Zamanın Tozu sinemayla aramda son yıllarda oluşan mesafeyi biraz kapattı. Eskiden bu tip filmlere pek düşkündüm. Bu tip filmler, yani bana sinemanın temelde bir fotoğraf sanatı olduğunu hissettiren, hatırlatan yapımlar. Theodoros Angelopoulos’un duran, akan ya da bir nesneye zoomlayan fotoğrafları çok başarılı müzik seçimleri ile birleşince şiirsel bir film çıkmış ortaya. İki saat boyunca sıkılmadan, kesmeden izledim. Eskiden bu (yani bir iki saatini tamamen bir filme ayırmak) sıradan bir etkinlikti, kişisel veya aileyle yapılan. Bugün öyle değil, biliyoruz.

Theo Angelopoulos

Yeni bir şey mi anlattığı, Zamanın Tozu’nun? Şüphesiz, hayır. Bütün sanatçıların sık sık yaptığı gibi, Angelopoulos da bu eserinde hafızanın ve unutmanın sınırlarında dolaşıyor. On yıllara ve birkaç ülkeye yayılan güçlü bir aşk öyküsü film içinde film formatında anlatılıyor. Geçişler, zamanın içinde kayışlar çok başarılı. Bazı sekanslarda karakterler eski günleri anarken birden bir hatırayı o yaşlı ve kır saçlı halleriyle yeniden yaşıyorlar ya da oynuyorlar. Bu kısımlar çok etkileyici ve şaşırtıcı idi.

Bir sahnede Spyros, Jacob ve Eleni metro çıkışında sokak müzisyenlerinin ezgileri eşliğinde dans ederken Jacob elindeki hayali kadehi kaldırıyor ve “üzerine zamanın tozu yağan her şeye,” diyor.

Filmi izleyişim benim de unutmak ve hatırlamak üzerine düşündüğüm günlere denk geldi. Birkaç günlük bir Pamukova ziyareti sonrasında. Bazen babamı konuşturmaya çalışıyoruz: İlk görev yerin neresiydi? Kaynarca’da kalsak daha mı iyiydi? Torunların, kız erkek torunların? Babam bazı şeyleri hatırlıyor, bunlara cevaplar veriyor ama giderek daha fazla soru cevapsız kalıyor; görünen o ki hatıraların üstüne yağan toz her geçen gün çoğalıyor, koyulaşıyor.

Bu yazın benim için anlamlı okumalarından biri de İsmail Afacan’ın yayına hazırladığı Sıcak Demir[1]oldu. Türk şiirinin izlediği seyri geniş bir zaman spektrumundan ele alan kitap konunun uzmanları ve şairlerle yapılan söyleşilerden oluşuyor. Ben özellikle Nilay Özer ve Alphan Akgül’ün bölümlerini sevdim, kelimenin ilk anlamıyla ders aldım bu konuşmalardan.

Bildiğim, az bildiğim ya da hiç duymadığım meselelerde bana farklı bakış açıları ve yeni düşünme biçimleri kazandırdı Sıcak Demir.

Tuhaf gelebilir ama bu kitap bir şiir atölyesine katılma isteği doğurdu içimde. Hiç bulunmadım böyle bir ortamda ama şiir üzerine konuşulan, örnekler verilen ve bu alanda birikimli insanların konuları arka plan ve tarihsel bağlantıları ile anlattığı derslere katılmak hoş olurdu diye düşündüm. Sıcak Demir’in böyle özendirici bir etkisi oldu benim üzerimde.

***

Temmuz’da bir pazar sabahı televizyonda Ercan Kesal’ı görüyorum. Programın formatı ve süresi dikkatimi çekiyor, hipnoz olmuş bir şekilde izliyorum. Eylül Görmüş’ün hazırladığı bir söyleşi programı karşımdaki: Pandora’nın Merakı. Bu yayını nasıl atlamışım, kendime şaşırıyorum. Bir süre arkadaşlarımı, neden kimse bana bu programdan bahsetmedi diyerek (bizim öğrencilerin kullandığı tabirle) darlıyorum!

Sonra Bloomberg TV’nin bu güzel programının kayıtlarını YouTube’dan buluyorum. Özcan Alper, Mehmet Güreli, Nermin Yıldırım, Müge İplikçi, Ayfer Tunç, Hakan Bıçakcı, Meltem Cumbul, Buket Uzuner ve birkaç sanatçıyı daha oradan izliyorum, zamana yayarak. (Bir tek Tarık Tufan’a katlanamıyorum. Sözü o kadar uzatıyor ve dolandırıyor ki dinleme şevkim kırılıyor. Yayını ileri sarmıyorum, hızlıya almak da işin keyfini kaçırır bende, böylece Tarık Bey’in programını yarım bırakıyorum. Umarım bavulundakileri bitirebilmiştir!)

Format şöyle: Gelen konuk beraberinde getirdiği nesneleri sırayla bavulundan çıkarıyor ve yol boyunca kendisini kimin, hangi nesnenin nasıl etkilediğini anlatıyor. Bu nesne bazen bir film afişi, bir konser bileti, çocukluktan kalan bir oyuncak ve çoğu zaman da kitap oluyor. Eylül Görmüş’ün yerinde soruları ve kendi okuma deneyiminden yola çıkarak kitaplar (ya da filmler) üzerine yaptığı katkılarla söyleşi akıp gidiyor. Pandora’nın Merakı kültürel anlamda kuraklaşan ekranlarımızda ayrıksı bir örnek olarak duruyor. Katılan konuklardan bazıları bizzat bunu belirtme gereği duyuyor.

Çok konuk izledim, keyifli ve ilham verici bir program bulduğuma sevindim. Ama burada ben alıntıyı konuklardan birinden değil programın sunucusundan yapacağım.

Meltem Cumbul’un söyleşisine damga vuran sözcük, sanırım, tutku. Oyunculuk kariyerini ve kendisini besleyen kaynakları anlatırken işine duyduğu saygı ve hayranlık Meltem Hanım’ın ses tonundan belli oluyor. Mesleğini daha iyi icra etmek ve kendini geliştirmek için yaptıklarını dinlerken onun düşündüğümüzden (benim düşündüğümden, en azından) daha derin ve çok yönlü biri olduğunu anlıyorum. Eylül Görmüş araya girip şöyle diyor: Sizi dinlerken şunu düşündüm. Günümüzde herkes her şeyden biraz yapıyor. Çok fazla da seçenek var… İnsanlar genelde meraklarını tutkuyla besleyip derinleştirmiyorlar. Biraz öğrenip başka bir şeye geçiyoruz.

Meltem Cumbul’un anlattıklarını hayranlıkla dinlerken ben de benzer şeyler düşünüyorum ve Eylül Hanım’ın sözleri, nasıl denir, o an duygularıma tercüman oluyor. Bu benim birinci fragmanda (Zamanın Tozu) ucundan kıyısından değindiğim geçicilik ya da uçuculuk meselesinin daha geniş bir perspektiften yorumu. Bize de, doğru söze ne denir, demek kalıyor.

André Gide’in Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler[2] adlı eserinden daha önce bahsetmiştim. Kitabın arka kapak yazısındaki “Lirik fragmanlar, anılar, şiirler, gezi notları ve aforizmalarla dolu bu deneysel anlatı, Fransız edebiyatını en çok etkilemiş eserlerden biri” şeklindeki tanıtımı okuduğumda Dünya Nimetleri’nin kitaplığımda yer alması gerektiğini anlamıştım. Kitabı bir anda bitirmedim, aylara yayılan bir şekilde, parça parça okudum. Benim gibi düzyazı şiir türünü özellikle sevenler kitapta pek çok “lirik fragman” bulacaklar:

Düşünceleri hafiften karıştıran sarhoşluğu tanıdım. Birbirlerinin içinden çıktıkları bir gün anımsıyorum; en iyisi sondan bir öncekiymiş gibi gelirdi hep; ondan da iyisi çıkardı. Çok yuvarlak oldukları bir gün anımsıyorum, onları yuvarlanmalarıyla baş başa bırakmaktan başka bir iş kalmıyordu. Çok esnek oldukları bir gün anımsıyorum; her biri bütün ötekilerin biçimine giriyordu, ötekiler de onun. Kimi zaman iki düşünce olurdu, iki koşut düşünce, sonsuzluğun sonuna dek büyümek isterlerdi sanki.

Bizi bize daha iyi, daha büyük, daha saygın, daha erdemli, daha zengin vb. yani olmadığımızı gibi gösteren sarhoşluğu tanıdım.

***

Alain de Botton’un yazma / çalışma biçimini benimsedim. Henüz hiçbir kitabını okumadığım bu filozof romancı geçenlerde izlediğim röportajında bir noktadan sonra (yani kitaplar yazıp iyice tanındıktan sonra) şımarık bir çocuk gibi davranmaya başladığını söylüyor. Şöyle: Botton kendine göre bir çalıma tarzı geliştirmiş; artık kitap formatında düşünmüyormuş. Nesir parçaları yazıyormuş sadece, her sabah kalkıp 800 kelime kadar, artık o gün ne hissediyorsa, kalbinden ne geçiyorsa onu döküyormuş kâğıda. Öbürü, yani kitap yazmak ya da bir kitabın üzerinde çalışmak her gün kilimin bir sonraki motifini düşünmek zorunda olmak gibi geliyormuş ona. Botton, mecburiyet haline gelen şeyin içtenliğini kaybedeceğini ima ediyor (tabii mealen aktarıyorum, belki de kötü bir çevirmenim, ama yok, biraz süslüyorum, açıyorum onun söylediklerini, kendi tarzımda bir çeviri yapıyorum günlüğümde). Bu yazdıklarımı bir şekilde bir yere koyarım, diyor Botton, onlara bir yer bulurum ben, şu an üzerinde çalıştığım 22 kitap var zaten (22 books on the go!).

Bu çalışma tarzı ya da bakış açısı hoşuma gitti. Denenebilir bir yöntem olduğunu düşünüyorum ve sanırım (aklı) bu şekilde çalışan başka yazarlar da vardır. Ama ben bu üstünde çalışılmakta olan 22 kitap kısmını tam anlamadım. Oldukça kabarık bir sayı değil mi bu?

Ne yapalım, filozoflar böyle oluyor demek ki!

Mesut Barış Övün


[1] İsmail Afacan, Sıcak Demir, Everest Yayınları, Nisan 2025.

[2] André Gide, Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler, Can Yayınları, 10. Basım, Ocak 2023.