Duygu Şahin’in çevirisiyle Yedi Yayınları tarafından yayımlanan Sağanak Altında, Amerikalı yazar Don Carpenter’ın en bilinen romanı. Bu yazı, romanı okurken bende kalan soruların izini sürüyor. Romanın her sayfasında bu soruların açık karşılığını bulamayabilirsiniz. Yine de benim için çıkış noktası, itirazım ve “fatura” hesabım büyük ölçüde onunla ilgili.
Roman, toplumsal gerçekçi (kimi yerlerde romantizme yaklaşan) bir çizgide suç, ceza ve tutkular ekseninde ilerler; en önemlisi, sorunların büyük bölümünün düğümlendiği “çocuk meselesi”ne ciddi biçimde eğilir. Giriş ve bitiş noktalarının birbirine değmesi bu bakımdan anlamlıdır: Bir çocuğun anne-babasının hikâyesiyle açılır, yine bir çocuğun anne-babasının hikâyesiyle kapanır.
Merkezdeki bu “çocuk meselesi” karakterlerin ilk gençlik yılları üzerinden görünür kılınır; rastlantıların, temasların ve öğrenmenin ilk belirdiği mekânlardan biri olarak bilardo salonları seçilir. Yolları kesişen, aynı yaş grubundaki bir dizi karakterin ortak paydası ise “suça sürüklenen çocuk” olmalarıdır.

“Suça sürüklenen çocuk” tartışması geçen yıl gündemimizi epey meşgul etmişti. Roman da tam olarak bunu yapar; ancak failleri buharlaştırmadan, çocukları nesneleştirmeden yapar. Anlatılan çocuklar geleceğin doktoru, mühendisi, avukatı değildir; romanın dünyasında daha çok geleceğin hırsızı, katili, düşkünü olarak belirirler. Bu nedenle romanı, “çocukları suça neyin sürüklediği” sorusuna verilmiş çarpıcı bir yanıt gibi okumak mümkündür. Bu yanıtın odağında (açıkça ya da örtük biçimde) “kurumlar” vardır. İddiamı ayakta tutan kanıt, Carpenter’ın okurunu hikâyenin başından sonuna dek bir tür kurumlar arası yolculuğa çıkarmasıdır.
Buradaki kurumdan kastım şudur: Çocuğun hayatına temas eden; kuralları, yaptırımları, meşruiyet iddiası olan ve tam da bu yüzden denetlenmesi gereken yapılar. Aile, okul, yetimhane, ıslahevi, hapishane gibi temas kurumları bu hattın merkezindedir. Bilardo salonları gibi yerlerse romanda bir tür “yarı-kurum” gibi çalışır: Yalnızca oyun oynanan mekânlar değildir; çocukların dünyasında kuralın, hilenin, riskin ve büyük iş fikrinin örgütlendiği alanlara dönüşür. Sorunun nihai kaynağı çoğu zaman buradadır: Temas hatlarının önemli bir kısmı ya yozlaşır ya da amacının dışına taşarak başka bir işleve bürünür.
Bilardo salonlarının bir “anti-sosyalleşme” pratiğini beslemesine benzer biçimde, romandaki ilk durağımız olan aile kurumunun bağlayıcılığını kaybetmesi sonucunda “sahipsiz kalan çocuklar” öne çıkar. Romanın trajik kahramanı Jack Levitt’in sahipsizliği onu bir sonraki durağa, yetimhaneye sürükler. Fakat Levitt’i ve romandaki diğer çocukları sırf “çocuk” ya da “ilkgenç” oldukları için aynı kefeye koyamayız. Hiç değilse, her birinin hangi sosyal çizgide durduğunu belirginleştirmek gerekir. Aksi hâlde hem ana karakterin farkı silinir hem de diğer çocukların ayrımları önemsizleşir.
Örneğin, romanda geleceğin “fahişesi” olarak beliren Mona bir yetim değildir. Ailesinden kaçıp sokağa düşmüştür ve en büyük korkusu ailesinin onu ıslahevine vermesidir. “Islahevine verilmek” ile “ıslahevine alınmak” bile eşdeğer bir deneyim değilken, çocukların tamamı için yalnızca “çocuk” olmalarından kaynaklanan eşit bir düzeyden söz etmek de adil olmaz.
İşleri zorlaştıran da budur: “Suça sürüklenen çocuk” tek bir tip değildir. Roman, aynı suçu işleyen iki çocuğun bile aynı “ahlak dili”ni konuşmadığını, aynı “iyi”yle büyümediğini işaret eder. O hâlde konuşmaya önce şu ayrımı yaparak başlamak gerekir: Hangi çocuk, hangi örüntünün içinde büyüdü? Çocuk “korunduğu” için mi, “yoğrulduğu” için mi, “sahipsiz kaldığı” için mi bu noktaya geldi? Çünkü ayrım yoluna gitmeden atacağımız her adım ya merhameti körleştirir ya cezayı kolaylaştırır.
Kaba bir tasnifle en azından üç çizgi görülebilir:
a) Korunan / imtiyazlı çocuk: Suç işler, nüfuzlu ailesi onu korur. Böyleleri için suç da bir imtiyaz konusudur: Bedel ya ödenmez ya başkasına ödetilir. Bu çizgide “sorumluluk” çoğu zaman görünmez kılınır, çocuğun değil ailenin kudreti konuşur. Bu ayrıcalık yetişkinlikte de sürer.
b) Şiddet kültüründe yoğrulan çocuk: Gücü, hakkı, adaleti şiddetle karıştırarak büyür; kötüyü erdem sanabilir. Bu çizgide suç, faile göre “hak” gibi hissedilse bile genellikle bedeli ödenir. Ama bedelin ne öğrettiği ayrı bir meseledir.
c) Sahipsiz, kurumlar arasında sürüklenen çocuk: Böyleleri fail olmadan önce bizzat hayatın dışına itilmiştir; sorunun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Başında kimse yoksa toplum onu nasıl kabullenecek, devlet sorumluluğu ne için ve ne zaman devralacaktır?
Levitt’in romandaki konumu üçüncü çizginin en çıplak örneklerinden biridir. Ancak ona geçmeden evvel, bu ayrımların neden önemli olduğunu romandaki bazı cezalandırma örneklerinde de görebiliriz. “Yönetici” diye anılan bir adam, sarhoş hâlde araç kullanarak kaza yapar; üç gencin ölümüne, bir gencin ağır yaralanmasına yol açar. Taksirle adam öldürmekten yargılanır fakat “eli kolu uzun” diye koğuşunda bile rahatsız edilmez ve çok geçmeden yüksek bir kefalet ödeyerek elini kolunu sallayarak çıkar. Buna karşılık sahte çek yazdığı için mahkûm edilen bir başka karakterin hiçbir güvencesi yoktur. O ve benzerlerinin ödeyeceği “bedel” cezaevinin diliyle söylersek, “zorunlu şekilde” dağıtılır: Tecavüz veya katledilme.
Güvenliğin bu “adil” dağılımı romanda şu pasajla yerinde açıklanır: “Buradaki çocuklara o kadar iyi bakılıyordu ki onlara hiçbir şey olamazdı. Kimse çocukları için endişelenmek zorunda değildi. Bunun parası ödenmişti.”[1]
Levitt ise güvenliği için kimsenin para ödemediği çocuklardandır. İlk “kabahati” yetim kalmaktır ve bu kabahatin bedeli yetimhaneye sürülmektir. Kâğıt üstünde yetimhane modern dünyanın en “insani” icatlarından biri gibi görünür: Sahipsizi sahiplenir, onu denetim altına alır. Bu, toplumun güven ve huzuru için de önemlidir. Çünkü bir trende bağırıp çağıran çocuğa kimse doğrudan “sen ne biçim çocuksun” diye yüklenmez; başında kim varsa ona kızar: “Sen ne biçim anne ya da babasın?” O sırada çocuğun başında kimse yoksa işler değişir; çocuk, herhangi bir sorunda “faturanın kime kesileceği” belirsiz bir tehdide dönüşebilir.

Burada “fatura” meselesine geliyoruz. Bu kez kendimden örnek vereyim: Çocukken küçük şeyler (örneğin portakal) çalardım; varsayalım ki suça sürüklenmiş bir çocuktum. Böyle durumlarda “hepiniz suçlusunuz” diye bağırıp sorumluluğu sisleştirmek kolaydır. Ama bu, sorumluluğu örgütlemek değil dağıtmak olur. Suçun üretildiği koşullar günün sonunda toplumsala açılsa bile, suçu işleyenin ve ona göz kulak olması beklenenin adı puf diye uçup kaybolmaz. Adlar uçtuğunda sorumluluk da uçar, geriye birbirini suçlayan kalabalık kalır.
Demek istediğim basitçe şu: Mikro düzeyde manavın portakalını ben çalardım; makro düzeyde beni buna iten alışkanlıklar, örnekler, mahalle dili, şiddet ve ihmaller vardı. Manavın karşısında ise o an somut bir sorun dururdu: Çalınmış portakal. Manava bir sorumlu lazımdı ve o sorumlu çoğu zaman annem olurdu; portakalı yerine koyardı. Portakalı yerine koymak büyük resmin karşılığı değil, küçük adaletin çıplak bedeliydi.
Zapt edilmeyen, öngörülemez, şiddete meraklı bir çocukla baş etmek dünyanın en güç işlerinden biri. Ancak tümden çocuğu suçlamak da pek kolaydır. Teşvik eden siz olmayabilirsiniz ama çocuğu o teşvike götüren çevreyi, dili, ritüeli, alışkanlığı engelleyemediğiniz müddetçe kabahat yine sizin hanenize yazılır. Çocuğa sahip çıkacak beceri ve donanımdan yoksunsanız ya da yaşadığınız dünyada bu beceri ve donanım beş para etmez hâle geldiyse birileri sorumluluğu devralmak zorunda kalır. “Birileri” önce aile, sonra devlet kurumlarıdır. Fakat aile işlevini kaybetmişse ve kurumlar da gecikmesi şöyle dursun, çarpık biçimde “çeteleşmiş”se (denetleyen değil, denetlenmesi gereken bir şiddet ağına benzemişse), boşluğu kaçınılmaz olarak şiddetin en kolay örgütlenebildiği “çevre” doldurur: Çocuğu aileden koparmakla kalmaz, düşmanlığı yüzünden suçu aileye karşı, bizzat o çocukla yeniden üretmeye çalışır.
Bu fatura açıklaması, Levitt’in başına gelenlerin de kısa özetidir. O ister içeride olsun ister dışarıda, aslında devamlı çevrededir. Çevre kirlidir; kirlenmekten de kirletmekten de kaçamaz. Fatura devamlı kurumlara kesilir: Tek bir insana değil, bir prosedüre. İlk durağı yetimhane olur; ardından ıslahevi ve akıl hastanesi gelir. Yetişkinlikte yol değişmez, yalnız tabelalar değişir: Önce bölge hapishaneleri, sonra ulusal hapishaneler… Şiddet, acı ve sarsıntıyla geçen bu yolculuğun kesintisizliği romanın en ürpertici yanıdır. Bebeklikten itibaren “normal” bir hayattan kopuk biçimde yalnızca o kurumdan bu kuruma sürüklenmesi, onun suçunu da erdemini de aynı kaynaktan besler.
Başlarında bir kurum var diye bu çocukların “sahipli” sayılmayacağını vurgulamak gerekir. Buralarda çocuk çoğu zaman yalnızca dosyalanmıştır. Ailenin yerini alan şey bir isim değil, bir prosedürdür. Prosedürün merhameti yoktur, yalnızca ölçüsü vardır. O ölçü de çoğu zaman mekanik bir eşik mantığına yaslanır: Dün “çocuk” dediğine bugün “fail” demeye hazırdır. Nihayetinde, kâğıt üstünde “ıslah” yazan yerin içeride neye dönüştüğü, çocuğun kaderini belirleyen ilk eşiktir.
Levitt’in yetimhanede öğrendiği şey “iyi”nin dili değil, baskının dili olur. Sürekli gözetim ve ceza altında tutulan bir çocuk, zamanla baskı mekanizmalarını ve onların çarkı hâline gelen kurallar dizisini şeytanlaştırmayı öğrenir. Yasaklar büyüdükçe yasağın kendisi de kutsallaşır; yasağın karşısı cazibeyle dolar. “Kötü” diye damgalanan lezzetli ve heyecan verici olan ne varsa günün sonunda arzunun nesnesine dönüşür; asıl kötü, aksidir. Üstelik bu damgalamaya “kutsal” insanlar da dâhil edilir. Çocuk, kendisini cezalandıran otoriteyi ve o otoritenin “iyilik” iddiasını aynı zincirin halkaları gibi görmeye başlar: Müdür, gardiyan, din adamı… “İyi” diye gönderildiği yerde “kötü”yü öğrenen çocuk, iyi denilenlerin kötü, kötü denilenlerin iyi olduğuna inanmayı meşru bulur. Bu inanç yalnızca bir fikir değil, bir hayatta kalma biçimidir.
Dilin dönüşümü romanda önemlidir. Çünkü dil, aynı zamanda ahlakı taşır. Ahlak dediğimiz şey, tıpkı kötü alışkanlıklar gibi tekrarlarla ve taklitle, bir tür alışkanlık kazandırılarak öğrenilir. Sponville gibi birçok filozof yeni doğan bir bebeğin ahlakı olamayacağını söyler. Ahlakı tıpkı dil gibi çevremizden ediniriz. İlkel düzeyde başlar, zamanla ya geliştiririz ya da yerimizde sayarız.
Ama burada iki problem var. Birincisi, ilke olarak “iyi”yi hedeflesek bile, kötü olanı da kendimize erdemmiş gibi edinebiliriz. İkinci problem şudur: “İyi” dediğimiz şey kimin iyisidir? Atinalılar için Spartalılar barbar sayılırdı; ne gariptir ki Atinalıların gözünde onları barbar yapan şeyler Spartalıların erdemleriydi. Bugünden de binlerce örnek çıkar. Romandaki bağlamıysa şudur: Bu “Spartalılar” Levitt ve diğer çocuklardır. Üstelik yalnızca Atinalılarla değil, birbirleriyle de savaşırlar.
Spartalıyı savunacak olsam itirazım şurada başlar: Senin “iyi” dediğinle ben hayatım boyunca hiç tanışmadıysam? Bana gösterilen yalnızca senin “iyi olmayan” dediğin şeylerse? Ben “iyi”yi hiç deneyimlemeden büyüdüysem, benden “iyi”nin gereklerini sezgisel olarak bilmemi nasıl beklersin? Üstelik “iyi” adına konuşanlar çoğu zaman kendi iyilerinin sınırını bile koruyamıyorken sen kimsin ki bana ahlaki üstünlük taslıyorsun? Dindarlığını beğenmediği için Sokrates’in öldürülmesini talep eden Meletus, o sırada hangi erdemi savunuyordu?
Bu soruları, tüylerimizi diken diken eden suçları, o çocukların nasıl olup da bir erdem gibi taşıyabildiklerini anlamak için soruyorum. Diyelim ki erdem dediğimiz şey basiret, yiğitlik, adalet olsun: Bu kelimeler bir çocuğun ağzında kolayca “haklılık” ya da “güç” hissine dönüşebilir. Üstelik bu kavramların kime, neden, nasıl, nerede ve ne şekilde uygulanacağı konusunda en aklı başında olanlar bile uzlaşamazken, en aklı başında olmayanlardan uzlaşmalarını beklemek de gerçekçi gelmiyor bana.
Adil bir dünyada yaşamıyoruz. İyi avukat gibi para da eşit dağılmıyor, eğitim de. Ama en acıklısı sağduyu… Sağduyunun dünyada en iyi paylaştırılmış şey olduğunu söyleyen Descartes’ın “iyimserliği” geliyor aklıma: Herkes kendinde yeterince bulunduğunu sanır, oysa asıl ayrım onu nasıl kullandığımızda başlar.
Levitt’in ahlakı yorumlama ve kullanma tarzı da bu nedenlerle çarpık gelişir. Genç yaşlarda işlediği soygun, darp, gasp, adam kaçırma, dolandırıcılık gibi suçları “sözde” diye niteler; ebeveynsiz doğma suçu, fiziksel olarak güçlü ve çevik olma suçu, ahlaken tutucu olmama suçu gibi şeyleri “gerçek” sayar. İlginç olan, kendi hikâyesini bu “gerçek suçlar” üzerine kurmasıdır: Sanki cezalandırılan şey yaptığı değil, olduğu şeydir. Kavgayı başlatanın kendisi olmadığına inanır, bunda da pek haksız sayılmaz. En azından, hikâyenin ilk kavgasını başlatan o değildir.
Yetimhaneden çıkıp ıslahevine düşmesi romanın mantığı içinde neredeyse kaçınılmazdır; bu süreç onu bütünüyle öngörülemez kılar. Levitt’i deliliğe götüren kırılma, ıslahevindeki 87 gün süren karanlık hücre cezasıdır. Nedeni, çocuklara keyfî biçimde ceza veren bir gardiyana başkaldırıp onu öldüresiye dövmesidir. Burada “erdem” dediğimiz kelimelerin nasıl şekil değiştirdiğini görürüz: İtaat “iyi”, başkaldırı “kötü”dür. Ama itaatin dayandığı şey keyfilikse, başkaldırı bir çocuğun gözünde adalet gibi hissedilebilir, çocuk bu haklılık duygusuyla durdurulamaz hâle gelebilir. Kaldı ki kendisi duruncaya dek durdurulamaz.
Levitt’in hücreden çıkışı bir senatörün denetime gelip onu fark etmesiyle olur. Fakat ilk kez çıkarmaya çalıştıklarında Levitt doğrudan senatöre vurur; hatta onu kovalar, öldürmek ister. Bu yumruğu iki türlü okuyabiliriz. Birincisi, kurumun içinden çıkmış bir çocuğun dışarıya ilk selamı budur: Dil budur, kelime budur. İkincisi, yazarın devlete kestiği bir ceza gibidir: Denetimi gevşek tutarsanız, denetim gününde size dönen ilk şey şiddet olur.
Üstelik bu gevşekliğin bedelini yalnız Levitt ödemez. O hücrelerin birinde bir çocuk, apandisiti patladığı için saatlerce korkunç bir acıyla kıvranır; gardiyan onu sahipsiz bir “hayvan” gördüğü için umursamaz ve çocuk ölür. Bu düpedüz cinayettir, çocuk ağrısını söylediği hâlde ciddiye alınmamıştır. Sorumlu gardiyana verilen cezanın kovulmakla sınırlı kalması ise kurumun “ölçü”sünü ele verir. Prosedür, burada bile çocuğu değil kendini güvence altına alır; kendini temize çekmek için gardiyandan kurtulmayı yeterli görür.
İşte bu yüzden, başlarında bir kurum var diye bu çocukların “sahipli” olduğunu söylemek mümkün değildir. Fatura devlete kesilir kesilmesine, fakat o fatura çoğu zaman yine şiddet biçiminde çocuğa geri döner. Kurumlar, Levitt gibi çocukları sivil hayata değil bir sonraki kuruma hazırlıyormuş gibi çalışır. İçeride konuşmayı öğrendiği şey çoğu zaman “ıslah”ın dili değil, itaatin dili olur. İtaat işlemediğinde ise geriye bir tek dil kalır: Şiddet. Böylece erdem meselesi burada geri gelir. Hak, adalet, yiğitlik gibi kelimeler çocuğun ağzında bir anda başka bir şeye dönüşür: hak, alma hakkıdır; adalet, intikamdır; yiğitlik, korkutmaktır. Kurum, şiddeti denetlediğini sanırken onu rafine eder; şiddet, erdem kılığına bürünüp bir savunma refleksine dönüşür.
Levitt’in hikâyesini burada bitireceğim. Fakat hikâye, tam da bıraktığım yerde başlar aslında. Kendisi birçok bakımdan berbat biri de olsa, hayat hikâyesi şunu gösterir: İnsanın zalim olduğu kadar mazlum bir yanı da olabilir. İşte bu, görmekten en nefret ettiğim suçlu arketipidir. Nefret ederim, çünkü merhamet duygum burada inadına devreye girer ve beni bir yerde kıstırır. Karşımda eğri büğrü, tiksinilesi bir varlık görürüm, nefretimi sonuna kadar hak eder. Ama aynı anda, tam da ona rağmen, gönlümde merhamet gibi “yüce” bir duyguyu uyandırdığı için beni de kendimden tiksindirir, insanileştirir. Merhamet, insanın zulüm gören yanınadır; tiksinti ise onun zulmeden tarafına. Yine de altını çizeyim: Bu tür bir insanileşme, övgülerin en bayağısını bile hak etmez.
Carpenter’ın romanında bazı küçük sahneler, okuru olmadık yerde yakalar. Bazen bir ev yanar, bir baba ailesini kurtarmak için içeri girer, fakat çıkamaz. İnsan üzülür, ta ki o adamın kim olduğunu hatırlayana dek.
Edebiyatın bir işlevi de budur: Yalnızca üst veya orta sınıfı değil, Billy ya da Danny gibi “düşkünleri” de bir vaka olarak önümüze koyması. Üstelik bunu kendi zamanına açılarak yapabildiğinde daha da değerli olur. Böylece roman, 60 yıl öncesinden bugüne seslenebilen bir tarih metnine de dönüşür.
Hapishane hikâyeleri genel olarak “ilgi çekici” olmayı başarır. Devasa boyutlara ulaşabilen şiddetin küçücük bir fanusa tıkılması başlı başına tuhaf bir çekim alanıdır. Ama Sağanak Altında romanı ne suçu ne suçluyu över; okura iyi-kötü terazisini açıkça uzatıp içini rahatlatmaya da çalışmaz. Hiçbir sebep yokken üç kişiyi öldüren Kore gazisi bir subayın ağzından “ne fark eder ki” sözünü de işitiriz; sevgisiz büyüyen bir çocuğun, bir zamanlar onu dövüp parasını soymayı düşündüğü bilardo arkadaşı aracılığıyla sevginin neye benzeyebileceğini ilk kez sezdiğini de görürüz. En ilginç kısım belki de burasıdır: Bunca şiddetin ortasında sevginin bir ihtimal olarak belirmesi ve o ihtimalin bile bir kurala, bir prosedüre, bir ölçüye takılıp takılmayacağı.
Son söz: “Peki ne yapmalı?” sorusu, yanıt her ne kadar metnin içine yedirilmiş olsa bile, örtük bırakılmaması gereken bir önemdedir. Bu hikâyede beni asıl meşgul eden şey, cevap üretmekten önce doğru faturayı doğru yere kesebilmenin imkânıydı. Ama şurası da açıktır ki bir toplumun başına gelen felaketlerin büyük kısmı, temel güvenliğin satın alınabilen bir metaya dönüşmesiyle birlikte şiddetin örgütlenmesi ve devletin ilgili kurumlarının yozlaşıp şiddeti besleyen bir işleve kaymasıyla beslenir.
Bu noktada akla hep aynı “kolay çözüm” gelir: Dağıtmak. Kurum dağılsın, mahalle dağılsın, çevre dağılsın, çocuklar dağılsın… Planlama gibi görünen bu refleks bazen bir suç siyasetine dönüşür; bir ihtimal günü kurtarır ama yarını genişletir. Üstelik kurumun prosedürü, dosyaladığı insanı ya da sorunu denetlediğini iddia ederken çoğu zaman onu ihmal eder, sertleştirir ve dışarıya (çevreye) geri fırlatır.
O hâlde “ne yapmalı”nın asgari eşiği şudur: Sorumluluğu sisleştirmeden konuşmak, faili de gözeteni de adıyla anmak, çocukları tek tipe indirgememek, kurumları “kurtarıcı” değil, “sorumlu” saymak. Levitt’in hikâyesi, son kertede bunu hatırlatır: Fatura birine kesilecekse, o faturanın en çok kime gönderilemediğini söyleyecek cesareti de bulmak gerekir. Aksi hâlde adalet, yalnızca kalabalığın öfkesine yeni bir isim bulmaktan ibaret kalır; “çözüm” diye konuşulan şey de ya şiddetin diliyle ya da “duyarlılık” etiketiyle aşağılanmaya devam eder.
Hasan Orhan
[1] Don Carpenter, Sağanak Altında, çev. Duygu Şahin, Yedi Yayınları, 2025, s.345.
