Terence “Terry” Eagleton ismini anmaya başladığımızda aklımıza ilk gelen, pek çok farklı konuda onlarca kitabı olan bir Marksist eleştirmen ve akademisyen olduğudur. İngiliz akademisyen Matthew Beaumont’un kendisiyle yaptığı söyleşiden oluşan, “Eagleton ile Söyleşi” alt başlıklı Eleştirmenin Görevi’ni okuduğumuzdaysa onun sıradışı zihnine serbest dalış yapma imkânını buluyoruz. Yazım boyunca Eagleton’ın yaşamı, eserleri ve söyleşi sorularına verdiği cevaplar üzerinden iyi bir eleştirmenin niteliklerini, kitaba da adını veren eleştirmenin görevini açıklamaya çalışacağım.

Eagleton’ın doğum yerine ve büyüdüğü çevreye göz attığımızda İngiltere’nin Salford şehrini görüyoruz. Aile kökenlerine baktığımızdaysa karşımıza İrlanda çıkıyor. İrlandalı olmanın getirdiği karakteristik özellikleri düşündüğümüzde, direnişin ve entelektüel farklılığın öne çıktığını görüyoruz. Ne de olsa Oscar Wilde, James Joyce, Flann O’brien ve Samuel Beckett gibi birbirinden değişik yazarın çıktığı topraklar. Onun karakterini en başından şekillendiren genetik aktarımdan kendisi şu şekilde bahsediyor:

“Eagletonlar hakkında –her ne kadar İrlanda’da bana ailem hakkında bilgi veren özel bir soy araştırmacım olsa da– çok az şey biliyorum; ama bildiğim şu ki, 19. yüzyılın sonlarında çoğu isyancıydı. Radikal bir genimiz var. Atalarımdan biri Mark Eagleton isimli bir papaz, kilise mihrabından yörenin toprak sahiplerini suçlamış ve bizzat piskopos tarafından sürgün edilmiş.” (Eleştirmenin Görevi, s.29)

Tarihsel olarak isyankârlık bulunan ve soyağacında Mark Eagleton örneğindeki gibi isimlerin yer aldığı bir aileden eleştirel göze sahip birisinin çıkması bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Yine de eleştirmen dediğimizde aklımıza ilk gelen, evinde kitaplar ve entelektüel ebeveynlerle yetişen bir kimsedir. Terry Eegleton’da ise durum bunun tam tersi. Babası emekçidir, ancak yaşamının sonlarında kendine ait bir iş kurabilmiştir. Eagleton’ın kendi deyimiyle edebiyattan hiç anlamayan bir adamdır. Evdeki kültürel ortamsa kitap ve gazetenin neredeyse hiç girmediği yokluk iklimidir. “Eve çok kitap ve gazete girer miydi?” sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Hayır. Catholic Marriage, by a Priest and a Doctor [Bir Papaz ve Bir Doktordan Katolik Evlilik Üzerine] gibi kötü isimli bir kitap hatırlıyorum. Edebiyat kültürümüzün en üst noktası buydu. Tanrı bilir nereden geldi! Kapı Bekçi’sinde anneme taksitle ikinci el bir Dickens külliyatı aldırma hikâyemi anlatıyorum. Bu fikir aklıma nereden geldi bilmiyorum.” (Eleştirmenin Görevi, s.30)

“Bu fikir aklıma nereden geldi bilmiyorum,” diye ifade etse de akabindeki soruda buna yanıt vererek yine nereden geldiğini bilemediği çok eski, yırtık ve kimsenin okumadığı bir İngiliz edebiyatı tarihi kitabından bahsediyor. Kitapta Thackerey ve Dickens bölümlerinin yer aldığını, bu isimlerin önemli olduğunu düşündüğünü belirtiyor. Bir eserle başlayan edebiyat merakı, onun dur duraksız işleyen zihninin devamını getirmesine neden olmuş. Dickens’ın kitaplarını okumak elbette onun önünde bir yol açmıştı fakat asıl zenginliği yine ailesinin genetik mirasındaydı. “Evinde, ailenizdekinden daha fazla kitap olan akrabanız var mıydı?” sorusuna şu şekilde yanıt vermiş:

“Hayır, muhtemelen hepsinde toplam iki kitap bile yoktu. Ama anne tarafımdan bazıları İrlanda’nın sözlü kültürünü yaşatıyordu. Şovmen, aktör, şarkıcı, komedyen ve hikâye anlatıcısıydılar – hepsi değil birkaçı. Şimdi geriye dönüp baktığımda yeteneklerimi klasikleri okumuş olmamla değil, tıpkı onlar gibi, o kültürle hemhal olmamla ilişkili bir şey olarak görüyorum.” (Eleştirmenin Görevi, s.32)

Sözlü kültürün getirdiği zenginliğin bir yazarın zihin dünyasında ne kadar önemli olduğunu bu cümlelerden de görebiliyoruz. Kendi ifadesiyle, akrabalarındaki iletişim, mizah ve fantezi yeteneklerinin onun yazım tarzını nasıl şekillendirdiğini, yazının ilerleyen kısmında örneğiyle göreceğiz. Böylelikle Terry Eagleton üzerinden eleştirmenliğe dair ilk tespitimizi yapabiliriz: Eleştirel bakış için sadece kitapların getirdiği entelektüel bilgi yeterli değildir. İçinde bulunduğunuz ailenin ve yakın çevrenin kültürel zenginliğine de ihtiyacınız vardır. Elbette diğeri tek başına yetmezken sadece sözlü kültür de ihtiyacı gidermeyecektir. İkisinin doğru karışımı gelişimi sağlayacaktır. Onun yaşamında da durum tam anlamıyla böyle olmuştur. Her şeyin yerli yerinde ve şartların harika olduğu bir ortamda eleştirel gözün gelişmesi pek imkân dahilinde değildir. Eleştirel gözün çalışması –yani bir konunun hem olumsuz hem de olumlu tarafına aynı anda bakabilmenin sağlanması– için gerekli olan zihinsel çatışmadır. Onun hayatındaysa çatışma daha küçükken başlamıştır:

“On altı yaşlarındayken CND [Campaign for Nuclear Disarmament – Nükleer Silahsızlanma Kampanyası] rozeti taktığım için hem okulda hem de kilisede başım epey derde girmişti. Papazın bana onu çıkarmam gerektiğini söylediğini hatırlıyorum.” (Eleştirmenin Görevi, s.38)

Terry Eagleton

Eleştirmenlik için ayrıkotu olma hâli elzem niteliklerden biridir. Onun daha on altı yaşındayken duruşu, ilerleyen yıllarda da aynı şekilde devam etmiştir. “Genç Sosyalistler” grubu içerisinde yer alan Eagleton, kendi ifadesiyle siyasi görüşünü Katolik inanışıyla nasıl buluşturacağını, meşru kılacağını bilemez noktadadır. Aklındaki çatışma zaman geçtikçe çeşitlenip karakterini de şekillendirmiştir. Bulunduğu çevreyi aşıp Cambridge Üniversitesi’ne geçtiğindeyse bu durum onun için pek de değişmez.

“Şunu söyleyebilirim ki, bir çocuk olarak bilinçsizce yaptığım şey, oldukça katı bir işçi sınıfı çevresinden, edebiyat ve fikirler aracılığıyla, okuyarak ve düşünerek kendi zihnime kaçmaktı. Böylece bu çevreden kurtulup Cambridge’e girmeyi başarmıştım ama sosyal ve duygusal gelişim olarak epey gerideydim. Entelektüel açıdan kurtulmuştum ama özellikle sosyal beceriler konusunda yeterli kaynaklara sahip değildim.” (Eleştirmenin Görevi, s.34-35)

Kendini baskı altında hissettiği, aristokrat bir kurum olan Cambridge’de öğrencilik hayatını geçirirken bir yandan da Terrence Francis olan ismini bugün bildiğimiz hâliyle Terry olarak değiştirir. Gerçi ilk kitabı The New Left Church’ün(1966) ilk baskısında sözleşme gereği gerçek ismini kullanır ama sonrasında yazı hayatına Terry olarak devam edecektir. Ayrıkotu olma hâli devam etmektedir. Bununla beraber iki farklı dünyayı bir arada yaşama isteği de içinde vardır. Ne geçmişini terk eder ne de bugünün getirdiklerini reddeder. İlk kitabını basan Katolik yayınevi Sheed & Ward, yerel bir Cambridge gazetesi olarak Slant’i yayımlar ve Eagleton’ın da burada yazıları çıkar. Kendisi Slant günlerinden şu şekilde bahsediyor:

“Daha önce de belirttiğim gibi, şimdi geriye dönüp bakınca, Slant hareketinin geçmişimi ve yeni entelektüel dünyamı bir araya getirmek için tam da ihtiyacım olan şey olduğunu görebiliyorum. Bu bağlamda o da başka bir olağanüstü özgürleşme anıydı. Bir insanın aynı anda hem bir Hristiyan olup, hem de sosyalist, sol görüşlü bir sosyalist olabileceği fikri benim için büyüleyiciydi. Tabii ki bu bir dünyayı bırakıp diğer dünyaya adım atmanın, ama eski dünyayı da tamamen geride bırakmamamın bir yoluydu.” (Eleştirmenin Görevi, s.66)

Yukarıdaki paragraf bize iyi bir eleştirmenin niteliklerinden biri olan çift yönlü bakış açısını bir bakıma gösteriyor. Eegleton’ın yaşamında buluşan birbirine zıt dünyalar, bıçağın her iki yüzünü de aynı anda gören kaleminin kaynağını yansıtıyor. Cambridge günlerinde onun yaşamını toptan değiştiren bir dokunuş bulunuyor. Söyleşi boyunca pek çok sorunun yanıtında detaylıca bahsettiği hocası Raymond Williams onun zihin evrenine önemli bir katkıda bulunuyor. Tahmin edilebileceği gibi Williams da ayrıkotu familyasından bir isim ve Cambridge içerisindeki aristokrat çevre tarafından pek sevildiği de söylenemez. Hocası Williams’ın yolundan giden Eegleton’a Cambridge’deki kapılar kapalıdır. Burada geleceğinin olmadığını görünce 1969 yılında Oxford’a geçmiş ve buraya bağlı okullarda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Uzun yıllar bu kurumda kalsa da esasen durum Cambridge’den çok da farklı değildir. 1970’lerin başında Oxford-Wadham’da uzun soluklu Marksist eleştiri seminerleri düzenlemiştir. Bu da bekleneceği gibi okulda kimi memnuniyetsizliklere sebep olmuştur.

“Özellikle Oxford’daki ilk yıllarımda bana karşı kişisel bir düşmanlık vardı. Benden kaçmak için gerçek anlamda yolun karşısına geçen, hiç tanışıp konuşmadığım insanlar vardı. Bu insanların üzerine özel olarak hiç gitmedim, ama gençliği yanlış yönlendirdiğimi düşünüyorlardı. Fazlasıyla yalnızdım ve bu yüzden zor zamanlar geçirdim.” (Eleştirmenin Görevi, s.127)

Kendisine güç zamanlar geçirten durum, aslında iyi eleştirmenlerin doğaları gereği yaşadıkları bir süreçtir. Yolun karşısına geçmeye, gerçek anlamı yerine metaforik olarak baktığımızda, eleştirmenler bir bakıma genel kitlenin kabul ettiği düşüncelerin de zıddında yer alan kişilerdir, desem sanırım yanlış bir tespitte bulunmuş olmam. Elbette çıkarımım salt zıtlık üzerinden değil. Genel kabul görmüş fikirleri ve eylemleri onaylamak yerine, bunlara her iki tarafından da bakan, irdeleyen, sorgulayan insanlardır eleştirmenler. Eagleton’ın hayatı bunun delili niteliğindedir.

Eagleton’ın Eleştirmenin Görevi kitabının sonunda yer alan bibliyografisini incelediğimizde muazzam bir eser çeşitliliğini görüyoruz. The New Left Church ile başlayan süreç Shakespeare oyunlarının eleştirisinden Marksist edebiyat eleştirisine, Walter Benjamin’den ideolojinin eleştiri ve estetikle buluşturulmasına, edebiyat kuramına girişten şiirin nasıl okunacağına, kültürden teröre kadar uzanan çok geniş bir yelpazeyi sunuyor. Bu da bize iyi bir eleştirmenin özelliklerinden birinin, bir ya da birkaç konuda değil, geniş bakış açısıyla pek çok mesele hakkında söz söyleyebilme gücü olduğunu gösteriyor. Eagleton’ın kitaplarından devam edersek şiir yazmaktan şarkı sözü yazarlığına, tiyatro oyunlarından romana kadar uzanan bir kurmaca yelpazesini de görüyoruz. Zihninin farklı alanlarda çalışabilme yetisine hayranlıkla bakarken bana en ilginç gelen onun söz yazarlığıdır. Cambridge dönemi sonrasında şiir yazıp yazmadığına dair Beaumont’un sorusuna şu şekilde yanıt vermiş:

“Hayır, sanıyorum Cambridge’ten ayrıldığımda şiir yazmayı bırakmıştım. Oxford’a geldiğimde şarkı sözü yazmaya başladım. Proje devam etti ama farklı bir tarzda. Şarkı sözü yazabildiğimi fark ettim, üstelik bu şiir yazmak kadar da zorlamıyordu beni. Kolay ve eğlenceliydi. 1970’ler boyunca Oxford’daki İrlanda müziği toplantılarına katıldım.” (Eleştirmenin Görevi, s.131)

Eagleton’ın yazdığı şarkıların politik olacağını tahmin etmek zor değil. Watergate meselesinden The Ballad of Marxist Criticism’e ve İrlanda’nın Mayo ilçesine yapılan havalimanı hakkında yazdığı, kendi ifadesiyle komik şarkıya kadar karşımıza yine onun muzip zihin dünyası çıkıyor. Yazının başlarında Eagleton’ın mizahi yanı hakkında bir örnek vereceğimden bahsetmiştim. Şimdi bunun tam sırası. Mizah demişken onunkisinin karalığından zaten şüphemiz olmayacaktır. “Edebiyat Kuramı: Giriş” kitabından şöyle bir örneği verebilirim:

“Edebiyat bu ideolojik girişime birçok bakımdan uygun bir adaydı. Liberal, ‘insanileştirici’ bir uğraş olarak siyasi bağnazlığa ve ideolojik aşırılığa karşı kuvvetli bir panzehir olabilirdi. Bildiğimiz gibi edebiyat, iç savaşlar, kadınların ezilmesi veya İngiliz köylülerinin mülksüzleştirilmesi gibi önemsiz tarihi olaylar yerine evrensel insani değerleri pazarladığı için, işçi sınıfının adam gibi yaşayabilme veya kendi hayatları üzerinde daha fazla söz hakkına sahip olma gibi ufak tefek taleplerini kozmik bir perspektife yerleştirebilir, hatta talihi yaver giderse onları ebedi hakikatler ve güzelliklere dalıp giderek bu tür sorunları unutmalarını bile sağlayabilirdi.” (Edebiyat Kuramı: Giriş, s.42)

Mizah, eleştirmenler için gayet önemli bir araçtır. Genellikle akademik anlatımla sıkıcı gelen eleştirel yazıları okuruz. Mizah dildeki katılığı bozan, anlatıyı okura yaklaştıran bir unsur. İyi bir eleştirmenin özelliklerini saydığımızda dozunda kullanılacak mizahı da unutmamak gerek. Yazarın mizahi bakışını bir kenara bırakıp “Edebiyat Kuramı: Giriş”kitabına göz attığımızdaysa karşımıza ilk olarak 1983 yılında yayımlanmış, söyleşiden anladığımız kadarıyla neredeyse bir milyon kopya satmış bir eser çıkıyor. Eagleton’ın bu kitabı yazma düşüncesi, yeni edebiyat teorileri hakkında kapsamlı bir yapıtın bulunmamasından kaynaklıdır. Bu kadar popüler olmasında Amerikan okullarında ders kitabı olarak okutulmasını gösterir Eagleton. Bu eseri neden kaleme aldığı hakkında şunları söylemiş:

“O zamanlar konuya giriş niteliğinde, genele hitap eden bir çalışma yoktu ve haliyle etrafta çok fazla hatalı bilgi dolaşıyordu. İnsanlar edebiyatı nükleer fizik kadar anlaşılması zor bir şey gibi görüyordu ve onu hiçbir zaman anlayamayacaklarından korkuyordu, bu da bu türden çalışmalara ulaşma imkânı olmayan insanlara ilgisi olan geleneksel eleştirmenlerin ekmeğine yağ sürdü.” (Eleştirmenin Görevi, s.211-212)

Türkçe çevirisi yedinci baskıda olan kitaba dair yazarın söylediklerine bakılırsa onun genel okura ulaşma isteğini görüyoruz. Eleştiriyi ve edebiyatı akademinin oyun sahasından çıkarıp edebiyatla nispeten çok daha az ilgilenen kitleye ulaştırmayı da amaçlamıştır. Bu eyleminde başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kalemini dar alanda oynatmak yerine, daha geniş sahada kullanmıştır. Bunda elbette yukarıda Edebiyat Kuramı: Giriş kitabından verdiğim örnekteki kara mizahı da etkilidir.

Yazının ana konusu olan söyleşi kitabına ismini veren, eleştirmenin göreviyle ilgili soruyu Eagleton’ın şöyle yanıtlamıştır:

“Bu bağlamda eleştirmenin gerçek görevi geleceğe dairdir. Benjamin’in tabiriyle o dar kapıdan geçmeyi bekleyen Mesih, gerçek değil elbette. Ama gelecek bizi hep gafil avlamaya çalışıyor; ve evet, gelecek kapımıza dayandığında ona hazırlıksız yakalanmamanın bir yolu da eleştirmenin görevini bu çerçevede tanımlamaktır.” (Eleştirmenin Görevi, s.326)

Eleştirmenlik, günümüzün edebi eserlerini yeterince irdeleyip geleceğin yazınına bakmaktır.

Turhan Yıldırım