Carl Sternheim’ın “Kayzer’in Atı Libussa” adlı kitabı Vacilando Kitap tarafından yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Sevgi Tuncay ile konuştuk.

Kayzer’in Atı Libussa’yı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Yayınevinin talebi üzerine incelediğimde, çok kısa da olsa Çariçe Aleksandr Fyodorovna’nın atı olan Leibross –en sevdiği at anlamında– Libussa’nın anılarını anlatması ilginç geldi, keyifle de çalıştım.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz? Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Benim çevirmenlik hikâyem, yeğenimin 2015’te Almanya’dan bana hediye olarak getirdiği İzlanda’nın ünlü yazarlarından Kristín Marja Baldursdóttir’in eserlerinden birinin Almanca versiyonu olan Die Eismalerin (Buz Ressamı) ile başlar. Kitabın konusu 1900’lü yılların başında İzlanda’nın küçük bir köyünde yaşayan 6 çocuklu dul bir kadının çocuklarını okutmak için büyük şehre taşınmasını ve orada ailece verdikleri yaşam savaşı idi. Bayanın ve küçük kızı Karitas’ın kaderin çizdiği yolda verdikleri mücadeleyi İzlanda’daki buzulların ruhani havasını hissederek okumuş ve bu keyfi ülkemin kadınlarının da yaşaması dileğiyle çevirip Çev-Bir’e göndermiştim. Orada kısa sürede bir editörün dikkatini çekti, arkasından Timaş Yayınevinden yine çok severek okuyup çevirdiğim Hayallerimin Kitapçısı, hemen ardından beni yerden yere vuran Stefan Zweig’ın 10 hikayesi geldi, Hece Yayınevinden gelen İçimizdeki Başkası adlı çevirim, bana, İsviçre’deki uluslararası Edebiyat Festivaline davetli olarak gitme mutluluğunu yaşatırken, Kültür Bakanlığı’nın İstanbul’daki uluslararası Çeviri Atölyesi çalışmalarına katılmak çok şey kattı bana. Yaşlı Kralın Sürgünü, Gözümüz Neden Doymaz, Aforizmalar, Genç Werther’in Acıları, Viktor Frankl’inin Yaşamak İçin Bir Nedeni Olan ve Tıbbi Ruhsal Bakım, Dünyanın Son Narı, Mayalar, Aztekler ve şimdi üzerinde çalıştığım Cicero ile 15 kitap olacak. Küçük yaşlardan beri kitaplara olan tutkumun bana çok yardımı oldu, çevirmenlik maceramda. Çalışmaya başlarken kitabın konusu hakkında bir fikir edinmek için şöyle bir gözden geçiririm, hemen hemen her gün üç sayfa çevirmek hedefimdir, daha fazlasına izin yok. Zira ilk başlarda sürekli maus kullanmaktan elimin üzerinde şişlik oluştu, kolumda sıkıntı yaşadım.

Kayzer’in Atı Libussa’nın çevirisine gelelim. Nasıl bir süreçti ne kadar sürdü ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Minicik bir kitap olduğu için kısa zamanda sonuçlandı, heyecanla çalıştım. Zorlayıcı uzun tasvirler, karmaşık duyguların ve içinden çıkılması zor düşüncelerin ifade edildiği cümleler olmadığı için bir zorluk yaşamadım. Almanca dilinin sayfanın sonundan başlayıp baştaki cümleyle bağlantılandırılan yan cümlelerin olmaması işin kolay tarafıydı.

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Carl Sternheim? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

Maalesef çevirmeye karar verince tanıdım, bir atın ifadeleriyle 1900’lü yılların başında Rusya, İngiltere, Almanya ve Fransa’daki siyasi atmosferi anlatışı hiciv sanatındaki ustalığını gösteriyor bence.

Carl Sternheim orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Çok anlaşılır, sade bir dille yazılmış, bu cümlede anlatılmak istenen ne diye saatlerce kafa patlatmaya gerek duyulmuyor.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Evet var, Çar ve Çariçeye takdim edildiği zaman, çariçenin “Ne güzel bembeyaz bir at, yumurta gibi,” dediği, Libussa’yı beğenip onu denemek istediğinde, çariçenin acemiliği anlayıp adımlarını ona göre ayarlaması ve vücudunun çok hafif kasılmalarını hissederek onun hamile oluşunu anlaması. Ahırda kaldığı bölüme getirilen kısrak Potemkin ile eskiyi anmaları…