“[Sevgini] toprağa göm, çiçeklerle birlikte büyüsün.”

Shiny Happy People, R.E.M., 1991

Halil Yörükoğlu’nun Şu An Saat Kaç? (İletişim, 2024) adıyla kitaplaştırdığı Amerika öykülerini okuyorum. Yaşadığı göçmenlik serüveninin içinden güzel bir iş çıkarmış Yörükoğlu; öykülerin size kişileri birkaç replikle sevdirmesi, konuşma dilini edebiyata başarıyla yedirmesi bir yana, yazar hep kendi başından geçenleri anlatıyormuş hissine kapılmamızın önünü kesmiş, karşımıza çok çeşitli hayatlar, kişiler koymuş.

Amerika’da göçmen dediğimiz şahıslar kabaca ikiye ayrılabilir: Sığınmacıların da dahil olduğu migrant / immigrant / emigrant kategorisindeki kalıcı göçmenler, bir de ne kadar uzun süre kalacaklarından bağımsız olarak kendilerini expat(riate) sınıfına sokan ve başkaları tarafından da öyle algılanan geçiciler. Sting’in “Englishman in New York” şarkısında andığı, oturma izni alsa da hep Amerika’da bir İngiliz olarak kalacak kişi gibiler bu ikinci sınıftadır denebilir. Öykülerde bu ayrım her zaman belirgin değil, bu da bir nevi araftalığı simgeliyor. Hele biz göçmenlerin öyle veya böyle yabancı bir halimiz varsa ABD vatandaşı bile olsak statümüzü kanıtlayana kadar uçakla bir hapishaneden diğerine götürülüp burnumuzdan getirildikten sonra kerhen serbest bırakıldığımız bugünlerde.

Kitap beni aldı, göçmenliğimin ilk yıllarına, göçmen sınıfına katıldığımın henüz farkına varamadığım döneme götürdü, o belirsizlik ortamında yazıya dökmeye çalıştığım şeyleri hatırlattı. Bu geniş, garip, bir yanıyla laissez-faire diğer yanıyla kuralcı, bir yanıyla kucaklayıcı diğer yanıyla dışlayıcı ülkede yaşadığım ilk on yılda benzer öyküler hatta roman yazmayı denemiş, yazdıklarımı kendim bile beğenmemiştim. Yangından Sonra’nın sayfalarının yarısını işgal eden Ferhan’ı kanlı canlı bir birey olarak yaratabilmek için neredeyse otuz yıl solumam gerekmişti buraların havasını. Belki de pes etmemeliydim onyıllar önce. Ne varsa gençlerde var!

Öykü yazamadım o yıllarda, ama talih çok farklı bir yazı-çizi deneyimini önüme attı, “Al bu senin, kıymetini bil,” diyerek.

Üniversiteye ayak basmamın üzerinden henüz bir ay ya geçmiş ya geçmemişti. Öğrencilerin profesyonel bir ekiple birlikte çıkardığı, aynı zamanda kasabanın günlük gazetesi işlevini gören küçük ama azimli yayın organında gördüğüm ilanla başladı her şey: “Muhabir arıyoruz. Bizimle çalışmak ister misiniz? Filanca gün, filanca saat, ilgilenen herkese açık toplantımıza davetlisiniz.”

Gittim. Büyük bir masa etrafında oturmuşuz. Herkes sırayla kendisini tanıtıyor. Söz bana geldiğinde, “Galiba bu odadaki tek yabancı benim,” diye başladım. “Üstelik muhabirlik deneyimim de yok.” Toplantı bittiğinde genel yayın yönetmen yardımcısı yanıma geldi. “Gel benimle,” dedi. “İşe alındın.”

Deneye yanıla işi öğrendim.

Birkaç ay sonra Körfez Savaşı patladı. Irak’ın Kuveyt’i 2 Ağustos 1990’da işgal etmesini müteakip ABD 7 Ağustosta Çöl Kalkanı adını verdiği manevralara başlamış, yeni bir Vietnam görüntüsüne engel olmak için yanına aldığı 41 diğer ülkeyle birlikte bunu ABD’de 16 Ocak 1991 akşamüstü, Irak’ta geceyarısını biraz geçe, 17 Ocak’ın ilk saatlerinde başlayan ve 42 gün aralıksız sürecek hava bombardımanıyla Çöl Fırtınası adlı harekâta dönüştürmüştü. Benim kampüsteki ilk aylarımla tam tamına çakışan bu süreci gazetede diken üstünde takip etmiştik.

16 Ocak’ta hava kararırken bölüm editörleri ertesi sabahın sayfalarını yavaş yavaş belirlemeye başlamıştı ki, her zaman açık olan CNN’de olup biten canlı aktarılmaya başladığında planlar alt üst oldu. Derken öğrencilerin savaşı protesto için örgütlendiğini duyduk. Savaş haberleri nasıl olsa ajanslardan gelecekti, bizim yapabileceğimiz çevremizde olan bitene tanıklık etmekti. Kimin hangi habere koşacağı belirlendikten sonra dört bir yana dağıldık.

Her ne kadar üniversite şehri olarak bir ağırlığı olsa da nihayetinde küçük bir kasaba olan Iowa City’de belediyeye ya da eyalete değil de doğrudan federal hükümete bağlı kayda değer tek bina vardı: Postane. Öğrenciler postaneyi işgal etmek üzere orada toplanmaya başlamışlardı.

Televizyondaki görüntüler bilgisayar oyununa benzese de bombaların düştüğü yeri yakıp kavurduğunun, sayısız insanı öldürdüğünün bilincinde olan, gözü yaşlı genç kalabalığının içine girdim. Onca insan arasında bir ay önce ayrıldığım kız arkadaşımı gördüm, o da beni gördü. Benim elimde not defteri, onun elinde pankart. Uğultuyu yarıp, “İlişkimizi konuşabilir miyiz?” dedi.

“İsterdim ama şimdi sırası değil galiba,” diyebildim. O geceden sonra bir daha da konuşmadık.

17 Ocak tarihli gazetenin “Amerika Savaşa Girdi” manşetinin altında sol üstte çıkmıştı haber: “Iowa City Aktivistleri Sokakta.” İki kişi haberi yazmış, üç kişi de katkıda bulunmuş, biri ben. Katkım neymiş diye baktım bunca yıl sonra, meğer utanmadan kız arkadaşımdan yorum almışım: “Buradayım çünkü erkek, kadın, çocuk, insanlar ölüyor. [Irak’a saldırmaya] hakkımız yok. Petrol nedeniyle bu işe girdiysek alternatif kaynaklar bulmak zorundayız. İnsan hayatından daha değerli değil.” Habere denge unsuru olarak kütüphanede dersine çalışırken protestocuların gürültüsünden rahatsız olan bir öğrencinin tepkisi konmuştu: “İpini koparan gelmiş. Bence bu zibidileri göndermeli cepheye.”

Sıradan ırkçılığın tezahürleri üzerine bir konuşma için üniversiteye gelen Jane Elliott’la ilgili savaşın beşinci gününde yazdığım bir haber, bir başkasını doğuracaktı, konuşmasında laf arasında ilginç bir şey söylediği için. Ama ona gelmeden, size Jane Elliott’ı biraz tanıtayım. Şu an 92. yaşını bitirmeye doğru ilerliyor (ömrü uzun olsun). İlkokul öğretmeni olduğu dönemde, Martin Luther King’in öldürüldüğü günün ertesinde üçüncü sınıf öğrencilerinde özümsenmiş ırkçılığı ortaya çıkarmak için yaptığı “Mavi Gözler / Kahverengi Gözler” egzersiziyle ünlendi. Birden çok belgesele konu olan bu deney, daha sonra üniversite öğrencileriyle tekrarlandı ve Elliott’ı ırk ayrımıyla mücadelenin en görünür eylemci ve eğitimcilerinden birine dönüştürdü.

21 Ocakta, Martin Luther King’in doğum gününe denk getirilen konuşmasında savaşa ilişkin söylediği birkaç cümle, yazacağım kısa haberin kapsamı dışındaydı, ama merakımı uyandırmıştı. Daha doğrusu inanamamıştım (ne kadar masummuşum). İkinci Dünya Savaşı’nda Japon asıllı Amerikalıların kamplara doldurulması benzeri bir uygulamanın Arap kökenli Amerikalılar için tasarlandığını ve planın savaşın sürdüğü bu günlerde (1991) hayata geçirilebileceğini söylemişti Elliott.

İzleyen günlerde Elliott’a erişip bahsettiği tasarı konusunda biraz daha bilgi vermesini rica ettim. Hayretimi gülerek bloke etti ve bu tasarının geçmişte (yaklaşık o yılların Türkiye’deki Siyaset Meydanı benzeri) Nightline adlı televizyon programında bile ele alındığını, gizlisi saklısı olmadığını söyledi, doğrulatabileceğim kaynaklara beni yöneltti.

Sonuç: Yine birinci sayfanın sol köşesinde, 31 Ocak 1991 tarihli, bu kez tek imzalı haberim: “Hükümet, Arap Kampı Söylentilerini Reddediyor.”

Böyle böyle iddialar var deyince elbette devletten birisine cevap hakkı tanıyıp habere koymak zorundasınız. Bu işlere bakan, benim öğrenci vizemi de kontrol eden, o zamanki adıyla INS’ti (Göçmenlik ve Vatandaşlık Hizmetleri Dairesi). Şimdilerde bu müdürlüğü ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi) adıyla tanıyorsunuz, şu maskelerini takıp sokakta yol keserek insanları Gazze için bir yazı yazdı diye dertop edenler. INS sözcüsü, haberde yer verdiğim Jane Elliott, ABC televizyonu ve Arab-American Institute direktörü James Zogby’nin endişelerini yersiz bularak, “taslak aşamasını geçmediğini ve üst kademelere ulaşmadığını” belirttiği plan için şöyle demiş: “Böyle bir acil durum planımız yok. Buradaki Arap topluluğu istediği kadar eski taslağı hortlatıp ortalıkta gezdirsin ve yürürlüğe konabilecek bir plan olduğunu iddia etsin. Görüşüldü ve rafa kalktı. Uygulanabilirliği yok.”

Haber metninde ünlem kullanmamışım, ama telefonda bağıran sesi hâlâ kulağımda. “Uygulanabilirliği yok, Ozzy! Sana söylüyorum, uygulanabilirliği yok, asla olmadı!” (Bazı Amerikalılar nedense Aziz sözcüğünün sonunu getiremezler, Azi deyip bırakırlar, koca Uygur halkını “Uy” hecesini telaffuz edemedikleri için Wiigur’a çevirdikleri ve bu telaffuzu –tabii “an Uyghur” olması gerekirken “a Uyghur” imlasını da– yazım kılavuzlarına koydukları gibi. Birçok Türk de V ile W’yu ayıramaz, th sesini beceremez, eşitiz bu konuda, geçelim.)

İtiraf edeyim, yeni dilimin terimiyle intimide olmuş (intimidated!), yani sinmiştim. Ben bir garip F-1 vizeli yabancı öğrenci, karşımda koca devletin, devletlerin en kocasının çemkiren temsilcisi.

Ama geri adım atmak aklıma gelmedi. Savaş sona erdikten sonra bitmek bilmeyen, hatta onca ölümü birkaç haftaya sığdırabilen savaşın kendisinden daha uzun süren kutlamalar sinirimi bozunca “Kara Bayram” başlıklı uzun bir deneme de yayımlamıştım aynı gazetede. Alevler içindeki kendi ülkem hakkında yazamadıklarımı yazıyordum; sılada eksik olan düşünce özgürlüğünü gurbette bulmuştum.

Bugün olsa olaylar nasıl gelişirdi dersiniz? Cevabı hemen hemen belli. Rümeysa Öztürk’ün, Mahmud Halil’in başına ne geldiyse benim de başıma o gelirdi muhtemelen. Belki Mohsen Mahdawi’nin etrafında kenetlenen Amerikalı komşularının, avukatının, serbest bırakılması için imza toplayan İsraillilerin sayesinde alelacele uçağa bindirilip Louisiana’daki uzak hapishaneye gönderilmesinin önlendiği gibi benim de gazetedeki meslektaşlarımın, üniversite camiasının, hatta kabaca sırt çevirdiğim eski kız arkadaşımın tepkisi sayesinde aynı eyalet içinde bir kodeste misafir edilirdim, ama Dışişleri Bakanı’nın imzasıyla birkaç hafta içinde kürkçü dükkânına geri yollanacaktım sonunda, bakanın deyişiyle “300 deli”den biri olarak. Düşünce özgürlüğüymüş, diplomaymış, neme gerek.

Farklı devirmiş. Kimse kapımı çalmadı. Aradan yıllar geçti. Göçmenliği iyice öğrendim. Teoride zor bir şey değil: Kendi geçmişine, geldiğin yere herhangi bir üstünlük atfetmeden, geldiğin yeri de göklere çıkarmadan, insanların her yerde insan olduğunu kavrayarak, aidiyetten bağımsız dostluklar kurarak hayata tutunacaksın. Gerisi teferruat. Aç açık çöller denizler aşmadan gelip çark sizi parçalamadan yerleşip tutunabilen imtiyazlı sınıftan olmanız, zoru kolay yapan en önemli faktör elbette. Sonrası içinizdeki engellerle, bir de yerlici / millicilerle baş etme meselesi.

Madem artık buralıyız, dünyanın hali iyi değil, en azından ağaç dikmek gerek dedik. Oğlumuz 3-4 yaşındayken onun yarı boyunda bir ağaç fidanını bahçeye diktik, günlerce suladık. Çok hızlı büyüyen bir ağaç, liriodendron tulipifera; lale ağacı diyorlar burada, laleye benzeyen tomurcuklarından ötürü. Tulip poplar veya tulip tree. Sonbahar geldiğinde muhteşem bir sarıya çalan yaprakları nedeniyle sarı kavak diye de anılıyor. En sevdiği bölge olan Apalaş Dağları’nda boyu 50 metreyi aşabiliyor; rekoru 58 buçuk. Buralarda yani başkent civarında 24 ila 46 metre arasında bir yerlerde tamam deyip büyümeyi kesiyor. Bizimki yirmi yılda 15 metreyi geçti. Gölgesine iki futbol takımı sığıp poz verebilir, futbolcuların yarısı önde, yarısı arkada durursa. Hele çiçek açınca görseniz, kasım kasım kasılır, dev halimle bari alçakgönüllü takılayım demeden.

“Toprağa göm, çiçeklerle birlikte büyüsün.” Körfez Savaşı’nın hemen ardından radyoda sürekli rotasyona giren R.E.M. şarkısının Çin’de Tiananmen Meydanı katliamından sonra halkın ne kadar neşeli, hallerinden hoşnut olduğunu gösteren bir propaganda posterini hicvetmek için bestelendiğini bilmiyordum o yıllarda. Ağacımın gölgesinde oturmuş, yerden bitenlere bakarken çağrışımla önce güftesi, sonra melodisi geliverdi aklıma; telefonum da tarihçesini anlattı. Propaganda, 1991 derken çağrışımla INS sözcüsünün gür sesini hatırladım.

“Shiny Happy People”ın hikâyesini bilen Google, belki geçmişimdeki bir “shiny happy person” o günden bugüne neler yapmış, bulup çıkarabilirdi.

İlk keşfettiğim şey, görevinde kullandığı Duke adının, takma ad olduğuydu, William yerine Bill gibi. Resmi adı ve soyadını birleştirdiğimde oldukça yaygın bir kombinasyon olduğu için karşıma çok farklı kişiler çıkıyordu. Ama insan devletin kamusal alanda en görünür kurumlarından birinde uzun süre üst düzeyde çalışırsa, kurumun adı üzerine yapışıyor, bulunan kaynaklar arasında ilintisizlerin ayıklanıp dişe dokunur olanların öne çıkabilmesini sağlıyor. Adının bazen telaffuzu aynı ama yazılışı farklı bir adla karıştırıldığını da kaydederek muhterem Dük’ün izini sürmeye başladım İnternet koridorlarında…

Adamımız, ordudan albay rütbesiyle emekli olduktan sonra başka bir devlet biriminin halkla ilişkiler bölümünde çalışmış, oradan benimle ofisinden atıştığı kurum olan INS’e geçmiş, göçmen bürosunda “kıdemli sözcü” kademesine kadar yükselmiş; savaştan birkaç yıl sonra emekli olmuş ve… Ötesi daha ilginç, ama baştan başlayıp sırayla gidelim.

Bana taslak olarak sınıflandırmamı şiddetle tembih ettiği acil durum planı için daha önce de, 1987 yılında, Los Angeles Times muhabirine aynı şeyleri söylemiş. Konu o zaman da, 1991’de olduğu gibi, terörist gruplarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen göçmenleri gözetlemek ve gerektiğinde hızlıca kontrol altına almak için kullanılabilecek bir Louisiana hapishanesi. Israrla teoriden ibaret denilen bir önlem bağlamında adı geçen mekân, bugün Rümeysa Öztürk, Mahmud Halil ve diğerleri için mecburi ikametgâha dönüşmüş durumda.

Kahramanımız, The Nation dergisinin yargısız hapis olgusunun simgesi olan Guantanamo’nun sicilini geriye bakarak incelediği 2003 tarihli bir haberde, 1993 yılında INS sözcüsü sıfatıyla konuya açıklık getiren ve yıllar geçse de etkisini kaybetmeyecek sözleriyle boy göstermiş. Sağlıksız, özellikle bağışıklık sistemi zayıflamış insanlar için son derece tehlikeli bir ortam olan (dünyanın ilk ve tek) HIV gözaltı merkezinde yakınlarıyla birlikte kapatılan Haitili mültecilerin “cehennem” sözcüğüyle andığı Guantanamo’da Sağlık Bakanlığı’nın uyarıları INS’in kılını kıpırdatmamış. Koşulları iyileştirmek bir yana, durumu kötüleşen mültecileri hastanelere nakletmeyi de reddeden INS’in sözcüsü Dük, eleştirilere derginin deyişiyle “pişmanlığa açık kapı bırakmayan bir açıksözlülükle” şu cevabı vermiş: “Nasıl olsa ölmeyecekler mi?”

Dük’ümüzün sözcü sıfatıyla alıntılandığı haberlerden bir başkasında ise, 1994 yılında INS çalışanı olarak ırk ayrımına uğradıkları gerekçesiyle dava açanlara karşı kurumu savunmuş, gereken tetkiklerin yapılacağını ama zaten son aylarda üst kademelere atanan en az dört siyah vatandaş olduğu için durumun o kadar kötü olmadığını belirtmiş. Başka ne diyebilirdi ki?

INS’teki görevinden ayrıldıktan sonra konuyla ilgisini kesmemiş, 2000 yılında Şiddete Uğrayan Göçmen Kadınların Korunması konulu yasa tasarısının ABD Temsilciler Meclisi’nde tartışıldığı oturumda dinlenen ilk konuşmacı olarak sunumuna şu sözlerle başlamış:

Herhangi bir profesyonel halkla ilişkiler uzmanı size buraya gelip Şiddete Uğramış Kadınların Korunması başlıklı bir yasa tasarısına karşı tanıklık etmenin akılsızca bir duruş olduğunu söyler, hatta buna deli cesareti derdi. Ancak, bu yasa tasarısı gereksizdir. Daha önce sizin de belirttiğiniz gibi, Göçmenlik ve Vatandaşlık Yasası’nda şiddete uğramış kadınların mağduriyetine yönelik çok sayıda müeyyide var, bunların en önemlisi de yönetmeliklerinin henüz yayınlanmadığından bahsettiğiniz 1996 yasasıdır.

Mevzuatın birçok hükmü istismarın temel sorununu ele almıyor, yalnızca çok eskiden istismara uğramış olabilecek bir yabancıya fayda sağlıyor.

Devamında ifade ettiği üzere, şiddete uğrayan kadınların, hele yabancı bir ülkede lisansız, biçare vaziyetteki kadınların korunmasına kendisinin hiçbir itirazı olamazmış elbette, ama yasa tasarısı suç işleyen yabancı erkeklerin ülkeden def edilmesine yönelik hiçbir yaptırım içermediği gibi INS’e kabul edilemez ek yük bindiriyormuş, üstelik yürürlükteki kanunlar koruma için yeter de artarmış.

Sizi bilmem ama ben bir duygu yoksunluğu, bir empati fukaralığı algılıyorum bu sözlerde, hele INS sözcüsüyken söyledikleriyle birleştirince. Burada akla gelebilecek soru, bir sözcü, sözcülük görevi bittikten sonra neden aynı borazana üflemeye devam eder, görev başındayken dağarcığından çıkarıp kullandıklarına benzeyen ifadelerle?

Cevabını Dük’ün yeni görevinde buluyoruz. Önce ordudan, sonra göçmen bürosundan emekli olduktan sonra köşesine çekilmeyi tercih edebilirdi, ama aynı hizmeti el artırarak sunmayı tercih etmiş. İkinci emekliliğinden sonra ona kucak açan, önce danışmanlar kurulunda, sonra da terfi ettirerek altı kişilik yönetim kurulunda bugüne dek yer verdiği kurum, ABD’de ırkçı ve diğer nefret pompalayan oluşumları takip eden Southern Poverty Law Center’ın listesinde yer alıyor. Bir lobi şirketi olmasına rağmen kâr amacı gütmeyen, dolayısıyla vergiden muaf kurum statüsünü de kapmış bu ekibin kurucusu, uzun süre Cumhuriyetçi Parti’nin politikaları ekseninde faaliyet gösterdikten sonra fikirlerini kâğıda döktüğü yazışmalarının deşifre olmasıyla ipliği pazara çıkmış; öjenist, beyaz üstünlükçü, Ku Klux Klan dahil ırkçı ne kadar oluşum varsa, bunlarla yakın temas kurup birçok kampanyada birlikte hareket ettiği belgelerle ortaya konmuş. Kurduğu ve çok değil birkaç yıl önce öldüğü âna kadar bünyesinde yer aldığı bu “think-tank”ın kanaat önderleri münezzeh çehreleriyle televizyonda, mecliste boy gösteriyor, “göçmen reformu” dedikleri şeyin dost meclislerinde ağızlarından çıkandan farklı bir şey olduğuna hepimizi inandırmaya çalışıyorlar.

Böyle bir insana, bunca yıl sonra ne denebilir, son günlerde ara ara düşündüm. İflah olmayacak tiplere bir şeyler anlatmaya çalışmak gibi kötü bir huyum var, daha doğrusu vardı ve bundan büyük ölçüde kurtulduğumu düşünüyorum. O nedenle, burada yazdıklarım Dük’e değil, kendimedir, bir nevi hatırlatma.

Jane Elliott

Şimdi, muhterem Dük hazretleri… Görüyorum ki beyanlarından hiç hazzetmediğin Jane Elliott gibi sen de doksanı bulmuşsun, daha da uzun ömür dilerim.

Açıkçası, mikroplastiklerin kanımıza girip onu bunu erken yaşta götürdüğü; hayranı olduğunu düşündüğüm Trump beyefendinin uçuş güvenliğini sağlayan devlet kurumunda eleman kısıtlamasına gidip, uçakla helikopter çarpıştıktan sonra faturasını kadın pilotla beyaz olmayan kule görevlilerine çıkardığı; kırmızı MAGA kepli yandaşlarının belinde tabanca, elinde otomatik tüfek, “Komünistlerin bodrumda hapsettiği çocukları kurtarmaya geldim, savulun” naralarıyla pizzacı bastığı çağımızda; anlaşamadığımız ama paylaştığımız, kaderin bir cilvesi seninle yıllardır yarım saat mesafede oturduğumuz bu ülkede, hangimizin bir diğerinden önce öbür tarafa göçeceği belirsiz.

Ama olur a, benden önce gidersen, Washington Post’ta, her üst düzey devletlinin ardından âdet olduğu üzere, senin hakkında yazılacak anma yazısını okuyup haberdar olacağım.

Bu benim ağaç, fırlama olmaktan öte, velut bir canlı; orada burada çocukları filizleniyor topraktan. O fidanlardan birini güzelce saksıya koydum, senin için ayırdım. Buraların mezarlıklarını rengârenk çiçekleri olan düz bir araziye benzetiyor yazının başında andığım kitap. Kalmasın öyle dümdüz, sarı kavak fidanını getirip başucuna dikeyim.

Balta sallayıcının hınk deyiciliğini yaptığın dünyaya nihayet bir hayrın olur, fena mı?

Aziz Gökdemir