Bu memlekette bazı konular var, tartış tartış bitmiyor. Orta okul münazaraları gibi. Taraflar ne anlamak ne ikna etmek kaygısı ile görüşlerini tavizsiz, cansiperane savunur durur.

Sultan II. Abdülhamid konusu da böyle. Epeyce yakın bir tarih olmasına rağmen II. Abdülhamid hakkında “şunu iyi yaptı, bunu kötü yaptı” noktasında anlaşmak bir yana neyi yaptığı, yapmadığı konusunda bile ortak bir noktada buluşamıyoruz. Tuhaf değil mi? Genellikle tarafların kendilerinin “inşa ettikleri” bir Sultan Hamid’leri var, kendi siyasi duruşlarındaki haklılıklarını oradan devşirme çabasındalar.

Nahit Sırrı Örik’in Sultan Hamid Düşerken romanını okurken, bildiğimizi sandığımız bir tarihsel dönemi daha iyi anlamakta edebiyatın ne kadar yararlı olabileceğini düşündüm. Edebiyatın, bizi kuşatan, esasen “dil”in kurduğu zihinsel bariyerlerde gedikler açabilen bir disiplin olduğuna iyi bir örnek olduğunu hissettim.

Nahid Sırrı Örik

Yakın günlerden çok canlı bir örnek: Mayıs 2023 seçimleri öncesi bir muhalif parti lideri, Cumhurbaşkanı’nı II. Abdülhamid’e benzetti ve Jön Türkler’in kullandığı “kahrolsun istibdad, yaşasın hürriyet” sloganını ortaya attı. Cumhurbaşkanı sert tepki gösterdi ama tepkisi Abdülhamid’e benzetilmesine değildi; bu sloganla padişaha hakaret edilmiş oluyordu. 15 Temmuz darbe girişimi ertesinde dönemin meclis başkanı İsmail Kahraman da “Abdülhamid’e yaptıklarının aynısını yapmak istediler; ama bu sefer muvaffak olamadılar” demişti.

Bu konuda, nesnel durumu görmek için, çalışmaları son dönem Osmanlı ve erken Cumhuriyet üzerine yoğunlaşan tarihçi Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’na[1] kulak vermekte yarar var:

II. Abdülhamid rejimi, yapıcılarının İnkılâb-ı Azîm olarak adlandırdığı girişim neticesinde sonlandığında toplumun geneli tarafından bir “devr-i sâbık”a dönüştürülmüş ve şiddetle eleştirilmiştir. Günümüzde kurgulananın aksine 1908 sonrasında “Devr-i Hamidî”yi (…) kimse sahiplenmemiş ve tüm siyasî ve ideolojik eğilimler onu güncel tartışmanın bir tarafı gibi romantize etmek bir yana bir “isdibdad” olarak kavramsallaştırmıştır. Buna bizzat rejimin patrimonyal karakterinden yararlanan, sultanın lutufdidesi olmuş ricâl de dahildir.

Osmanlı muhafazakârlığı da eski rejimin eleştirisinde ön planda yer almış, bilhassa da bu dönemin idare biçiminin gayr-ı İslâmî olduğunu iddia etmiştir. Unutulmamalıdır ki, bâzıları rejim karşıtı girişimlere de destek veren ve Mehmed Âkif’ten Manastırlı İsmail Hakkı’ya Said-i Nursî’den Said Halim Paşa’ya uzanan bir yelpazedeki İslâmcı muhafazakâr entelektüeller 1908 sonrasında da onun bir daha geri dönmemesi gerekli bir “istibdad” dönemi olarak kavramsallaştırılmasına katkı vermişlerdir.[2]

Kuşkusuz tarihi doğru okumak önemli. Bir disiplin olarak tarih yazımının nesnellik bağlamında zorlukları, kısıtlamaları bilinen bir husus. Bu noktada edebiyatın imkanları ile, gerçekliğin olduğundan daha gerçek bir portresinin –tarihten, siyasetten, sosyolojiden– farklı yönleriyle, çizilebileceğini atlamamak gerek. Tarihçi daha genel ve kapsayıcı bir resim çıkartmak için toplumsal olanı kişisel olmaktan çıkarmak çabasındayken –birey konusunda uzmanlaşmış bir düşünür olarak– roman yazarı, bireyin toplumla etkileşimini gösterme çabasındadır. Toplumsal ilişkilerin özünü, kurguladığı bireyde, onun ruhsal durumunda, davranışlarında ortaya çıkardığı ölçüde de başarılıdır. Sık başvurulan bir örnektir: Muhafazakâr bir insan olmasına rağmen Balzac, Friedrich Engels’in gözünde iyi yazar olmakla birlikte bir toplum bilimcidir de. “Tarihçilerden, ekonomistlerden ve istatistikçilerden öğrendiğimden çok daha fazlasını Balzac’tan öğrenmişimdir” diyor Engels. Frankfurt Okulu’nun ilk kuşak temsilcilerinden, edebiyat sosyolojisi konusunda düşünmüş, yazmış Leo Löwenthal de yaratıcı sanatın-edebiyatın insan ile toplum arasındaki ilişkiyi incelemek için asli kaynaklardan biri olduğunu söylüyordu. Buradan çıkarak mesela 19. yy. Rusya toplumunu anlamak için Tolstoy’u, Dostoyevski’yi okumak gerekir dersek abartmış olmayız. Napolyon savaşlarını anlamak isteyen birisi Fransız ya da Rus tarihçilerini okusun elbette ama Savaş ve Barış’ı da mutlaka okumalıdır.

Bu yazıya vesile olan Sultan Hamid Düşerken romanının önemi bence buradan geliyor. Roman 1946’da yazılmış,1947 yılında Son Saat gazetesinde II. Abdülhamid Düşerken adıyla 79 bölüm halinde tefrika edilmiş. Gazetede yayımlandıktan ancak on yıl sonra 1957’de Kanaat Yayınları tarafından Sultan Hamid Düşerken adıyla kitap olarak basılmış. Kitabın ikinci baskısı ise yaklaşık yirmi yıl sonra Sander Yayınları tarafından, bu defa Abdülhamit Düşerken adıyla yapılmış.[3] Bu uzun aralıklar, başından beri kitabın pek ilgi görmediğini gösteriyor.[4]

Sultan Hamid Düşerken romanı, somut bir tarihsel dönemde geçen, çıkar ilişkilerine dayanan bir aşk hikayesi olarak okunabilir. O dönemi, saray çevresini ve İttihat ve Terakki’nin üst düzey isimlerini ele alarak anlatır. Romanda ana karakterlerden yalnızca üçü, Mehmet Şahabettin Paşa, kızı Nimet Hanım, İttihat Terakki’den Binbaşı Şefik Bey kurmaca, diğerleri başta II. Abdülhamid, gerçek tarihsel kişiler. Hikâye 1908 Temmuz’unda başlıyor, Hareket Ordusunun 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için Ayastefanos’a (Yeşilköy) girişiyle Nisan 1909’da son buluyor.

Romanın aşk hikayesi boyutunda Şahabettin Paşa’nın kızı Nimet ve yoksul bir köylü ailesinin oğlu olan, (başlangıçta) İttihatçı Binbaşı Şefik’in yaşadığı zorlama bir aşk vardır. Zorlama, çünkü bu aşkın yakıtı romanda ifade edildiği üzere Şefik’in sınıf atlama güdüsü ve Nimet’in iktidar hırsıdır. Nimet, nazırlığı dönemlerinde rüşvet ve yolsuzluklarla servet sahibi olmuş babasını İttihat ve Terakki’nin hışmından kurtarmak için İttihat ve Terakki’nin İstanbul’daki merkezi olan Servet-i Fünun gazetesine götürdüğü mektubu Binbaşı Şefik’e verir. Şefik, Nimet’in güzelliğinden, bakışlarından, konuşmasından etkilenerek âşık olur ve evlenirler. Bu evlilikten sonra Nimet’in yönlendirmesi ile Şefik İttihat ve Terakki’den uzaklaşır, dahiliye nazırlığına kadar yükselir. Gene Nimet’in yönlendirmesi ile 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nu durdurmak için II. Abdülhamid’den sadrazamlık, harbiye, bahriye nezaretlerinin kendisine verilmesini talep etmeye kadar işi vardırır. Roman 31 Mart’tan sonra Hareket Ordusu’nun II. Abdülhamit’i tahttan indirmesi sonucunda Şefik’in tutuklanması ve Nimet’in yurtdışına kaçması ile son bulur.

Eser o dönemin özgün koşullarında yaşanan siyasal, toplumsal dönüşümlerle etkileşim halinde bireylerin hayata bakışlarının, tutum ve davranışlarının, iktidar ile ilişkilerinin, düşünce dünyalarının nasıl değiştiğini insani tepkiler, insani zaaflar olarak resmetmeyi başarıyor. Siyasal ve toplumsal altüst oluşun yaşandığı bir dönemde, karakterlerin değişen koşullarda gösterdikleri tepkiler, tutum ve davranışlar dönemin tarihsel gerçekliğini ortaya koyuyor.

Öte yandan, Sultan Hamid Düşerken romanında, bizimki gibi geç modernleşen, siyasal / demokratik kültür bakımından olgunlaşmamış ülkelerde görmeye alışık olduğumuz “yukardan müdahalelerle” gelen değişimin de sorgulandığını görüyoruz:

“Roman, göreli olarak eşit ya da demokratik bir toplumda serpilme olanağı bulan insan iradesinin varabileceği en uç nokta hakkında kuşkuludur. Toplumsal basamaklarda yükselmenin ve alçalmanın eskisinden daha kolay olduğu bu düzende herkes ilişkisini fayda ve zarar hesabına göre yürütmek, bir diğer deyişle rasyonel olmak zorundadır. Nimet başta olmak üzere, tüm roman kişilerinin böylesi bir ruh haline ve zihinsel biçimlenmeye sahip bulunduğunu roman çözümlememizde göstermiş bulunuyoruz.”[5]

Sultan Hamid Düşerken vesilesi ile Nahid Sırrı’nın zihin dünyasına ilişkin yorumlar da yapılmış. Bunlarda iki tanesini buraya alarak yazımı tamamlayayım.

“Üç İstanbul” ve “Sultan Hamid Düşerken” padişahı eleştirirken, döneminin de ilerisinde durarak, Padişahı deviren grup olan İttihat ve Terakki’ye de eleştirel bir gözle bakmaktadır. İktidara getirilen alternatifler (M. Cemal Kuntay’ın romanı) “Üç İstanbul”da Kemalizm’in iktidarı iken, “Sultan Hamid Düşerken”de –padişahın iyi taraflarının da ele alınmasıyla– padişah tarafı ağır basar durumdadır. Çünkü İttihat ve Terakki’yi eleştirirken bir alternatif koymamanın sonucu padişahı işaret etmektedir.”[6]

“Nahid Sırrı Örik’in tutumu, İkinci Meşrutiyet’ten, İttihat ve Terakki’den, Sultan Hamid’den söz açan öteki romancıların tutumlarına hiç mi hiç benzemiyor: İttihat ve Terakki’nin zorbalığına karşı çıkıyorlardı o romancılar ama hiçbirinin aklından 31 Mart’ı sevimli göstermek ya da Sultan Hamid’i tutmak geçmiyordu; oysa Nahit Sırrı Örik’in gönlü de, kafası da Sultan Hamid’den yana. Ne var ki Balzac’ın kralcı oluşu toplumsal gerçekliği nesnel gelişmesi içinde vermesine nasıl engel olmamışsa, Nahid Sırrı’nın Sultan Hamid’den yana olması da toplumumuzun belirli bir tarihsel kesitini bütün gerçekliğiyle yansıtmasına engel olamamış.”[7]

Murat Gümrükçüoğlu


[1] Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları ve Tarih Bölümleri öğretim üyesi. 2010 TÜBİTAK Hizmet Ödülü, 2012 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ile ödüllendirilmiş tarihçi.

[2] “Bitmeyen II. Abdülhamid tartışması… Şükrü Hanioğlu: Türk siyaseti iki asırdır otokratik iktidar üretiyor” Tarihçi M. Şükrü Hanioğlu ile röportaj. Independent Türkçe, 22.05. 2022.

[3] Behriye Çeri, “Sultan Hamid Düşerken, Yeniden…”, Sultan Hamid Düşerken, Everest Yayınları, 1.Basım, giriş yazısından.

[4] Nahit Sırrı Örik’in romanı ancak 2002’de Ziya Öztan tarafından sinemaya aktarılınca ilgi uyandırabilmiş. Ne denir? Bugünün dünyasında görsel kültür tartışmasız en etkili iletişim ortamı. Görsel kültürün önlenemez yükselişi, aynı zamanda tarihi de sosyolojiyi de şaşırtan bir gerçekliği hakikatmiş gibi hâkim kılmaya da hizmet ediyor. Gösterildiğinde çok popüler olan Payitaht Abdülhamid dizisi, başta Abdülhamid’i şaşırtacak, olmayan bir Abdülhamid portresi çiziyordu.

[5] Gonca Kırtıl, Edebiyat Sosyolojisi Açısından Sultan Hamid Düşerken Romanı, İst. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 2009.

[6] Aylin Sayın, Türk Sinemasında Edebiyat Uyarlamaları ve Bu Uyarlamaların Toplumsal Yapıyla Etkileşimi, MSGS Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Sinema-TV Ana Sanat Dalı Sinema-TV Programı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2005.

[7] Fethi Naci, “Sultan Hamid Düşerken”, 40 Yılda 40 Roman içinde. Oğlak Yayınları, 1994.