Merve Şit, Mehmet Mahsum Oral ile yeni kitabı “Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi” hakkında konuştu.

Şehirde yürümek bazen yalnızca adım atmak değil, hafızanın yön değiştirdiği anlara da kapı aralayan bir deneyim. Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi de tam olarak böyle bir yürüyüşün kitabı: Sokaklarla belleğin birbirine karıştığı, dışarıdaki kalabalığın içteki kalabalığı uyandırdığı… Bu kitapta yürüyüş, gerçekten de hafızayı yeniden yönlendiren bir deneyime dönüşüyor. Yürümek sizin için bir anlatma biçimine nasıl dönüştü?
Her şeyin bir akış halinde olması bende bir yürüyüşe karşılık geliyor. Zamanın, bulutların, suların, kanın, trafiğin, rüzgârın, sürülerin, kalemlerin, seslerin, kokuların ve görüntülerin hep bir akış halinde olması duygusundan yola çıkarak adım atıyorum. Arılar, “kovan içinde” geçen zamana ve “yaylada” geçen zamana kendi dillerinde ne ad veriyorlar, bunun “insancaya” çevirisi mümkün olsaydı keşke… Öngörülmez toplumlarda gelecek dediğimiz şey; bir sabah üzerine neyin inşa edileceğini bilemediğimiz bir arsa gibi duruyor. Belki de bu yüzden geçmişe bakıyoruz. Orada kurulmuş bir şey vardır.
Kitapta karşılaşılan insanlar genellikle birbirine değmeden, sessizce yan yana geçip gidiyor; bir bakış, bir yarım cümle, sonra yeniden mesafe. Bu “temassızlık” hâli sizin için İstanbul’un kalabalığında gözlemlediğiniz baskın bir durum mu, yoksa metne özellikle yerleştirdiğiniz bir tema ya da duygu katmanı mı?
Metindeki anlatıcıyla cevap vermeye çalışabilirim. “Bu ayracın üzerinde yaşayan milyonlarca insana baktıkça, ellerinde oturmadıkları bir masaya taşıdıkları bir tabak görmem tuhaf bir şey değildir sanırım? Bu güzel bahçenin dibindeki uçurumda yaşamanın bedeli bir servis hizmetiyle ödeniyor olmalı.” Beyaz veya mavi yaka fark etmeksizin kuryelerden meydana gelen bu kalabalık, görünmez sahipleri olan sonsuz bir şölene durmaksızın bir şey yetiştirenler gibi görünmüş. Bu “temassızlık” taşınan “kırılabilir” şeylere gösterilen özenden ve hızlı olma zorunluluğundan kaynaklanıyordur belki de.

Kalabalığın içinde bir kebapçı el ilanı dağıtıyor ve arkasında Richard Sennett’in sözü var: “Modern kalabalıkta diğer insanların fiziksel mevcudiyeti tehdit edici bir şey olarak hissedilir.” Bu sahne, kitabın şehir okumasını taşıyan bir metafor gibi. Gerçekten de şehir sizin için biraz tehdit midir?
Bir kasabada doğdum ve orada yaşıyorum. Kasaba diyorum çünkü henüz “kırsal özelliklerini” taşıyor. Metni yazma sürecinde İstanbul’daydım. Bir haftalığına ya da en fazla on günlüğüne İstanbul’a geldiğim oluyordu. Ancak ilk defa birkaç aylığına İstanbul’da vakit geçirmiş oldum. 19 litrelik damacana su alacak kadar uzun. Sanatçı atölyelerini ziyaret ettim, sergileri dolaştım, yazar arkadaşlarımla edebiyat üzerine konuştuk. Ve haliyle uzun yürüyüşler yaptım. Adorno “Bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür,” diyordu. Büyük bir şehrin görüntüsü tıpkı dünyada olduğu gibi bir irkilme duygusu yaratıyor. Bunca insanın birkaç çift çorabının, her birinin bir yatağının ve diş fırçasının olduğunu düşünüp bütün eşyaları bir arada ve üst üste konulmuş olarak hayal edince devasa bir dağın kenarında hissettim kendimi.
Kapıcı sahnesinde apartmanın girişindeki not, sonradan eklenen kelime ve sizin “Acaba siz onun nesi oluyorsunuz?” sorunuz çok çarpıcı. Şehirdeki sınıfsal görünmezlik, bir kelimenin bile kapı eşiğinde unutulmasında beliriyor sanki. Bu sahneyi yazarken, bir apartman girişinde duran o küçük notun şehrin hiyerarşisine dair bu kadar şey söylemesini özellikle mi istediniz? Sizce şehir, böyle küçük ayrıntılar üzerinden bize kendini nasıl ele veriyor?
“Kapının kapandığını lütfen kontrol ediniz” yazısı bilgisayar çıktısıyla “kapıcı” ibaresi de keçeli kalemle yazılmıştı. Konu kapıcıya gelince kartuş mu bitiyor yoksa kapıcı “sonradan hatırlanan” bir şey olarak mı ekleniyor? Ya da kapıcı mı kendisini sonradan kapıcı olarak anımsıyor? Asgari ücretlinin “yılın sonunda” anımsanması gibi mesela. Bu sonradan akla gelen şeyin sadece bir ayrıntı olmadığını düşündüm. Bu, hiyerarşik sistemin gündelik yaşamda karşımıza çıkan bir örneğiydi.
Büyük şehri anlatırken zaman zaman anlatının içine sızan kısa, yoğun geri dönüşlerle başka bir coğrafyanın izlerini duyuyoruz. Bu geçişler, şehir anlatısında bir tür karşı hafıza mı kuruyor yoksa anlatıcının içinde taşıdığı kopuşun sessiz bir yankısı mı? Büyük şehirle geride bırakılan yer arasında kurduğunuz bu gerilim sizin için daha çok bir özleme mi yoksa hâlâ süren bir iç çatışmaya mı karşılık geliyor?
Büyük bir şehir, anlatıcının hafızasındaki filmleri banyo edeceği kimyasal sıvıları ve karanlık bir odası olan bir yer olarak da düşünülebilir. Belki ihtiyacı olan şey de buydu. Şehirle çatışan ve kendisini ona karşı savunan bir anlatıcı değil de onunla bir arada olunca belleğindekilerin neye benzeyeceğini merak eden bir anlatıcı fikri bana daha ilginç geliyor. Geride bıraktığı yere karşı bir özlem duygusu içerisinde mi pek emin değilim.
Mezarlıkla okulun yan yana durduğu o tuhaf mekânsal karşılaşmayı anlatıyorsunuz. Çocuğun hem yasla hem öğrenmeyle aynı anda baş etmeye zorlandığı bu geçiş hâli, metnin tonunu da belirliyor. Sizce insan büyürken hangi duyguyu daha kolay bastırıyor: Korkuyu mu yoksa kaybın bıraktığı o gecikmiş yas hâlini mi?
İnsanın çocukken bastırdığı duygulara karşı kullandığı güç ve yetişkinken uyguladığı güç arasında büyük farklar olmalı. Uyguladığı basınç miktarı oranında geri tepmeyle karşılaşması söz konusu olabilir. Korku ve yas birbirlerinden çok uzak şeyler değilmiş gibi. İkisinde de kaybetmek var.
Kitabın bazı bölümlerinde düşüncelerinizi kısa, ara pasajlar hâlinde yerleştiriyorsunuz. Kimileri bu bölümlerin ritmi bozduğunu, kimileri ise metni açtığını düşünebilir. Sizin için bu “kısa kırılmalar” neyi karşılıyor? Kopukluk hissi oluşturabilir mi?
Kızıltepe’ye kar yağıyor. Karşıdaki evin çatısında çocuklar ve yetişkinler birlikte kardan adam yapıyorlar. Önce hangi kısımları eriyecek kardan adamın? Çocukların yaptığı mı yoksa yetişkinlerin mi?
Kitap, klasik roman kalıbını reddediyor; olay örgüsünden çok İstanbul’un ritmi ve insan manzaraları üzerinden dolaşan, duran ve geri dönen bir ritim kuruyor. Bu deneysel ve katmanlı anlatı tercihi bilinçli bir estetik tutum mu yoksa şehir deneyimini gerçekten ancak böyle bir form mu taşıyabilirdi?
Tercihen yapılan bir şey. Çünkü ben kendi anlatma biçimini yaratmaya çalışan bir yazarım. Şehir bana bunu dayattığı için değil de ben artık böyle bakmayı bir biçim haline getirdiğim için bu anlatılar çıkıyor ortaya. Anlatacağım herhangi bir şeyle kurduğum ilişkinin biçimi bu. Klasik romanı reddetmekten çok ondan artık uzak durmayı tercih etmek diyebilirim. Sonuçta klasik romanın bugüne kadar gelen bir mirası var. Hepimiz o romanla beslendik fakat çağdaş bir anlatının artık o biçimle ortaya çıkmayacağını düşünüyorum. Dedesinin köstekli cep saatini taşımaya devam etmek ve etmemek. Bütün mesele bu.


Ev Düşkünü Bazı Rüzgârlar ve Barbarlarla Beklerken ile kıyasladığımızda, bu kitap daha çok “insanların yüzlerinden” kurulu. Önceki iki kitapta yapı daha içe dönüktü, burada ise sürekli bir dışa açılma var. Sizce bu üç kitabın birbirine göre eksenleri nedir?
Bu kitap aslında diğer iki kitabın açtığı yolda ilerliyor. Fakat bu kitap biraz daha olgunluk çağlarına aitmiş gibi geliyor bana. Tespitinizde haklısınız fakat sadece insanlarla sınırlı tutmanın bu anlatıyı yeterince karşılamayacağını düşünüyorum. Bazen gözlerle bazen de mikroskopla bakılan şeyler var çünkü.
Bu kitabı yazarken en çok zorlandığınız yer neresiydi? Yani teknik olarak mı yoksa duygusal olarak mı zorlandınız? Yürüyüşleri, küçük karşılaşmaları ve ara pasajları bir araya getirirken kendinizi özellikle hangi sahnelerde sıkışmış ya da zorlanmış hissettiniz? Ayrıca, okuyucuya bu deneyimi aktarırken en çok hangi ayrıntıların dengesi sizi düşündürdü: Şehirle kişisel hafıza arasındaki denge mi yoksa karakterlerin iç dünyasıyla dış mekânın çakışması mı?
Zorlandığım ve hep zorlanacağım mesele “dile gelme” hali. Kürtçe, Türkçe veya Almanca değil. Dilin kendisi. Somut ve soyut bir şey olarak dil. Onun yapabildiği denizler ve yapamadığı bir bardak su. Ondaki cömertlik ve fukaralık. Ne zaman bir kedi ne zaman bir köpek olacağına kendisinin karar verdiği bir canlı.
Günümüz edebiyatı hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce çağdaş yazın hangi yönde ilerliyor, hangi eğilimler öne çıkıyor? Bu süreçte sizin farklı bulduğunuz, dikkatle takip ettiğiniz yazarlar veya çalışmalar var mı? Kendi yazma pratiğinizin bu genel edebiyat ortamıyla nasıl bir ilişkisi olduğunu da merak ediyorum: Kendi yolunuzu çizerken güncel eğilimlerden etkileniyor musunuz yoksa onlardan bağımsız mı hareket ediyorsunuz?
Takip edebildiğim kadarıyla özellikle kendi çağdaşlarımı okumaya çalışıyorum. Borges buna “büyük bellek” demiş. Bu büyük belleğe kimin nasıl izler bıraktığını anlamaya çalışıyorum. Hem Kürtçe hem de Türkçe edebiyatı imkânlar doğrultusunda okuyorum. Bütün anlatıları bir arada düşününce ortaya çıkan “büyük bellek” fikri bana sıcak geliyor. Fakat sanat ve edebiyat tarihinin kendi genetik mirası da var. Haset ve görmezden gelme. Bu durum bir kuşağın temasını da zorlaştırmıyor değil. Temas olmalı mı? İsviçre’nin Cenevre gölü yakınlarında Villa Dioati malikânesinde Lord Byron, Dr. John Polidori, Mary Shelley, Percy Bysshe Shelley bir araya geldiklerinde oradan bir Frankenstein kitabı bir de ilk modern vampir hikâyesi olan Vampir kitabı çıktı. Ya da Cabaret Voltaire mekânından çıkan Dadaizm. Ya da İkbal kıraathanesinde Orhan Kemal’in, Edip Cansever’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Musa Anter’in bulunması. Böyle bir malikânemiz yok, yazarlar gündelik hayatta “hep normal” konuşuyorlar, her evde en az bir kitapları olan (sağ olsunlar) seksen ve doksanlarına merdiven dayamış yazarlarımız da çok satan roman raflarını kimseye bırakmıyorlar, ortamda bir “canım, cicim” bağları var, çok kıymetli bir şekilde ısrarla Kürtçe yazan ama malum nedenlerden ötürü de “az okunan” yazarlarımız da Türkçe yazan ve nispeten daha fazla okunan Kürt yazara “ekseni kaymış” gözüyle bakıyor, birkaç sosyal medya fenomeninin el birliğiyle kısa bir süreliğine göklere çıkardığı kitaplar var, ödül veren jüride hep aynı isimler ve yayınevlerinin bastıktan sonra angaryasını yazara bıraktığı binlerce kitap var. Tuhaf zamanlarda umarım tuhaf şeyler çıkar.
