin hızla aşındığı, eksildiği zamanlarda bir “bu şehir” mümkün mü acaba?

Son olarak kitabınızın yolculuğu başladıktan sonra sizdeki hissi sormak istiyorum. Onu kendi yolunda bırakıp yeni işlere mi dönüyorsunuz tamamen yoksa bir süre daha ona yolculuğunda eşlik mi ediyorsunuz?

Nasıl oluyor, ne yapıyorum hiç bilemedim. Onun kendi yoluna kendisinin devam etmesinden yana olsam da bugün herkes bir biçimde kitabına eşlik etmek zorunda kalıyor. Bu son derece rahatsız edici.

Yazarın yazdığını görünür kılmasının gerekliliği epeyce anlamsız. Zamanın gerçeği, dayatması. Şikâyet edilse de kaçılamayan. Ama işte kendi ilkem, etiğim kendi zeminimde kalarak, çizdiğim sınırları korumaya çalışarak eşlik ediyorum. Dozunda, kararında tutmaya çalışıyorum ki nasıl baş edeceğimi bilemediğim bir fazlalık duygusu yaşamayayım. Umarım yapabiliyorumdur, becerebilme garantisi yok tabii. Bir de şu, okurla kitap arasına girmek anlamına da geliyor bu. Orada okura bir açıklık, boşluk gerekiyor oysa. Burayı da yazar kitap dışı sözüyle doldururken olabildiğince temkinli, tedbirli olmalı sanırım. Gelen yorumları karşılarken de belki. Allahtan emojiler var : ) Bir de susma hakkı tabii. Ama her ne olursa olsun çekildiğim patikalarda yeni öyküler, yazılar, çalışmalarla yürümeye devam ediyorum.