İzmir’de doğup büyüyen, yurt içi ve yurt dışı gezileri haricinde bu şehirden hiç ayrılmayan Hülda Öklem Süloş, insan yüreğinde derin izler bırakan öykülerle dolu ilk kitabı Bırak Yasını Biraz da Ben Tutayım ile yazın dünyasına sağlam bir adım attı.

İzmir Amerikan Kız Koleji ve Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık Bölümünü bitiren Hülda Öklem Süloş, yoğun bir kültürel birikim ve duyarlı bir insanî duruşla kaleme aldığı öykülerinde yaşadığımız çağın sancılarına, toplumsal, insani ve evrensel sorunlara, bireysel dramlar ve acılar üzerinden bakıyor; zamana tanıklığını, gözlem, anı ve düşlerini, incelikli bir öykü estetiğine dönüştürerek okurunu etkilemeyi, daha doğrusu vicdanî açıdan sarsmayı başarıyor.

Mimarlığının yanında kitap çevirmeni de olan Hülda Öklem Süloş, Kenneth Slawenski’nin Salinger biyografisi Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D Salinger’ını ve ayrıca Samuel Beckett’in ölümünden sonra yayımlanan otobiyografik romanı Sıradan Kadınlar Düşü’nü dilimize kazandırdı.

Edebiyata, okumaya ve yazmaya uzun yıllardan beri büyük ilgi duyan Hülda Öklem Süloş’un kitabında edebiyata, öykü sanatına bilgi ve bilinçle yaklaşan bir bakış açısı taşıdığı görülüyor. “Edebiyatın vicdanı”nı önemseyen; iyinin, doğrunun, güzelin, mağdur ve mazlumların yanında yer alan ve duyarlı bir yaklaşımla yazmaya özen gösteren yazar, “bir çağ yangını”nın içinde yaşadığımızın bilinci, endişesi ve sorumluluğuyla kaleme alıyor öykülerini. Hayatın içinden, yaşanmışlıklardan, gözlem ve tanıklıklarından hareket ederek özgün ve özgür bir öykü evreni oluşturuyor Hülda Öklem Süloş.

Bazen bir mimar gözünden bakıyor olay, olgu ve mekânlara. Yazmanın aynı zamanda bir mimarlık oluşunun bilinci ve sezgisini dokuyor satırlarına. Yazar ve mimar Leylâ Ruhan Okyay’ın bir söyleşisindeki sözlerini anımsıyorum: “yapılar, nasıl insanı içine alıp onunla bütünleşiyorsa, öykü de okurunu içine alıp onunla bütünleşmeli. (…) Mimar, çizgilerle anlatır hikâyesini, yazar sözcüklerle. Mimarlık da insanı merkezine alır, edebiyat da.” Bu bakış açısından hareketle, Hülda Öklem Süloş’un da mimari bir yaratım süreci ve yaklaşımla öykülerini oluşturduğunu belirtmek mümkün.

Yazar, çoğumuzun dikkatinden kaçan yaşam ayrıntılarına spot ışığı tutarak, görmediklerimizi göstermeye, anlaşılamayanı anlaşılır kılmaya, ötekileştirilenleri anlamaya özen göstererek, insan odaklı bir öykü mimarlığı sergiliyor. Aynı yaklaşımı öykülerindeki dil ve üsluba uyarlayan yazarın, öykü atmosferi yaratmadaki başarısını özellikle vurgulamak gerektiği kanısındayım. Hülda Öklem Süloş yerelden evrensele, evrenselden yerele gidip gelen bakışıyla insan gerçeğine ve insanî dramlara odaklanmamızı sağlıyor.

Farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden insanları öykülerin sıcaklığıyla sarıp sarmalayan yazar, yaşamın kırılma noktalarında çoğalan anlamların ardına düşüyor. Bazen bir girdaba dönüşen karanlık bir masalın içinde yitip giden çocukları, çocuklukları okuyoruz satırlar boyunca. Bazı öykülerin küçük ayrıntılarla birbirine bağlandığına da tanık oluyoruz. Yazarın pek çok öyküsünün “modern kısa öykü” tanımına uygun olduğunu söyleyebiliriz.

İçinde on dört öykünün yer aldığı bu kitap, üç ayrı bölümden oluşmuş. Öyküler, “Yas”, “Başka Sınırlar”, “Işık ve Rüzgâr” başlığını taşıyan bölüm adları altında sıralanmış.

Yazar, öykülerinde “çocuk ve çocukluk” gerçeğine evrensel planda yaklaşıyor. Psikolojik derinlik, yoğun bir insan sevgisi ve evrensellikle buluşuyor. Günümüzün korkunç ve haksız savaşlarında, bombardımanlarda yok olan çocukları ve çocuklukları görünce yaşanan o derin keder ve yas duygusu… Savaşın açtığı yaraları saramayan ana babaların, zorunlu kaçış ve göçlerin, yersiz yurtsuzluğun, hüzün ve yalnızlığın öykülerini yüreğe işleyen bir incelikle dile getiriyor yazar.

Bütün bu hazin olaylar, olgular ve gerçeklikler, öykü kurmacasında estetik bir üst gerçekliğe dönüşerek duyarlı okurları etkilemeyi başarıyor. Öyküleri okurken çocuklar arasında din, dil, kültür, ulus farklarının ve “ötekilik” diye bir meselenin olmadığını görüyor, çocuklardan ders almamız gerektiğini düşünüyoruz. Psikolojik derinliğe yazınsal / estetik derinliğin eşlik ettiği bu öykülerde, yazarın evrensel insan ruhunu ve doğasını başarıyla yansıttığını gözlemliyoruz.

Hülda Öklem Süloş betimlemelerde, atmosfer yaratmada şimdiden ustalıklı bir tarz sergiliyor. Bazı öykülerin sinematografik özellikler taşıdığını, öykü içindeki kimi durum ve ayrıntıların yavaş yavaş aydınlatılarak, okurun da metne anlam katma ve düşlemleme yolculuğuna dâhil edildiği de dikkatimizi çekiyor.

Aile bağlarının yanı sıra yıkımları, kayıpları, ölüleri, yas ve gözyaşlarını farklı coğrafyalar, farklı zamanlar ve farklı insanlar üzerinden işleyen yazar, tüm zamanlar boyunca dünyayı cehenneme çeviren savaş ve şiddet olgusuna dikkat çekerek insanlık tarihine eleştirel bir tavırla yaklaşıyor.

Göçmenliğin ve yaşanan kültür şoklarının içinden kalıcı dostluklar çıkarıyor. Yer yer masalsı bir anlatım kuşatıyor öykülerdeki dünyaları. “Şimdi Biz Düşman mıyız” öyküsündeki gibi katmanlı kurguların da yer aldığı sayfalardaki incelikli hüzne yoğun bir okuma yaşantısıyla eşlik ediyoruz. Sanat, tarih, zaman ve hayatın akışı, usta bir anlatımla öyküleri ağ gibi sarıyor. Bazen zaman katmanları üst üste geliyor; bir zamandan başka bir zamana doğal geçişler, geçitler oluşturuluyor. Tarih boyunca tüm zamanlarda savaşların hep aynı yıkım ve acıları yaşattığı sonucuna ulaşıyoruz sıklıkla.

Yıkıntılardan, bombalanmış kentlerden geçiyor; kenarından yaprak veren ince bir ceviz dalındaki umuda tutunan çocukların gözlerindeki sevgi ve ışığı okuyoruz. Botlardaki mültecilerin gelecek kaygılarına biz de ortak oluyor, bir sırt çantasından yükselen yurt toprağının ıslak kokusunu biz de duyumsuyoruz. Yazar, “ötekilik, göçmenlik ve yabancılık” hallerini insancıl bir perspektiften bakarak işliyor.

Mardin’de geçen “Meğer Biz Masalmışız” öyküsünde, bir genç kızın töre belasından kaçış serüveni heyecan verici bir kurguyla işleniyor. Siyah bir gülün bütün güzelliğiyle açtığı bu öyküde, çocukluk evinin ayrıntılı betimlemeleriyle farklı bir kültürel dünyaya açılıyor zihnimizin kapıları. Siyah gülle özdeşleşen hayatlara tanık oluyoruz:

“Sonra pencerenin taş sövesine umarsızca sırtını dayamış pembe begonvile, hemen dibindeki mahzun akşamsefalarına ve ablasının oturduğu köşede açan yaşamaz dedikleri kankarası nehir gülüne baktı. O siyah gül ki ablasının yazgısını taşıdığını sanırdı, o siyah gülü yıllarca yüreğinde taşımıştı. Ve o siyah gül hayata sarılmıştı. Uzun uzun baktı. Bir daha, bir daha baktı. Defalarca baktı. İçi acıdı, içi ağladı…” (s.58)

Kitabın bazı öykülerinde İzmir bütün renkleri, kokuları, insanları ve mekânlarıyla canlı olarak yer alıyor ve güzel bir arka plan oluşturuyor. “Karşıyaka Vapurları” adlı öyküde görme duyusunu yavaş yavaş yitiren yaşlı bir kadının iç dünyası ve yaşantıları dillendiriliyor. Hüzün duygusu, kitabın genelindeki gibi, bu öyküye de egemen olmuş durumda.

“Aeolis’in Balkonları” öyküsünde bir Ege adası bütün canlılığıyla soluk alıyor. Mekânlar, evler, bahçeler, ağaçlar, çiçekler ve deniz:

“Hiç değişmemiş… Ferforje korkulukların arasından uzanmış, rüzgârda bir o yana bir bu yana salınıyor pembe, kırmızı sakız sardunyaları; koyu yeşil panjurları sımsıkı kapalı; geceden kalma fenerleri günle dolmuş, solmuş ışıkları. Henüz uykuda balkonları. Havasında tuz kokusu, rüzgârında yosun kokusu, buğusunda zaman…” (s.73)

“Bir Başka Bodrum” sarsıcı, etkileyici, bunaltıcı, klostrofobik bir metnin içine çekiyor bizi. Yazarın, mekân kurgulama ustalığını bu öyküsünde doruğa ulaştırmış olduğunu düşünüyorum. Kurşun kaplı bir hastane bodrumundaki odadan ve içindeki anlatıcının psikolojisinden çarpıcı bir distopik dünya yaratıyor Hülda Öklem Süloş.

“Bay Ra-Yo-Ti” anı özelliği taşıyan bir karakter öyküsü. Unutulmaz bir öğretmen figürü yer alıyor metin içi dünyada. Bay Ra-Yo-Ti, zaman ile matematiği harmanlayan, onları felsefeyle buluşturan ve insanın düşlerine büyük önem veren sıra dışı bir matematik öğretmeni. Deniz aşırı bir ülkeden gelip ülkemizdeki bir lisede öğretmenlik yapan Bay Ra-Yo- Ti’nin hayatındaki bir kırılma noktası ve yaşadığı derin insanî dram da yer alıyor öyküde. Okudukça “her insanın içinde bir dünya olduğu” düşüncesi geçti aklımdan.

“Işık ve Rüzgâr” başlıklı bölümde yer alan öyküler, ışık ve rüzgâr imgeleriyle birbirine bağlanıyor. “Beyaz Madonna”da doğum, yaşam, ölüm döngüsü ve hayatın akışı, farklı bir kurgulama düzeniyle işlenmiş, simgelerden yararlanılmış. Çocukla özdeşleşen bir akzambak da öykünün odağına yerleştirilmiş. Kitabın pek çok öyküsünde çiçeklerin yer alışının yazarın, güzelliğe, renklere, kokulara, doğaya ve yaşama verdiği önemi gösterdiği kanısındayım.

“Güneşi Dokumak”ta Ege esintileri ve güneşin yedi rengi metne bütün güzelliğiyle dokunuyor. Mitolojik ögeler yaşadığımız zamanla buluşuyor, renkler de duygularla. Masal, mitos ve hakikat, yazarın yaratıcı kalemiyle bir araya geliyor.

“İzmir Dediğin” zamanın akışı içinde İzmir’in hoyrat ellerde kalışını dile getiren bir ağıt öykü. Yaşayan bir varlık olan kent, binlerce yıllık tarihinin sonunda hafızasız, yorgun bir beton yığınına dönüşüyor ne yazık ki.

Yazarın şiirsel dili kitaptaki bütün öykülerin kılcal damarlarında dolaşıyor. “Güneşe Dokunmak”ta aynı şiirsellikle karşılaşıyoruz:

“Çocukluk dediğin aslında hep yazdı…Çocukluk dediğin güneşti, ışıktı. İstediğinde rüzgâr, istediğinde deniz olmaktı. Çocukluk dediğin gökyüzüne fısıldayan ağaçlar, yeryüzüne merdiven sarkıtan yıldızlar, rüyalara giren bulutlardı…Çocukluk dediğin bir masaldı…Çocukluk dediğin bir kırmızı uçurtmanın peşinde güneşe uzanmak, yüksek yüksek ağaçlara tırmanmak, ilk sonbahar yağmuruyla sırılsıklam olmak, uzak denizleri bir deniz kabuğunda toplamaktı.” (s.113)

“Çocuklar Nerde” öyküsünde, esen rüzgârın hayata ve yaşanan olaylara tanıklığı yer alıyor; zaman, zamanların içinde çoğalıyor. Zamanın bir adının rüzgâr (rûzigâr) olduğu gerçeğini anımsıyoruz bir anda. Pek çok efsaneye göndermelerin bulunduğu bu öyküyü, yazar, gelecek zamanları temsil eden torunlarına adamış. Öyküde tüm zamanlar var; yazar, zamanın bütünselliğini ve tarihin diyalektik sıçramalarla ileriye akışını felsefi bir yaklaşımla işliyor.

Hülda Öklem Süloş, ustalıkla kurguladığı öykülerinde insana dair pek çok gerçeği, estetik, tarihsel ve felsefi bir derinlikle dile getiriyor. Yeni öykülerini merakla beklediğim Hülda Öklem Süloş’un öykü yolculuğunda yolunun açık olmasını diliyorum.

Hülya Soyşekerci