O zamanlar Polonya benim için bir muammaydı. Bu dile hiçbir aşinalık taşımayan biri olarak yerli bir dostumun önerisiyle Julian Tuwim’in yazdığı çocuk şiirlerini okuyordum. Kısa bir cümleyi bile sözlüğe birkaç defa bakmadan çözemiyordum hâliyle. Yepyeni bu yerde kişiliğimin hiç fark etmediğim yanlarını keşfediyordum. Arjantin’de geçirdiği ilk zamanlarında Gombrowicz de böyle hisler taşımış mıydı acaba?

Witold Gombrowicz

Trenim Gdynia İstasyonu’na girdiğinde hafif bir yağmur camları dövmeye başlamıştı. Göğü tamamen kapatan yekpare bir bulut kütlesi, yere yakın. Witold Gombrowicz’in Günlük’ünden altını çizdiğim yerlere bir daha baktım aceleci kalabalığın trenden inmesini beklerken. Córdoba Dağları’nda bir sanatoryumda dinlendiği sırada yazdığı kısmı okudum:

“Sıradışı bir şey yok. Yine de bu yer bana bir rüyadaki yüzleri andırıyor, ıstırap verici bir birleşim, üst üste binen ve birbirini maskeleyen iki yüz. Ağır ve karmaşık bir sırrı saklayan sinsi bir ikilik. Tüm sebebi on yıl önce de buraya gelmiş olmam.”

(Günlüğün Türkçe çevirisi elimde yok. Lehçeden kendim çevirdiğim için okurun beni mazur göreceğini umuyorum.)

Gdynia’yı ilk kez yıllar önce ziyaret etmiştim, Polonya’daki ilk gezilerimden biriydi. Yine bir kış vaktiydi, gerçek bir kış. Yerlerde kar, her seferinde biraz ara verip varlığını yine hatırlatmak istercesine gökten yere inen buzlu pamuk parçacıkları. O zamanlar Polonya benim için bir muammaydı. Bu dile hiçbir aşinalık taşımayan biri olarak yerli bir dostumun önerisiyle Julian Tuwim’in yazdığı çocuk şiirlerini okuyordum. Kısa bir cümleyi bile sözlüğe birkaç defa bakmadan çözemiyordum hâliyle. Yepyeni bu yerde kişiliğimin hiç fark etmediğim yanlarını keşfediyordum. Arjantin’de geçirdiği ilk zamanlarında Gombrowicz de böyle hisler taşımış mıydı acaba? Şimdi, ikinci kez geldiğim bu istasyon öncekinden farksızdı ama daha tanıdıktı. Dil o kadar yabancı değildi ve Baltık kıyısında beni nasıl bir soğuğun beklediğini artık biliyordum. Burayı ilk ve ikinci ziyaret edişlerimdeki maskelerimin birbirleriyle nasıl dans ettiklerini, örttükleri sırla bu kenti nasıl hissedeceğimi merak ediyordum.

İstasyondan çıktıktan sonra soğuk yağmur sertleşince şemsiyemi açtım. Gdynia’nın modernist binalar dizili geniş sokaklarında bir süre yürüdükten sonra kentin en işlek caddesi Świętojańska’ya vardım. 1920’lerde ülkenin gelişmekte olan sanayi ihtiyacına karşılık inşa edilen limanla beraber bir balıkçı köyünden yepyeni bir kente dönüştürülen Gdynia’nın her sokağı çevresindeki eski kentlerden farklı olarak birer modernist mimari panayırı. Caddeyi geçip, hedefime kuzey yönündeki denizi alarak yürüdüm. Uzun çam ağaçlarının arasında gözden kaybolmuş merdivenleri tırmandıktan sonra kendimi tepenin üzerinde bir parkta buldum. Baltık Denizi’ni yukarıdan görüyordum artık, şiddetli yağmur ufuk çizgisini iyice belirsizleştirmiş, kurşuni renk bulutlar denize de aynı rengi verince kocaman bir yokluk oluşmuş gibi. Denizi tam karşıma almışken, 2010’daki uçak kazasında 8 mürettebat ve 86 Polonyalı siyasetçiyle beraber hayatını kaybeden cumhurbaşkanı Lech Kaczyński ve eşi Maria Kaczyńska’nın adlarını taşıyan bu parktan doğu yönüne döndüm ve yokuş aşağı yürüdüm. Kentin merkezinden uzaklaştığım için çok katlı binalar yerlerini eski villalara bırakıyordu yavaştan. Yapraksız ağaç dalları arasından görünen bu evleri izledikten sonra bir başka falezin dibine vardım. Tepesinde yalnız bir kagir villa, gri sıvalı, pencereleri kemerli, etrafı ağaçlarla çevrili. Villaya çıkan yolun başında büyük bir tabela, üzerinde Stanica Harcerska yazıyor. Yayalar içinse ağaçlı bir patika, onun bitiminde faleze kurulu dar, taş bir merdiven. Sırtımda çantam, elimde şemsiyemle yavaş adımlarla tırmandım. Basamaklar yer yer düzensiz, ara sıra taşlarının bir tarafı kırılmış, ortaları hep aşınıp çukura dönüşmüş yılların iniş çıkışlarıyla. Binanın önüne geldiğimde neredeyse iki insan boyunda tahta bir kapının önünde buldum kendimi. Demir kolunu epey bir kuvvetle aşağı ittiğim zaman kapı görüntüsünden beklenir bir ağırlıkla gıcırdayarak açıldı. İçeri girdim. Bomboştu.

Gdynia İzci İstasyonu

Stanica Harcerska Türkçeye İzci İstasyonu olarak çevrilebilir. 1920’lerde hazine bakanı Józef Englich tarafından dönemin siyasetçileri arasında yaygın olan arazi alıp şaşaalı villalar inşa etme alışkanlığına uygun biçimde yaptırılmış. Bahçesinin güzelliğinden ötürü Japon Tepesi diye adlandırılmış bir süre. İşgal yıllarında Nazi belediye başkanı villaya el koymuş. Savaş bitince de Sovyet İçişleri Halk Komiserliği rejime karşı hareket ettiğinden şüphelenilenlere özel bir sorgu evi ve işkencehane olarak kullanmış. Bundan sonraysa askeri tatil evine dönüştürülmüş ve 1957’de Polonya İzciler Birliği’ne devredilmiş. O zamandan beri izcilerin aktif olarak kullandığı bir yer, en üst katı da diğer ziyaretçilere ayrılmış.

Zayıf güneşin loş ışıklarının düştüğü geniş salonu izledikten sonra sağ taraftaki epey dar ve dik merdivenleri birine rastlamak umuduyla tırmandım. İki ufak, dar koridoru geçtikten sonra sekreterlik yazılı tabelayı gördüm ve kapıyı çaldım. Bana gülümseyen yüzleriyle bakan iki kadından yaşı biraz geçkin olanına rezervasyonumun olduğunu söyledim. Eski dolaplarında eski dosyalarla klasörlerin durduğu bir odaydı bu. İzci faaliyetlerinin rapor edildiği dosyalar olmalıydı bunlar. Yolculuğumun nasıl geçtiğine, hava durumuna ve burada kalmayı nereden akıl ettiğime dair birkaç dostça lafın ardından kadın bana bir üst kattaki odama kadar eşlik etti. “Tek misafirimiz sizsiniz. Karşı odada otelcimiz Bay Grzegorz var, o devamlı kalıyor. Gece bir ihtiyacınız olursa kapısını çalabilirsiniz,” dedi.

Denizi ve kenti ertesi güne bırakıp akşamı villanın etrafındaki sokaklarda geçirdim. Ufak bir alışveriş yaptıktan sonra odama döndüm. Bay Grzegorz’un odasından birer mırıltı gibi gelen Amerikan pop şarkıları ve Polonya Halk Cumhuriyeti döneminden rock şarkıları eşliğinde gıcırtılı yatağımda uykuya daldım.

Ertesi sabah çok erken uyanıp dışarı çıktım. Sahil yolunu takip ederek kent merkezine doğru yürüdüm. Promenada varmadan kent kendini göstermeye başlamıştı. Merkezden denize doğru uzanan bu ana yürüyüş yolundan iskeleye yöneldim. Yolun iki tarafında karşılıklı bir deniz müzesi, bir yat kulübü, bir deniz canlıları akvaryumu, Kapitan Cook adlı bir taverna, bilet alınıp gezilebilen savaş gazisi bir destroyer ve bütün bunların bittiği yerde, denizi arkasına almış Joseph Conrad anıtı. Masif kaidesinin üzerinde taş bir yelken, Conrad heykeli bu yelkenin içinden çıkarcasına Gdynia’ya bakıyor. Conrad, aslında bir daha hiç dönmediği göçten Baltık Denizi’ni aşarak vatanına geri dönüyor adeta.

Joseph Conrad Anıtı

Conrad’a gelene kadar çok büyük örnekler vermiş deniz yazınında dişe dokunur ilk sömürge karşıtı eserler onun kaleminden çıkıyor. Conrad’ı bunu yapmaya götürenin ne olduğuna dair biraz araştırma yapınca karşınıza çıkan cevaplar genelde gemilerde zabit ve kaptan olarak geçirdiği uzun süreler, Afrika’nın kalbine yaptığı seferler ve emperyal faaliyetleri ilk elden gözlemlemiş olması. Bu izahat bana hiçbir zaman yeterli gelmemişti. Şimdi, keskin bakışlarıyla kenti süzen Conrad’ı, arkasındaki dalgakırana siyah benekler halinde dizilmiş karabatakları izlerken bunun onun göçmenliğiyle alakalı olması gerektiğini düşündüm. Genç yaşında ülkesini terk edip bir süre Fransa’da, sonra İngiltere’de yaşayan Conrad dünyanın en iyi deniz romanlarından bazılarını sonradan öğrendiği İngilizceyle yazdı. İngiliz diline bambaşka bir mentaliteyi ve Slav ruhunu kattı. Göç kelimesi yepyeni bir başlangıcı çağrıştırıyordu ama çoğu başlangıcın gerisinde uzun zamanları kapsayan bir birikim olmalıydı. Conrad bildiğimiz anlamlarıyla bir Avrupalı değildi. 1857’de Rus çarının sömürgesi olan Ukrayna’nın Berdychiv şehrinde Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Ailesinin orada olmasının sebebiyse Ukraynalıların Ruslardan önce bir süre Polonya-Litvanya Birliği’ne vergi ödüyor oluşuydu. Conrad’ı büyük romanların antikolonyal yazarı yapan Afrika’daki gözlemlerinden ibaret değildi. Vergi dayatanlara memurluk eden bir ailenin evladı olarak doğmuş, sonrasında ana dil yasağı, Rus ordusuna asker gönderme zorunluluğu dahil misli zulümlerle gelen Rus sömürüsüne şahit olmuş, maruz kalmıştı. Afrika’da gördüğü muhtemelen kendi geçmişinin ve topraklarının hayaletiydi, bu yüzden yazdıkları benzerlerininkine göre fazlasıyla sahiciydi. Afrika’da gördükleri, onu göçe zorlayan birikimle aynı damarı taşıyordu.

Józef Konrad Korzeniowski’ye bir baş selamı verdikten sonra odama geri döndüğümde ilk katta genç bir adam birkaç ranzayı onarıyordu, ona selam verip yukarı çıktım. Başımı yukarı kaldırdığımda kollarını tırabzanlara dayamış bir şeyler söyleyen ihtiyar bir adam gördüm. Bay Grzegorz. “Sizi arkadaşım sandım,” dedi. Yanına vardığımda yüzündeki gülümseme iyice büyümüştü. “Ne kadar kalacaksınız acaba?” Ertesi gün ayrılacağımı söyleyince hayal kırıklığını belli edercesine bir ah çekti. “Gördüm ki koridordaki buzdolabında bir şeyi emniyete almışsınız.” Önceki gün satın aldığım mini votka şişesini kastediyordu, gülümsedim. “Ben bu şişelere spacerówka derim, çok severim. Artık bunlardan bulmak zor sanırım,” dedi ve kıkırdadı. Spacerówka Türkçeye gezintilik olarak çevrilebilir. Aklımdan bu ufacık şişeyi beraber içmeyi teklif etmek geçti ama yapmadım. Bay Grzegorz’un kuşağından bir Polonyalıyla içmek hazırlık gerektirir. Ve tabii ertesi gün için sıfır plan. Çünkü büyük ihtimalle o da zulasından bir şeyler çıkaracaktı ve birkaç kadehten sonra birbirimize isimlerimizle hitap edecek, ardından birbirini yıllardır tanıyan iki dost gibi sarmaş dolaş olacaktık. Buraya geliş sebebim bu değildi. “Ben de severim,” dedim, iyi günler diledikten sonra odama çekildim.

Öğleden sonra tekrar dışarı çıktığımda bulutlar ortadan kaybolmuştu. Orłowski Falezi’nde yürüyüşe çıktım. Yer yer denize açılan koyakların böldüğü, üzerinde eski savaş bataryalarının durduğu, ağaçlık, devasa bu falezdeki sakin doğa Gdynia’ya geliş sebebimi yeniden düşünmem için fırsat verdi. Buraya Gombrowicz için gelmiştim, onun his dünyasına en çok yaklaşabileceğim kentlerden biriydi burası ve kent kendi varlığını üzerime yükleyerek Gombrowicz’i unutturmuştu. Yine de Bay Grzegorz bir Gombrowicz karakteri değil miydi? Falezdeki bir patika çitine birinin tamamen akademik bir ifadeyle yazdığı “Lubię jądra” (testis severim) ifadesi Gombrowicz’in Kozmos’unda ağaca çakılı ölü serçenin gizeminin benzerini müstehzi bir havayla ve tamamen bu çağa uygun biçimde yansıtmıyor muydu? Seyahat sebebimi unuttuğum yanılgısıyla telaşa kapılmıştım ama şimdi göğün mavisiyle masmavileşmeyi başarmış Baltık Denizi de yeni bir neşeye ve meraka ortak oluyordu. Kente yürümeye koyuldum ve rengarenk, alçak bir binanın önüne gelince durdum.

Orłowski Falezi

Witold Gombrowicz Şehir Tiyatrosu. Çevresinde bir tur atıp mozaiklerine dokunduktan sonra nedense açık kalmış arka kapıdan içeri girdim. Żurek çorbasının ekşi kokusu sarmış etrafı. Boş holde dolanırken lokmasını yutmaya çalışan görevlinin sesi geldi kabinden: “Beyefendi, iki saat sonra açıyoruz.” Peki deyip dışarı çıktım. Tiyatronun önünde bir kaldırım taşına oturdum, defterimi açıp yazmaya koyuldum. Bu sırada bir insanın neden yazdığını düşündüm. Günlük’ten bir cümle:

“Ruh, ruhun taklit edilmesinden doğar ve yazar, nihayet bir yazara dönüşmek istiyorsa yazar taklidi yapmalıdır.”

Yazar taklidi yapıyordum.

Ślub (Evlilik) oyununu özgürce kahkahalara boğulan bir kalabalıkla izledikten sonra tiyatrodan çıkıp aklımda oyundan sahnelerle kentin gecesini içime çekerken oyunbaz Gombrowicz’in neden Türkiye’de ve Batı dünyasında böylesine karanlık, anlaşılmaz ve depresif bir yazar olarak algılandığını düşündüm. Doğru, Gombrowicz’in bireyci, kötümser bir tarafı vardı ama mizahla örülü umut arayışı ağır basıyordu. İşgaller, savaşlar, baskı rejimleri görmüş herhangi bir ulusun göçmen yazarının kaçınılmaz kaderi gibi geldi bu bana. Gombrowicz gülüyorsa bile bir Polonyalı gibi gülüyordu, yüzündeki hakiki istihzayı dünya entelektüelleri buruk bir tebessümden ibaret görmek istiyordu. Gombrowicz bunun son derece bilincindeymiş gibi şu sözleri söyletiyordu oyunda Henryk karakterine:

“Kutsiyet, ihtişam, iktidar, hukuk, ahlak, aşk, gülünçlük, ahmaklık, zekâ. Bunların hepsi insandan gelir. Tıpkı votkanın patatesten geldiği gibi.”

Ciddi başlayan bu sözler bir alaycılıkla son buluyordu. Batı sanatıyla yarışa girip sürekli ona öykünmenin faydasızlığını başından beri bilen yazar Batı’nın binlerce yıldır üzerine kafa yorduğu kavramları alıp Polonyalılığıyla yeniden yaratıyordu. Biçimle arasına koyduğu bu mesafe sayesinde elinde olmayan sebeplerle terk ettiği babavatanını (ojczyzna) bir oğulvatana (synczyzna) dönüştürüyordu. Gombrowicz’in babavatandan kastı salt bir toprak parçası değildi. Bir düşünce biçimi, değerler toplamı ve ruh hâliydi, duygularına ve bedenine ket vurmuş bir babanınkine benziyordu. Babanın dayattıklarından kaçabilen oğul gençliğini ve hoyratlığını benimsiyor, böylelikle gerçek bağımsızlığını kazanıyordu. Böylesi bir yol ancak ihtiyaç duyduğumuz umudun peşinde koşan biri tarafından tutulabilirdi.

Sabah çantamı toplayıp villadan dışarı çıktım. Bir ses çalındı kulağıma: “Gezintiye mi?” Bay Grzegorz villaya bitişik depoda temizlikle meşguldü. Biraz dolaşıp istasyona gideceğimi söyledim. Gdynia’ya dair biraz lafladık. Her yere ya bisikletiyle ya da yürüyerek gittiğini söyledi. Menzilleri katetmeyi görev bilen biri daha! “Stockholm’de göçmen işçiyken bütün sokakları avucumun içi gibi bilirdim, oralılar hayret ederdi bana.” Bay Grzegorz izcilik yapmış, buz pateni yarışmalarında birincilikler kazanmış. “Gençliğimde her şeyi yaptım, çünkü insanın gençken her şeyi denemesi gerekir!” Beni sordu biraz, sonra şöyle dedi: “Kızımın partneri de sizin oralardan, Suriye ya da Irak parçasından, emin değilim. İsveç’te yaşıyorlar.”

Bay Grzegorz’la vedalaştıktan sonra hızlı adımlarla, bu sefer etrafıma çok bakmadan yürüdüm. Kendimi kentin en kuzeyindeki eski limandan dönüştürülmüş Gdynia Göç Müzesi’nin önünde buldum. Zemine döşenmiş levhada şöyle yazıyordu:

“Witold Gombrowicz 29 Temmuz 1939 tarihinde, saat 16.00’da Arjantin yolculuğuna buradan çıktı. Polonya’ya bir daha dönmedi. 25 Temmuz 1969’da Fransa’da öldü.”

Göç Müzesi’ndeki Gombrowicz Levhası

Yanında bir yol arkadaşı, Chrobry adlı transatlantikle ülkesinin edebiyatını tanıtmak için yola çıkmış, Buenos Aires’te Polonya’nın Almanya tarafından işgal edildiğini öğrenmişti. Chrobry, Britanya’ya dönecekti. Gombrowicz’se yol arkadaşına veda etmiş, Arjantin’de kalmayı seçmişti. Günlüğünde oradaki ilk günlerinde edebiyata dair hiçbir şey düşünmediğini söylüyor ailesinden birçok kişiyi ya ölüme ya da esarete kaptıran yazar. Ama yazmaya devam etmişti. Buenos Aires’te müdavimi olduğu Café Rex’te Arjantinlilere Leh klasikleri okurken oradaki vatandaşları tarafından Polonya’yı bu kadar yermemesi gerektiği konusunda uyarılmış, kendini Arjantinlilere bir aristokrat olarak tanıtırken yazdıklarıyla aristokrasiyi yerden yere vurup vatanının edebiyatını bambaşka bir biçime dönüştürmüştü. Bununla beraber, ne tesadüftür ki Gombrowicz’in seyahat ettiği gemiye adını veren ilk Leh kralı Chrobry’nın taç giyişinin bininci yıl dönümü bu sene en derin babavatan duygularıyla kutlanıyor.

Ayaklarımın altında bu levha, karşımda yeniden kurşunileşmiş, engin Baltık Denizi. Bu limandan ayrıldığı sırada memleketine bir daha asla dönmeyeceğinden habersiz Gombrowicz canlandı gözümün önünde, elinde bavuluyla. Yol arkadaşıyla gemiye binerken edebiyattan konuşuyorlardı belki, belki de Buenos Aires’te geçirecekleri süre zarfında nasıl keyifli vakit geçireceklerinden ve ülkelerine ne hikâyelerle döneceklerinden. Soğuk yağmur damlaları, denizden esen can acıtıcı rüzgarla yüzüme çarpıyordu. Gombrowicz neden yazmıştı? Diğer insanlara nazaran daha hassas, dikkatli ve ince görünme çabası mı söz konusuydu? Belki. İçine doğduğu toplumu dönüştürme isteği mi taşıyordu? Belki. Ya da Günlük’ünde onun da Freud’a atıf yaparak dediği gibi sanatçı kendini tedavi etmeye çabalayan bir nevrotik miydi ve ondan başkası bunu yapamaz mıydı? Yine belki. Kesin olan bir şey varsa o da bir ruh taklidiyle işe koyulan Gombrowicz’in dünyaya yepyeni bir ruh armağan ettiğiydi.

Denize arkamı dönüp istasyona yürüdüm ve evime döndüm.

Fatih Yiğitler