I.
John Donne’un ünlü şiirine yapılan atıflardan biri de yönetmenliğini Chris Weitz’in yaptığı About a Boy filminde karşımıza çıkar. Filmde yalnızlıkla başı dertte olan ama bundan dolayı acı çekmekten de tuhaf bir şekilde hoşlanır görünen baş erkek karakter sıklıkla kendisini dünyadan soyutlamakla suçlanır; tartışırlarken bir arkadaşı ona sosyal bir çevrede yaşadığını hatırlatır ve No man is an island[1] der, şiire de gönderme yaparak. Hugh Grant’ın o şaşkın ve tedirgin halleriyle pek güzel oynadığı adamımız bu anlamlı ve vurucu cümleye –muhtemelen gerçeklerle yüzleşmekten korktuğu için– benzer bir sertlikte yanıt verir: I am an island. I am a bloody Ibiza![2]

II.
Dergilerde yeni yeni görünmeye başlayan ya da ilk kitabını henüz yayımlamış yazarlarla yapılan söyleşilerde dikkatimi çeken bir şey var: Bu yazarlar metinlerini yakın arkadaşlarıyla ya da edebiyat birikimine güvendikleri insanlarla paylaşırken onlardan yazdıklarını ciddi bir eleştiriye tabii tutmalarını talep ediyorlarmış. Öykümü eleştir, metnimi iyice eşele, beni yerden yere vur, diyorlarmış!
İlk zamanlar için anlaşılır bir tutum elbette. Özelikle çevre ve background açısından edebi mahfillerden uzakta olan ve bu yüzden birbirini daha iyi anlayan insanların etkileşime girmesinde / paylaşımda bulunmasında garip bir durum yok. Üstelik yazarın eleştiriyi bizzat talep etmesi ve bu eleştirileri olgunlukla göğüslemesi kıymetli.
III.
Ama şüphesiz bu “beni yerden yere vur” tutumu sürdürülebilir değil, olmamalı da. Konunun yazı yolculuğunda zaman içinde kazanılan yetkinlikle de bir ilgisi var. Yani yapım aşamasında, evet, ama belli bir düzeyi yakaladıktan sonra yazan kişinin herhalde tamamen kendine dönmesi, kendi ölçütünü büyük ölçüde kendisinin koyması gerekir. Böyle bir ölçüt farkındalığı da ancak iyi kitaplar okumak, hatta onları yeniden okumakla yakalanabilir. Ben bu aşamanın yazarlar için bir eşik olduğunu düşünüyorum. Yani yazınsal üretim her şeyden önce tek başınalık ister ve fazlasıyla kişiseldir; yazarlık çalışması yalnız ve bağımsız olmayı gerektirir. O bakımdan bir ada gibi olmalıdır yazar.
Usta eleştirmen Semih Gümüş, Yazar Olabilir miyim? adlı yaratıcı yazarlık kitabında şunları söyler:
En iyisi yazdıklarımızı kimseye göstermeden kendi kendimize geliştirip parlatmaktır. Kendi eleştirmeni kendisi olanların işidir yazarlık. Her yazdığına usta bellediklerinden onay alanların yazarlık kumaşı gevşek dokunur.[3]

Yazdıklarımızı kimseye göstermemek! Pek kolay bir iş olmasa gerek. Semih Gümüş aynı kitapta yazar adayları için doğru okuma biçimini bulmanın elzem olduğunu yazıyor. Doğru okuma biçimi! Bunu şöyle anlıyorum: Kendi yazarlarımızı bulup yoğun ve tekrarlı bir okuma deneyiminden sonra ulaşılabilen bir farkındalık, bir tür birikim. Öyle bir birikim ki size yazdıklarınızın o iyi metinlere olan mesafesi hakkında bir fikir veriyor.
“Ancak ondan sonra iç eleştiri gücüne sahip olduğumuzu söyleyebilir ve yazdıklarımızı da bizden daha deneyimli olduğunu düşündüğümüz başka herhangi birinin düşüncesini almadan, kendi kendimize değerlendirebiliriz.”[4]
IV.
“Yazar adayı” da oldukça popüler bir söz değil midir? İnternet ve sosyal medya ilgililere ulaşmayı kolaylaştırırken her geçen gün daha fazla edebiyat heveslisi bu işe ciddi biçimde eğilmeye başlıyor. Bu sürecin başlarında kişinin kendini yazar adayı olarak tanımlaması da normal. Bu söz bir tevazu havasının yanı sıra bir temkinlilik edası da taşır, haklı sebeplerle. Ne var ki, bu adaylığın ne kadar süreceği konusunda bir formül, bir matematik yok elimizde. Burada ben, biraz da şakayla karışık, bu ada ve aday sözcüklerini birlikte düşünmek istiyorum: Belki de adaylıktan çıkıp da asıl yazara doğru evrilme sürecinin sonunda varılan bir düzeydir bu “yazarın ada hali.”
V.
John Donne’un bahsettiğim şiirini buraya alıyorum:
Hiç kimse bir ada değildir,
Tamamen kendi başına değildir,
Her insan kıtanın bir parçası,
Bütünün bir bölümüdür.
Bir toprak parçası deniz tarafından alıp götürülse, Avrupa azalır.
Tıpkı haritadaki bir burun gibi
Tıpkı sana veya dostuna ait bir mülkün elden çıkışı gibi
Herhangi bir insanın ölümü beni azaltır,
Çünkü ben bir parçasıyım insanlığın
O yüzden haber salıp çanların kimin için çaldığını sordurma
Onlar senin için çalıyor.
VI.
Ve böylece Ernest Hemingway’e gelmiş olduk! Büyük yazarın konumuzla bağlantısı sadece romanına isim yapmak üzere Donne’un bir dizesini ödünç almış olması değil. 1954 yılında yaptığı Nobel konuşmasında Hemingway bizim burada tartıştığımız konuya da değiniyor:
Yazmak, en iyi haliyle, yalnız bir yaşamdır. Yazarlar için yapılan organizasyonlar onun yalnızlığını hafifletir, fakat sanmıyorum ki yazısını geliştirsin. Yalnızlığını törpüledikçe yazar toplum nezdinde itibarını arttırır ama çoğu zaman da eseri bundan zarar görür. Bir yazar eserini tek başına yarattığı için ve de yeteri kadar iyi bir yazarsa, her gün ebediyetle, ya da onun yokluğuyla, yüzleşmek zorundadır.
Öyle görünüyor ki Hemingway yalnızlık konusunda çıtayı biraz daha yükseğe koyuyor. Yazının girişinde bahsettiğim arkadaşça paylaşımlar konusunda ne düşünüyor bilmiyorum ama kitap yayımlandıktan sonraki süreçle ilgili düşünceleri bize sanki biraz fikir veriyor. Yazarın sosyalleşmesi ya da söyleşilere / etkinliklere katılması ile ilgili görüşleri pek olumlu değil; bunun yazmaya ket vuracağını ima ediyor. Aynı konuşmayı, bir yazar için fazla konuştum diye bitirişine bakacak olursak bu düşüncesini uyguluyor da. Ben bu pasajı yazma ediminin yalnız kalmakla olan ilişkisini hatırlattığı için seviyorum: “Yazmak, en iyi haliyle, yalnız bir yaşamdır.”

Peki, söyleşiler bir yazar için zararlı mı? Bundan emin olamıyorum. Martin Amis okurlarıyla buluşmanın bir yazara iyi geldiğini söylüyordu. Ama Hemingway’in Paris Review röportajına bakacak olursanız (orada oldukça ters yanıtlar verir soru soran kişiye), onun bu söyleşi işinden pek de haz etmediğini görebilirsiniz. Ernest Hemingway o maceraperest ruhuna, sosyal hayatındaki tüm hareketliliğine rağmen edebiyat söz konusu olduğunda kendisini bir ada olarak gören yazarlardandı belki de.
VII.
Sözün özü, insanın bir ada olmadığı bellidir; biz çevremizle varız, bir bütünün parçası olarak. Evet, şu bir gerçek ki hiç kimse bir ada değildir.
Ama burada bu kadar laf ettik, o zaman şu şerhi de düşelim: Yazarlar hariç!
Mesut Barış Övün
[1] Hiç kimse bir ada değildir.
[2] Ben bir adayım. Ben lanet olası bir İbiza’yım!
[3] Semih Gümüş, Yazar Olabilir miyim?, Notos Kitap, s.34
[4] Age, s.165
