“Geçmiş onu karıştırdıkça her zaman güzel hatıralar çıkarmaz insanın karşısına. Oysa benim görmek, hatırlamak istediğim geçmiş masmavi bir gökyüzüne sabahları bakılan bahçelerde geçer. Her yerden yeni açmış çiçek kokuları yükselir.” (s.23) Bu cümleler Serkan Türk’ün Everest Yayınları etiketiyle Ocak 2025’te yayımlanan Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim isimli öykü kitabında geçiyor. Kitabı okurken adındaki umuda, aynı zamanda öykü kişilerinin içindeki bitmek bilmeyen kedere ve yalnızlığa denk geldiğini düşünerek, gülümseyip altını çizmiştim. Gülümseyince de epey bir zaman önce Haydar Ergülen’in Varlık dergisinde okuduğum yazısını hatırladım. İnat ettim, arşivimi karıştırıp gecenin bir saati buldum dergiyi. “Diğerinin Yerine Gamlı” adlı bir yazı. Ve doğru hatırlamışım. “Gülümseme neden şiire benzer?” diye soruyor Haydar Ergülen yazıda. Siz ne cevap verirdiniz, bilmiyorum. O şöyle demiş:
“Şiirde esas olan anlamak değil sezmektir. Gülümseme için de doğrudur bu. As’lolan anlamak değil anlamaya duyduğumuz hevestir, dahası niyettir. Niyet varsa, sezmek anlamanın yerine de geçer, geçebilir. Gülümsemenin yarısı sezgi, yarısı da anlayıştır: Gülümsüyorum, o halde anlamak istiyorum.” (Varlık dergisi, Nisan 2015)
Okuduğum kitap bir öykü kitabı, şiir değil. Peki, ben neden gülümsüyorum? Çünkü sıradan bir anlatım yok karşımda. Serkan Türk’ün şair kimliğinin yansımaları var öykülerinde. Işık huzmelerini andırır bir şekilde okuyucuyu hiç rahatsız etmeden metninin üzerine vurmuş, onu aydınlatmış. İşte tam da bunun için gülümsüyorum. Ben de katılıyorum Haydar Ergülen’e. Gülümseme ruhun şiiridir. Gülümseyen bir ruh gülümsetir. Serkan Türk’ün kitaptaki on iki öyküsünü okurken bir yandan yüzümüzde sabahın o ilk ışıklarını andıran bir gülümseme beliriyor fakat çok geçmeden içimizde bir yerlerde hüzne bulanıp gün batımlarının parlak kırmızısında ağlıyoruz. Öyle bir yalnızlığa bulanıyoruz ki Yaşar Kemal’in o muhteşem dizelerine batıp batıp batıp çıkıyoruz adeta. Çın çın ötüyor yüreğimizin kökünde şu dünyanın ıssızlığı.

“Her şeyin değiştiğini söylüyorlar. Oysa dün ve ondan önceki günlerde aynı sıkıntıyı içimde hissettiğime yemin edebilirdim. Ama sormadılar.” (s.47) “Bir Yakınım İçin” adlı öyküden bu cümleler. Daha öykünün girişinde duyarlı, yalnız, kederli bir kahraman okuyacağımızı seziyoruz. Sadece bu öyküye değil, kitabın tamamına sinen bir keder var. Sevilmemiş, yalnız, terk edilmiş, kırılgan bu karakterler yaşamın içinde bir mücadele içindeler. Kitap bittiğinde karakterlerin incinmiş çocukluklarına, sevgilerine, aşklarına, kayıplarına hüzünlerine dokunan acı bir gülümseme yerleşiyor yüzümüze. Bütün bu yalnız, incinmiş, terk edilmiş karakterlerin okuyucuya yakalanmak isteyen anlaşılmayı, sezilmeyi, bekleyen saklandıkları yerde okuyucuyla göz göze gelmeyi umut eden o çocuk halleri, aslında kendi ruhumuza ayna tutuyor. İşte en çok da bu nedenle şiire yakın öyküler ve içe dokunuyorlar.
Kitaptaki on iki öyküde de yazar, zamanı kırar; bazen geçmişe, bazen geleceğe, bazen de şimdiye uğrayarak çatışmada hep zamana vurgu yapar.
“İkimiz de yalnızdık. O benim su kuşlarıyla yakınlığımı anlamış gibiydi. Ağaçlarla, sonra dağlarla, tepelerle söyleştiğimi bilmiş gibi geldi bana. Mevsimlerden en çok yazı sevdiğimi, güneşin yakıcılığını diğer mevsimler hep özlediğimi bilirmiş gibi. Ben onun bir kitaptan kaçıp geldiğini.” (s.20)
“Krampon Kazası” adlı öyküden bu cümleler. Öykü karakterin balkonuna giren bir güvercinle başlar. Karakterin zihninde epeyce gezinir; rüyalarına, geçmişine, çocukluğuna doğru uzanır. Hatta güvercin karakterin çocukluğunun kendisi olur. Bu güvercinin uçup gitmesini kendinden uzaklaşmasını ister. Çünkü geçmiş güzel hatıralar çıkarmamıştır karşısına. Yazının girişinde alıntılanan bölüm bu öyküde geçer. Bu noktada yaşamın başlangıcı olan çocukluğun, gidile gidile bir türlü bitirilemeyen bir yolculuk, bir yol olduğunu sezeriz. Bu olgun soğukkanlı duruşun altındaki o çocuk kırılganlığını kendi yaralarımızdan tanırız. Öyküleri okurken karakterlerin zihinlerinde açtığı odalardan çıkıp kendi içimizde geziniriz.
“İnsan korkularıyla her an sınanabilir. Ve zaman yüzleştirir herkesi kendi korkusuyla.” (s.34) Kitapta en sevdiğim ve altını çizdiğim cümlelerden biri. “Hiç Yaşamamış Gibi Olmak” öyküsünde geçiyor. Korktuğumuz, görmekten hoşlanmadığımız her şeyi karanlığa doğru süpürmekten bahsetmiş yazar. Yaşamın acılarıyla haksızlıklarıyla baş edebilmek için mi yapıyoruz bunu bilmiyorum. Üzerine çokça düşünüp sorguladığım bir durum. Hadi hepimiz gözümüzü kapatalım, yok sayalım, konuşmayalım, unutalım. Ortalık gerçekten temizlenecek mi?

Aysu Erden, öyküyü şiire yaklaştıran özellikleri şu şekilde sıralamış: cümlelerdeki söz dizimi, yazarın özgün sesi, şiirsel söyleyiş, imge, ses, söz sanatları…[1] Serkan Türk’ün öykülerinde de anlatımın içeriği, çağrışımı ve söz öbeklerine yüklenen yan anlamlar, devrik yapılar, benzetmelerle şiirsel bir metin okuduğumuzu hissederiz. Yazarın dili şiirsel söylemi ön plana çıkaran anlam genişliğiyle orijinal bir nitelik kazanır. Öykülerde özellikle kiplerdeki ses tekrarları dikkat çeker. “Gidilmemiş yerleri düşünürsün. Geniş çayırların başladığı bir anayolun kenarında durursun. Güneşim çekildiği dağlara bakarsın. Karanlık geldiğinde orada olmayacağını bilirsin ama içinde bir yerlerden, küçücük pencereden bu yola baksan onu görüp görmeyeceğin sorusu geçer.” (s.17)
Bu cümlelerde kiplerdeki yinelemeler, bir tekdüzelik yaratsa da karakterin durağanlığını, yalnızlığını, içe dönük kimliğini kendi hayatını arayışını yansıtması bakımından bilinçli bir şekilde kullanılmış ve okuyucuda bir etki yaratmıştır. Metne şiirsellik katan bütün bu tekrarlar, yapı bakımından sıralı ve bağlı, söz dizimi olarak devrik cümlelerin tercih edilmesi öykülere sadece ritim olarak değil anlamsal olarak da bir değer kazandırmıştır.
“Küçük Şeyler” adlı öykü hariç bütün öykülerde birinci tekil anlatıcının kullanıldığını görüyoruz. Bu durum kahramanın duygularında, düşüncelerinde doğrudan dolanmamıza olanak sağlıyor. Öyküdeki karakterler gibi biz de çocukken babalarımızın kalplerimize attığı çentiklere dokunuyor, onlarla birlikte kanıyoruz. Bir nevi diğerkâm oluyoruz. Uzun zamandır giyilmemiş bir elbiseye sinen kokuyu biz de kokluyoruz. Sevdiklerimizin gidişiyle bir anı evine dönüştürdüğümüz evlerimizin boş odalarında, boş yataklarımızda bacaklarımızı karnımıza doğru çekip uykuya değil bir hiçliğe, kimsesizliğe, ölmeye yatıyoruz. Sabah her şeye inat uyanıyor, uzun yürüyüşlere çıkıyoruz. Gidilmemiş yerler hayal ediyor, uzakları düşlüyoruz. Dünyanın bütün yalnızlarıyla birlikte aynı otobüse binip yine tek başımıza oturuyoruz. Zamanın artık geçtiği yerlere, sonradan yetişemeyenlerle son durakta beraberce bekliyoruz. Korkularımızla yüzleşiyor, korkulu rüyalarımızdan ter içinde uyanıyoruz. Sabahları pencere pervazına konan güvercinleri izliyoruz. Birlikte yürüdüğümüz yollarda, yanımızdaki yolcular değişse bile ileriye daha ileriye gitme arzusuyla o işareti arıyoruz. Belki umuda açılan kapılar bu işarettir. Ve bu işaret de bu cümlede gizlidir, Serkan Türk bize o işareti vermiş görünüyor: Bak, önümüzde yeni bir mevsim!
Nilay Erik
[1] Aysu Erden, “Öyküde Şiirsellik Boyutu Üzerine”, Ankara Öykü Günleri, Ankara: Edebiyat Derneği Yayınları.
