Edebiyat muhitinin günlük hayatındaki akışı Muzaffer Buyrukçu kadar an-be-an tafsilatıyla resmeden hatırat sahibi azdır. Buyrukçu, kuşağı edebiyatçıları arasında “mareşal”liğini ilan ettikten sonra kalanları kabiliyetlerine ve ortaya koydukları eserlerin niteliğine göre terfi ettirir. Yine de, bu nüktedan tutumda tatlı bir rekabetin kaçınılmazlığı ölçüsünde centilmenlik ve yüz yüze ilişkinin olmazsa olmazlarından doğrudanlıktan taviz verilmez. Öyle ki, bizde hatırat sahasını malûl eden “dedikoduculuk” Buyrukçu’nun günlüklerine fazla sirayet etmez. Yakın dostu Cemal Süreya’nın Ankara’dan İstanbul’a gitmek üzereyken kendisine “derinliksiz bir kızgınlıkla” verdiği cevabın yarattığı gerginliği, “Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Lütfen üzme beni” diye bir çırpıda yumuşatacak kadar dürüst ve samimi bir ilişkilenmedir buradaki.

1960’lı yıllardan itibaren tuttuğu ve peyderpey yayımladığı günlükleri, sanat ve edebiyat dünyasına dair bilinmeyenlerin yanı sıra Türkiye’nin en çalkantılı devirlerinin siyasi ve sosyo-ekonomik koşullarını da resmeder. Buyrukçu’nun günlüğünü, 1976’da neşredilen ilk anı kitabı Arkası Yarın’dan üç yıl kadar önce, Halil İbrahim Bahar’ın Soyut dergisinde tefrika ettiği kadarıyla okuyan Ceyhun Atuf Kansu’nun övgüsü şöyledir:

Günlüğünü okudum Buyrukçu (…) Çok sevdim. İyi bir iş yapıyorsun, sağlıklı bir iş yapıyorsun. Gerçek konuşmalar onlar işte. Kendini sıkmadan, zorlanmadan yapılan konuşmalar. “Böyle konuşacaksın” desen, hemen kasılır o kişi. Ayrıca belgesel niteliği de var günlüklerinin. Yirmi otuz yıl sonra “bugün” senin günlüklerinden öğrenilecektir.

Cengiz Cıva’nın objektifinden Muzaffer Buyrukçu, 1985.
(E. Harun Karaduman koleksiyonu)

Bu güncede –Ceyhun Atuf’un tahlilinden öte– göze çarpan bir hususiyet de, yazarın hadiselerin orta yerinde, öykücülüğünün sağladığı avantajla “ân”ın dışına çıkma yahut içe dönük muhakemeler üretme kabiliyetidir. Böylece yer yer bohem, kendinden hoşnut olmama hâli ve hayatın bütünü için gerekli muvazene arayışları dürüst bir kalem erbabı elinden dökülür satırlara. Ne var ki bu kısa yazıda, Muzaffer Buyrukçu’nun, Dillerinde Dünya adlı kitabından “Alacakaranlıktı uyandığımda. Horozlar ötüyordu” diye başladığı bir günün çakırkeyif ahbapları tesadüf ettiren gecesinden bahsedilecektir.

Şafak sökmeden uyanıp iki sayfa bir şeyler karaladığı 3 Nisan 1972 sabahı vakit kaybetmeden tıraş olur Buyukçu; koyu sarı gömleği, kahverengi elbisesi, kravatı ve iki sene önce Ankara’dan 145 liraya aldığı siyah ayakkabılarıyla Gaziosmanpaşa’daki evinden çıkıp soluğu Cağaloğlu’nda, yakın dostu Günel Altıntaş’ın çalıştığı Basın İlan Kurumu’nda alır. O sıralar mesaili bir işi de yoktur; gününü civarda, iş güç sahibi ehl-i kalem ahbapları Cengiz Tuncer, Aydın Emeç, Zühtü Bayar’la yazı-çizi üzerine hasbihal ile geçirir. Akşamüstü saat beşi on geçe bir diğer yakın dost, Talat Kılıç’la buluşup Sirkeci’deki Adana Kebabevi’ne gidilir. Yol üzerinde tesadüf ettikleri Hilmi Yavuz’la diyalogları ilginçtir:

“Vay Arap Talat, nereye böyle? N’aber Buyruk?”

“Gidiyoruz bakalım.”

“İçmeye tabii.”

“Zehirlenmeye ve unutmaya.”

“Buyrukçu senden korkuyorum, hastalanacaksın.”

“Hepimiz hasta değil miyiz? Ne zaman sağlığa kavuştuk Hilmi?”

“Orasına karışmam ama sen bugün oturursan çok iyi şeyler yazarsın gibi geliyor bana.”

“Bugün yaşayacağım, yarın da yazacağım.”

“Yazmak ve yaşamak – Oktay Akbal. Afiyet olsun, biz içemiyoruz.”

“Yağlı kebap, Leyland şoförü, bıyıklara yapışan tütün, soğan ve çiğ et kokan” Adana Kebabevi’nde, cenazesinin ertesi günü Orhan Kemal’le ilgili program yapmak üzere Ankara’dan gelen televizyonculara konuştukları masada merhumu yad ederler. Ardından Günel Altıntaş’la Necati Tosuner aralarına katılır. Rakılar, kebaplar, mezeler biter bitmez Günel Altıntaş’ın telkiniyle Sirkeci’den taksiye binip Unkapanı güzergâhı üzerinden Galata Kulesi’ne, Kuzgun Acar’ın meyhanesine yollanırlar.

Kuzgun’un Yeri’nin, Sinematek tarafından yayımlanan Filim Dergisi’nde yer alan reklam kupürü (Kaynak: evvel.org)

Yakın dostlarından aktör Ziya Metin, heykeltıraş Kuzgun Acar’ın vefatının ardından kaleme aldığı yazısında, “Yirmi altı yıl boyunca durmadan sanat yapan, beynini ve kollarını yaratıcılık yolunda çalıştıran” Acar’ın “iki yıllık Paris bursu dışında para sıkıntısı çekmediği zamana” rastlamadığını; 1970’te kendisine Galata Kulesi’nde bir meyhaneyi işletmesi önerildiğinde bunu hemen kabul ettiğini ve “Bu benim son şansımdır. Birkaç yıl dayanabilirsem geleceğimi kurtarabilirim” dediğini nakleder. Bahsi geçen iki yıllık burs 1961-62 yıllarında II. Paris Bienali’nde, Alberto Giacometti’nin 12 kişilik seçici kurulun genel eğilimine karşı çıkarak Kuzgun Acar’a verilmesini sağladığı birincilik ödülünden dolayıdır. Ödülün Acar’a verildiğini Giacometti’den bizzat öğrenen ise tesadüfen Ferit Edgü olmuştur. Yıldızı, bu başarının peşinden bir süreliğine parlayacaksa da, ülkenin üstüne karabasan gibi çöken 12 Mart Acar’ı da rahat bırakmayacaktır. 1972’nin Eylül’ünde siyasi tavrından ötürü gözaltına alınacak ve son yıllarında bel bağladığı meyhane işletmeciliği de elden gidecektir. Dahası, mekâncılık Acar’ın sanatsal üretkenliğini sekteye uğratmış, halihazırda yaşadığı alkol sorunları onu kendi meyhanesine müşteri etmiştir. Eski eşi Bige Berker’e yazdığı 12 Mayıs 1972 tarihli mektubunda yaşadığı huzursuzluğu şöyle dile getirir:

Ben iki buçuk aydır 17.30-00.02 Galata kulesindeyim aralıksız. Sembolik bir zayıflama ile sabah kusmaları dışında her zamanki Kuzgun. Heykel yapmak istemiyor canım. Bir-iki kalem istek dışı, nötr olmaya vardım varmaksa. Belki yaşdönümü.

Karikatürist Necati Abacı’nın çizgileriyle Kuzgun Acar
(E. Harun Karaduman koleksiyonu)

Asansöre bindik. Yedinci katta durduk, iki kat aşağıya indik, içki buğusu, sigara dumanı hemen çarptı yüzümüze. Kırmızı ışıklı, loş bir yerdi. Gece kulübünü andırıyordu. Yuvarlak masaların çevresinde koltuklar vardı ve bölme bölmeydi. Kapıdan girerken soldaki uzun masa, tiyatrocular tarafından doldurulmuştu ve sandalyeleri yüksek aralıklıydı. Şarkı söylüyorlardı.

Kuzgun Acar, o ünlü kıvırcık ve uzun saçlarını da sakallarını da kestirmişti. Yüzü küçücük göründü gözüme. Yadırgadım. Tokalaştık, kucaklaştık. Talat’la şakalaştılar, birlikte yaptıkları bir uçak yolculuğundan söz ettiler, güldüler. Günel, ilk açılış günüyle ilgili bir şeyler söyledi, özür diledi. (Dillerinde Dünya, s.314)

Muzaffer Buyrukçu, kısa bir sürede edebiyat ve sanat çevresinin paratoneri haline gelen Kuzgun’un Yeri’ne ilişkin hatıralarını bu girizgâhla açar. Yuvarlak bir masanın etrafına oturduktan beş dakika sonra Oğuz Atay ve Selahattin Hilâv’la karşılaşır, masalarına buyur eder. Daha yakından tanıdığı Hilâv ile o tarihlerde kanser tedavisi gören Kemal Tahir’in durumu hakkında kısa bir konuşmanın ardından Oğuz Atay’la, birinci cildi yayımlanmış olan Tutunamayanlar üzerine sohbete başlar:

“Nasılsınız? Tutunamayanlar’ın ikinci cildi ne zaman çıkıyor?”

“Dizgide” [der Oğuz Atay, içkisini yudumlayıp]

“Yeni çalışmalar var mı?”

“Bitmiş bir romanım var.”

“Kim basacak?”

“Bilmiyorum.”

“Tutunamayanlar’ı uzun bir süre içinde yazdığınız anlaşılıyor.”

“İki yılda yazdım. İki kere elden geçirdim. Çok çalıştım.”

“Değişik bir roman. Kendi türünde ilk örnek. Birinci cildi bitirmek üzereyim.”

“Evet, mizahçılık yapıyormuşum (dedi Oğuz Atay, bu yargıyı verenlere duyduğu belli olan bir öfkeyle). Öyle diyorlar.”[1]

“Mizah değil, alay var. Hem de büyük bir alay. Tabu diye bilinen her şeyi yıkıyorsun.”

“Bildiklerimi, beni etkileyen her şeyi, dünya görüşümü, insan anlayışımı koydum ortaya. Dilime de takılıyorlar. Kelimeleri seçmeden kullanıyormuşum. Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Öztürkçe kelimelerin karışımı bir dilim varmış. Yanlış tabii. Yaşayan dili kullandım.”

“Önemseme. Bu sözleri söyleyenler romanı anlayabilmişler mi?”

“Ben de onu bekliyorum. Anlayan, anlamaya çalışan bir yazı bekliyorum. Ama kimsede ses yok.”

“Eleştirmenler kimi yazarlara karşı sağırdırlar. Aldırmayacaksın.”

“Eleştirmeci yok.”

“Vardır. Ama çoğu koşullanmış. Bağlı oldukları gruplardaki yazarların eserleriyle ilgileniyorlar.” (Dillerinde Dünya, s.314)

Selahattin Hilâv burada araya girerek “Bütün edebiyatı kucaklayacak bir eleştirme tavrı belirmedikçe en önemli eserler değerlendirilmeden kalacaktır” der ve ekler: “Buyrukçu’nun dediği gibi eleştirmenlerin çoğu bağlı bulundukları kliklerdeki yazarların eserlerini övüyorlar. Hiçbir değeri yoksa bile övüyorlar.”

Bu tartışmanın ortasında domatesli votkasıyla Kuzgun Acar gelir masaya. Buyrukçu’nun ifadeleriyle “Yüzünde bir ermişin huzuru, insanlığı kemiren bütün sorulara en doğru karşılıkları vermiş bir bilgenin mutluluğu” vardır ve “kırmızı, sarı ışıkların içinde esmer bir gölge gibi” duruyordur. Buyrukçu’nun, hatırat yazımına büyük ölçüde sirayet eden hikâyeciliği bu kısımda da metni hadiselerden soyutlar: “Aydınlık yüzündeki o insancıl anlamı hiç bozmadan, yüreğinden gürül gürül çağlayan sımsıcak, iyimser gülümsemesinin de ebedi desteğiyle içkisini, hem kendisine hem de seyredenlere zevk vererek” içen Hilâv; “Büyük, her biri varlığının bir parçasına asılmış, oradan bir şeyler koparmaya çalışan acıları ve acıların ruhunda yarattığı dayanılmaz gürültünün izleri” suskunluğunda seçilen Tosuner ve diğerlerinin halet-i ruhiyesi günlük sahibinin incelikli kadrajından kaçamayacaktır.

Akabinde, tanıdığı dost masalarından birinde aktör Hayati Hamzaoğlu’yla tanıştırılır. “İri yarı”, “kumral”, “bakımlı bıyıkları, kumral hafif dalgalı saçları, yuvarlak yüzünü ve uzun kirpikli gözlerini çekici” kılan, Yeşilçam’ın bu şöhretli ve emektar aktörüyle kaynaştıktan hemen sonra yaşanan ufak ve beklenmedik bir mesele, ikilinin sohbetini tıkanma noktasına getirir:

Yavuz [masadan tanıdığı arkadaşı], bürolarının adresini yazıp verdi. Okudum. “Mutlaka geleceğim” dedim, cebimden tesbihi çıkardım, çekmeye koyuldum.

[Hayati Hamzaoğlu] “Güzel tespih” dedi.

“Yılmaz Güney’in hatırası” dedim.

Bardağı masaya usulca koydu, gözlerimin içine kendini tedirgin eden bir sorunu duyurmak istercesine baktı. Yılmaz Güney’le ilgili söyleyeceği çok şey var gibi geldi bana. “Arkadaşın mı abi?” dedi.

“On altı, on yedi yıllık arkadaşım” dedim.

“On sekiz film yaptık… Bazı davranışlarını sevmiyorum” dedi.

“Olabilir” dedim.

“Yılmaz’dan konuşmayalım abi” dedi. (Dillerinde Dünya, s.323)

Hamzaoğlu ve Güney, Lütfi Ö. Akad’ın günümüze kopyası ulaşmayan 12 Eylül-zede filmi Kurbanlık Katil filminin setinde.
(E. Harun Karaduman koleksiyonu)

Gece, kulenin üst katlarındaki restoranlardan birinde programlarını tamamlayan Orhan Şener, Erol Deran ve Sevim Deran’ın, ardından bir Kafkas oyun ekibinin Kuzgun’un Yeri’ne inmesiyle sona yaklaşır. Şener, misafirlerin ricasını kabul ederek Deran çiftinin refakatinde birkaç şarkı söyler. Ardından “kızlı erkekli, akordeonlu, armonikalı, davullu” Kafkas ekibi marifetlerini sergiler. Kuzgun’un Yeri’nde bir gece, müdavimlerin ağır şarkılar ve türküler söylemeleriyle nihayete ererken Drama Köprüsü’nün Ruhi Su yorumunu işiten Talat Kılıç “Buyrukçu bunun orijinalini bilir” diyerek ortaya atılınca yakın arkadaşlarının “Arnavut Prensi” diye tabir ettiği Muzaffer Buyrukçu bermutat türkünün İttihatçı yorumunu okur ve geceyle beraber güncenin ilgili kısmı da hitam bulur:

Saat üçten soora bir baca endım aman aman
Asan Efendi’yi uykida buldum
Kalk bre Asan Efendi bir kave içelim aman aman
Siz için komitalar ben içmiş oldum.

E. Harun Karaduman

KAYNAKÇA

Kuzgun Acar Kitabı, haz. Ferit Edgü, Levent Çalıkoğlu, Murat Ural, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2004.

“Kuzgun Acar Öldü”, Milliyet Sanat Dergisi, no. 171, 13 Şubat 1976.

Muzaffer Buyrukçu, Dillerinde Dünya, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2015.

Yıldız Ecevit, Ben Buradayım: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Everest Yayınları, 2023.


[1] Oğuz Atay’ın, “mizahçılık yapıyormuşum” sözüyle kast ettiği Mehmet Seyda olmalı. Seyda, Yeni Dergi’nin 1972 yılı mayıs sayısında çıkan yazısıyla Tutunamayanlar’ın, dolayısıyla Atay’ın ilk eleştirmeni olacaktır. Sohbete öfkeyle karışık konu olan ‘humour’, Seyda’nın yazısında romanın “insansız”lığıyla birleşir: “Bir romanda, sürekli olarak eleştirisel aklın kullanılışı ve ‘humour’un ağır basışı, somut ‘insan gerçeği’ni yok etmeye yeter (…) insanızdır Tutunamayanlar.” Hatta, eleştiri metninin devamında yazarla yaptığı söyleşiyi yayınlayan Seyda’nın “Ben özür dilerim, romanınızı biraz insansız buldum” demesi üzerine Atay’dan “Romanda bütünüyle insana yönelmek istemiştim. Onu sizin belirttiğiniz gibi sadece akıl bakımından değil, duygularıyla ve bütün aldığı etkilerle vermek istemiştim” cevabını alacaktır.