İki saat sonra Pattaya’da olacağımızı söyledi Turgut. Bir an önce kendimi yatağa atmak, deliksiz bir uykuda kaybolmak istiyorum. Nerede kalacağımızı bir iki kez daha sordum ama her seferinde “ağbi” dediği birilerine söylediğini, onların ayarlayacağını, belki de ayarladığını söyledi. Ben camdan dışarıyı izlerken onun sustuğunu, artık konuşmadığını fark ettim. Sessizlik uzun sürdü. Başımı çevirdim, uyuyor. O an, aslında susmasını istemediğimi, konuşmadığında yolun durduğunu gördüm. Sesi, konuşması benim kendimle yaptığım konuşmaların arasına giriyor, böylece kendi içimden çıkıyorum. Yarım saat sonra otobüsün ani freniyle gözünü açtı. Bir rüya gördüm, dedi, merak ettim, ne gördüğünü sordum. Gözünü kapadı, sırıttı, anlatmayacağını düşündüm, başımı çevirdiğimde konuşmaya başladı.

Sevgilimi gördüm, beni bekliyordu, dedi.

Otobüsle yaklaşık iki saatlik yolculuktan sonra Pattaya’ya vardık. Terminalin karşısında şehir içi ulaşımda kullanılan tuk-tuklardan birine bindik. En arkada ayakta durdum. Kitaplar çantada en çok ağırlık yapan şeyler. İstanbul’da kış bitine kadar burada kalmayı planlıyorum ama ilk gecemin nerede geçeceği henüz belli değil.

Merkezi bir yerde, dört yol ağzında konumlanmış İstanbul Kebapçısı’na yakın tapınağın önünde indik. Daha önce hiç tapınak görmedim, deli gibi merak ediyorum içerisini. Önünden geçerken kocaman bahçesine, kapılarındaki altın renkli süslemelerine bakıyorum. Benzeri birçok mabet gibi dışarıdan oldukça süslü görünüyor. Bu şehrin beni içeri alıp almayacağını değil de beni kabul edip etmeyeceğini düşünüyorum. Sıcak, ağır bir lağım kokusu mazgalların üzerinden geçince burnuma değiyor.

Saat akşam altı oldu, henüz nerede kalacağımız belli değil. Restoran sahibi Türklerin Turgut’u pek ciddiye almadıklarını fark ettim. Eskiden kaldığı yan taraftaki Hintli kadının boş odasına baktık, çok kötü, sıcak ve dört yol ağzında. Turgut beni kendi halime bıraksa internet üzerinden kafama göre bir yer ayarlayacağım ama şimdilik buraları bilen biri olarak onu takip etmemin doğru olacağını düşünüyorum. Yol arkadaşı olarak belirlediğim rehberin peşi sıra etrafı, içinde bulunduğum şehri merakla izleyerek yürüyorum. Her şey yeni, her şey biraz parlak. Ne insanlar ne de şehir daha önce gezdiğim yerlerdeki insanlara ve şehirlere benzemiyor.

Bir başka yere baktık, oda hoşuma gitti ama Turgut fiyatı fazla buldu. Cimri insanların yoruculuğunu biliyorum. En kötü yol arkadaşı olduklarını da. Ama daha ilk günden Turgut’tan uzaklaşamam. Ona değil de kendime bir şans veriyorum. Sonunda onun istediği ucuzlukta bir otel bulduk. Turgut resepsiyondaki kadınla pazarlık yapmaya kalkıştı. Avrupa’da kaldığım otellerin üçte bir fiyatı, ucuz olmasına rağmen itiraz ediyor. Kenarda bekliyorum. Bana Tayca konuşmayı bildiğini, Tayca konuştuğunu söyledi. Ne konuştuğunu anlamadım ama fiyat konusunda karışıklık olunca devreye girdim. Hiç istemediğim halde Turgut’la aynı odayı tuttuk. Çantamı yerleştirdim, duş aldım, sahile gittik.

Sahil yolunda boydan boya tek yönlü bir araç trafiği akıyor. Arabalar, motorlar, tuk-tuklar birbirine karışıyor. Barlar tıka basa dolu. Müziğin sesi yüksek, ritim kesintisiz. Birçok barda canlı müzik çalınıyor, sesler birbirine karışıyor. Barların önünde duran, barda çalışan kızlar yoldan gelen geçenleri bara davet ediyor, kollarına giriyor, omuzlarına dokunuyor, ellerinden tutup içeri çağırıyorlar. Karşı kaldırımda Hindistan cevizi ve palmiyelerin altında hayat kadınları müşteri bekliyor. Kimi pazarlık halinde, kimi küçük el aynasında makyaj yapıyor, bazıları da yoldan gelen geçene selam vererek müşteri çekmeye çalışıyor. Sahil yolunun üst yanında dünya markası yüksek katlı oteller ve kondolar sıralanmış. Her şey açıkta, gizlenmiyor. Bakmak serbest ama durmak gerekiyor, Turgut durmuyor. Anlatıyor, buradan, insanlarından söz ediyor.

Türklerin akşam yemeğinden sonra toplaştığı, her zaman oturduğu kaldırımdaki cep boşluğuna biz de oturduk. Çoğu çoktandır burada yaşıyor. Bazıları yerleşmiş, bazıları da yılın dört beş ayını burada geçiriyor. Aralarına katılan yeni bir sima olarak işimi, memleketimi ve neler yaptığımı, burada ne kadar kalacağımı sordular. Turgut genellikle benim yerime konuşuyor, yazar olduğumu söylüyor. Yanındaki ne yazdığımı bana değil de Turgut’a sordu. Bilmiyorum, dedi, kendin sor, nerden bileyim, kitapla işim yok, kitap okumayı ilkokulda bıraktım, dedi. Chiang Mai’ye gideceğim, orada öğretmen bir kadın var, beni çağırıyor, diye devam etti anlatmaya. Deniz orada, gözüm denizde. Aramızda elli metrelik mesafe. Ayakkabılarımı çıkardım, çoraplarımı da. Kumda yürüyerek denize kadar yürüdüm. Dalgalar sakin, ayaklarımın üzerinden suyun hareketini izliyorum. Caddeden araba sesleri, müzik ve kalabalığın uğultusu. Karşımda kocaman karanlık bir su kütlesi ve ayaklarımın altında ince bir kum. Yaşadığım uzun kıştan sonra arzuladığım, gelmek istediğim yerdeyim ama olmak istediğim yerde miyim, emin değilim. Dünyanın kalanını dışarıda bırakabilirim.

Kaldırım kenarına geri döndüğümde Turgut’un emekli öğretmen Murat hocayla konuştuğunu gördüm. Murat hoca cep telefonundan tavla oynuyor. Hocanın sevgilisi, yere serdiği hasırın köşesinde oturan Tay kadın, ölgün gözlerle etrafı seyrediyor. Yeni tanıştığım çoğu kişi ya emekli ya da senenin altı ayını burada geçirenler. Kimi sırtına aldığı bez sandalyeyle gelmiş sahile, kimi üzerine oturacağı küçük bir karton parçasıyla, kimi de kaldırım taşına oturuyor. Burada emekli maaşlarıyla kıt kanaat geçiniyorlar. Onları dinlerken, izlerken kendi suskunluğuma şaşırdım. Hiç birinin merakı dışarıya dönük değil, kendileriyle, kendi yaşam alanlarıyla sınırlı. Hayat görüşleri, beklentileri, arzuları, kavgaları, aşkları ve yaşam tarzları üç yukarı beş aşağı aynı. Hepsi ne istediğini, ne yaptığını, ne yaşadığını biliyor. Onları dinlerken en çok hoşuma giden, akıllarından geçeni söyleyebilmeleri.

Çalışma Bakanlığından emekli İsmail Abi altı yıldır burada, kaldığı otel için, şimdiye kadar kaldığım en düzgün yer, dedi. Turgut’un kulağına, İsmail Abinin telefonu al, dedim. Beni duymuyor. İnsanın yanındaki insanın davranışlarından utandığını biliyorum, bu duyguyu birkaç kez abimle beraber girdiğim ortamlarda yaşadım. Turgut’la tanışana dek, abimin dünyanın en boş konuşan, en cimri insanlarından biri olduğunu sanıyordum. Uzun yıllar sonra benzer bir duygu yaşıyor, birinden, bu kez arkadaşım olduğu için utanıyorum. Kalkıp gitmedim. Turgut’un arkadaşı olarak oraya gelmem ve onunla yola çıkmamın bir açıklaması yok. Bir süre sonra aslında kadınlar hakkında tek konuşanın Turgut olmadığını, orada bu ve benzer konuşmaların olağan olduğunu, ama kimsenin kimseyi dinlemediğini, daha çok anlatma ihtiyacı hissettiğini fark ettim. Rahatsız olduğum çoğu şey beni yerimden kaldıracak kadar güçlü değil. Turgut’u içten içe eleştirirken ondan kopamadım. Yaşlı İngiliz’le genç Tay kadın arasındaki ilişki üzerine düşünürken kahvemi içtim. Sisteme öfke duymama rağmen kurallara harfiyen uydum. Rahatsız olduğum şeyler katlandıklarımdan daha hafif kalıyor.

Sabah otele yakın bir pazarın içine girdik. Sokaklar, caddeler ve gözün görebildiği her yerde yiyecek içecek tezgâhları kurulu. Daha önce görmediğim, duymadığım, yemediğim birbirinden farklı tropikal meyveler ve sebzeler dizili. Et satırıyla ağzı kesilen ve içine pipet sokulan Hindistan cevizinden aldım. İlk kez Hindistan Cevizi suyu içtim, hoşuma gitti. Pazarın içindeki kazanlarda pişen yemeklerden, Turgut’un tavsiyesiyle ben de bir tabak padkrapao aldım. Çok ucuz, içinde tavuk, fesleğen ve farklı birkaç çeşit ot konmuş. Damak tadıma uymayan keskin bir baharat kokusu ya da buraya özgü bir şeylerin tadını alıyorum.

Şu dünyada yüzebileceğim, düzgün yemek yiyebileceğim ve en önemlisi yazabileceğim bir yer bulabilmenin hayalini kuruyorum. Günümün nasıl geçeceğini düşünüyorum. Bana bu şartlarda en uygun yerin Jomtien olduğunu söyledi, oraya gittik. Deniz kenarında indik tuk-tuktan. Sıcaklık otuz beş derece. Turist sezonundayız. Turgut bir yerde Tayca oda sordu, kadın bir şeyler anlattı, dinlemedi bile, aldı çantasını, ben de peşi sıra çıktık oradan. Bir yerde daha durduk, resepsiyondan birileriyle konuştu. Kenarda izliyorum. Aslında Turgut’un Tayca bilmediğini, bana gösterdiği 259 sayfa kareli harita metod defterine baştan sona Tayca yazmakla bu dilin öğrenilemeyeceğini anladım.

Sahil kenarındaki siteler ve yüksek katlı gökdelenlerin çoğu Ruslar tarafından kiralanmış. Her yanda Rus turist ve arada Avrupalıları görüyorum. Artık burada ne kadar kalacağımı değil, ne zaman ayrılacağımı düşünmeye başladım.

Dün akşam yanında ben olmasaydım, bir otelde kalmak için para vermeyeceğini, sahilde yatan onlarca insanın arasında, çantasını yastık yaparak uyuyacağını söyledi. Fakirliğin bir onuru olduğunu biliyorum ama Turgut fakir biri de değil, para biriktirmeyi seviyor, harcamayı değil. Fakir yaşadığım zamanlar oldu ama fakirliğin beni kirletmesine izin vermedim. Sıcağın altında, sırtımızda çantalarla dolanırken ister istemez gerildim. Bir masaj salonun önünde, nasıl bir sınavdan geçiyorum, dedim kendi kendime, alnıma vurdum. Salonunun kapısında tek tip kırmızı elbise giyen bütün kızlar hep bir ağızdan cay yen yen dediler, durdum, onlara, bunun anlamını sordum. İçlerinden İngilizce bilen biri, hayatı biraz yavaşa al, yani takma kafana, anlamına geldiğini söyledi. O an, acele ettiğimi fark ettim ama nasıl yavaşlayacağımı bilemiyorum.

Kadir Işık

Tefrikanın dördüncü bölümünü okumak için tıklayın.