Küçük Kurbağalar’a

Kurbağaların hüzünlü olduğu kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ama Marquez öyle diyorsa doğrudur:

“Gözlerinde bir kurbağanın hüznü vardı.” (Albay’a Mektup Yazan Kimse Yok)

***

arap çeşmesini hâlâ görmedim
delez’e çıkmayalı bir yılı geçti
akşam üstü güneşin göğü yırtıp
zeytin yapraklarını bakıra çeviren
sihrini görmeyeli de çok oldu

ulu bir çınarın altında
ilk ve son kez öptüğüm sevgilim
ne yapıyor bilmiyorum

gazoz kapaklarının sesini duyuyorum arada
çamlıdağ, sarı gazoz, recep kola

bu antidepresan iyi gelmedi bana
doktor, midemde bir şey olmasın sakın?

***

Ben Fabula’yı bitmek bilmeyen bir deniz yolculuğu sırasında tanıdım. Fabula bir sirk maymunu ama şeceresini bilmem. Ufacık bir şey işte. Feleğin çemberinden geçmiş görünen iki tip vardı yanında. İki adam. Birinin yaşı belli olmuyordu. Diğeri genç. O uzun seyahat boyunca, içmekten ve kusmaktan arda kalan zamanlarda, güverteye çıktığımda görürdüm onları. Üçü de neşeli görünüyordu ama genç olanın neşesi sahteydi. İlk bakışta belli oluyordu bu. Zaten çok geçmeden, karaya çıkmamıza birkaç gün kala denize atmış kendini, öyle duydum. Fabula’yı da kuduza yakalandığı için denize atmışlar. Geriye bir tek neşesi gerçek olan kalmıştı.

Şimdi odamda oturmuş, perdenin gerisinde gölge oyunları oynayan zeytin dallarını seyrederken, üstünden yıllar geçmişken üstelik, niye hatırladım bunları acaba?

***

Çarşı okulunun dibindeki kahvede bir sedir vardı o zamanlar. Dedem hep orada otururdu. Sedir yok artık ama kahve duruyor.

Şimdi babam oturuyor o kahvede.

Tatillerde Kınık’a gittiğimde muhakkak uğrarım bu kahveye, Çamlıdağ gazozumu içerim. Ne zaman gitsem tanıdık birileri olur. Neşeli muhabbetin bir yerinde saçımda serin bir ıslaklık hissederim. Size belki bu kadar duygusallık fazla gelebilir ama dedem yukarılardan bir yerden eğilip yavaşça saçımdan öpüyormuş gibi gelir bana.

Gülümserim.

İnsanlar onlara gülümsediğimi düşünür.

***

çocukken dut topladığımız ağaç
duruyor yerinde

topladığımız dutları torbaya atıp
yıkamaya götürürdük yakındaki camiye
cami de yerli yerinde

dilsizdere çıkmazı ıssız ama
sokağın başından bakınca tüm heybetiyle
görünüyor hâlâ delez tepesi

delez’e çıkarken bir duvar yazısı vardı
o silinmiş midir bilmem:

“Vicdanın diyorum, sızlamıyor mu hiç?
İmza: İllegal Şair 1402”

bu antidepresan iyi gelmedi bana
doktor, kalbimde bir şey olmasın sakın?

Kurbağaların kafese kapatılabileceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ama Marquez öyle diyorsa doğrudur:

“Kendisi söylemedi, efendim,” dedi hekim. “Yüreği söyledi; tıpkı kafese kapatılmış minik bir kurbağa gibi çırpınıyordu.” (Aşk ve Öbür Cinler)

***

Bakırçay ülkesinin Herodot’u Eyüp Eriş’in “Bergama Uygarlık Tarihi – Bakırçay Üçlemesi” kitabında anlattığına göre günlerden bir gün Kınık Beyi, Turanlı (Bergama, Hacılar köyü) Beyini ziyafete davet eder.

Turanlı Beyi gelir, birkaç gün kalır, artık dönecektir. Kınık Beyi çok sevdiği adamını, yaveri Deli İlyas’ı refakatçi olarak verir Turanlı Beyinin yanına. Deli İlyas fırtına gibi. Turanlı Beyini evine kadar götürür ama dönüş yolunda çok zalim bir yağmura yakalanır. Kınık’a döndükten bir süre sonra da vefat eder. İşte Kınık Beyi, kasabanın her yerinden görünsün diye, çok sevdiği Deli İlyas’ın mezarını bu tepeye yaptırır. Delez Tepesi adını alacak olan tepeye. Malumunuz, dil en az çaba yasasıyla çalışır. Deli İlyas söylene söylene Delez’e dönüşür zaman içinde.

Deli İlyas’ın ruhu için el Fatiha!

***

“Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi”

***

Cüce Muzaffer karlı bir gece “hava almak” için evden çıktığında bir daha geri dönmeyeceğini bilmiyordu. Dallar karla yüklüydü, ay ışığı vardı.

Kar beyazı yollarda saatlerce yürüdü. Üstü başı aydınlığa bulaştı. Öyle bir an geldi ki kendini bir kurbağa kadar hafif duydu. Yüreğinde sıkışmış bir yer vardı da tüm odaları açılmıştı sanki şimdi. Yaralı bir hayvan gibi bağırdı. Yankılanan sesini kar yuttu.

Başka şehirlere giden yolun kıyısında durdu. İlk gelen kamyona otostop çekti. Bindi, gitti.

Yıllarca sirklerde çalıştığını yazıyor resmi tarih. Hatta Fabula adlı bir maymunla ve ortağıyla birlikte “Şen Üçlü” adında bir gösteri yapıyorlarmış. Sonraki hayatını düşününce inanmak güç ama Muzo “yüzüm şen hatıram şen” şarkısını söyleyerek açıyormuş gösteriyi. Deniz aşırı ülkelere bile gitmişler bu gösteri sayesinde. İlginç geliyormuş insanlara: İki adam bir maymun, türlü şaklabanlıklar, tuhaflıklar… Sonra ne olduysa olmuş ve memlekete dönmüş Muzaffer. Cellatlığı bundan sonra.

Tarihin gördüğü en gaddar, en acımasız cellatlardan biri olarak biliniyor. Arnavut asıllı olduğu söylense de kesin bilgi değil bu, tevatür.

Emekli olduktan sonra Dikili’ye yerleşiyor, birkaç yıl geçiyor aradan, bir gün arkadaşının teknesiyle açılıyor.

Gidiş o gidiş.

***

sevgili komşumla
dalgalı denize bakarak
içerken biralarımızı
bir denizkızı gördüm
ağlıyordu

“yağmur başladı kalkalım artık komşum”

dostuma baktım
görmemişti benim gördüğümü

doktor bana antidepresan değil de
birkaç gün istirahat yazsanız?

***

Bergama’daki topluluğun meleğine yaz. İki ağızlı keskin kılıca sahip olan şöyle diyor: “Nerede yaşadığını biliyorum; Şeytan’ın tahtı oradadır.”
Yeni Ahit, Vahiy Kitabı, 2:12

Bergama Piskoposu iken “yerel halk” tarafından pirinçten bir boğa içerisinde yakıldığı iddia edilen, Anadolu’nun ilk İsevi şehidi, aynı zamanda Anadolu’nun ilk diş hekimi de olan Aziz Antipas’ın gerçek hikâyesini dinleyeceksiniz. Neden Bergama’ya “Şeytanın tahtı oradadır” denmiş, anlayacaksınız. Ve Bergama halkına haksızlık edildiğini de…

Sene 90 civarı. Nasıralı İsa öleli altmış yıl filan olmuş. Ortalık toz duman. Herkes bir yerlere dağılmış, mektuplar havalarda uçuşuyor. Ama bir yandan da sıkıntıda İseviler. Baskı var. İşte bu ahval ve şerait içerisinde Bergama Kilisesi’ne atanıyor Aziz Antipas Hazretleri. Şark dönüşü ilk tercihiymiş zaten Bergama. Her ne kadar daha sonra Antipas’ı yaktılar diye iftira atılacak olsalar da Bergama halkı çok seviyor kendisini ve bir süre sonra tüm gereksiz sıfatlardan kurtulup Antipas Aga diye seslenmeye başlıyorlar hazrete. Tabii Antipas, piskopos olarak atanıyor atanmasına ama doğru düzgün ödenek yok, adam şarktan geliyor sonuçta ama ne bir nakliye masrafını veren var, ne harcırah var. Zor zamanlar. Antipas geliyor Bergama’ya, dımdızlak. Tabii inanmış adam. İnanmış adam güçlüdür, hemen toparlıyor kendini. Herkese çok iyi davranıyor, derdini sıkıntısını dinliyor, elinde ne varsa herkesle paylaşıyor. Böyle misyonerliğe can kurban diyesi geliyor insanın, o derece yani. Herkes Antipas Aga aşağı Antipas Aga yukarı. “Yetiş Antipas Aga zeytin topliycez,” diyor mesela biri, hoop Antipas zeytin toplamaya gidiyor. “Aman Antipas Aga, fıstığa adam lazım diyor,” Üçkemer kahvesindeki okey arkadaşlarından biri, hooop Kozak’a fıstık toplamaya gidiyor. Kim ne yardım isterse hemen onun yanında bitiyor yani. Neyse efendim, gel zaman git zaman, Antipas diş işlerine de el atıyor. Dışişleri değil Dişişleri. Bir dükkân açıyor ve kapısına da “Diş İşleri – Antipas Aga’dan Ücretsiz Diş Hekimliği Hizmetleri” yazan güzelim levhayı asıyor. Dükkân nerde derseniz, Kızılavlu’nun Yahudi Mahallesi’ne bakan tarafında. Yani Kaleye doğru değil de şimdiki oto galericilere doğru, hah oralarda işte.

Antipas Aga’nın dükkânının tam karşısında bir berber dükkânı varmış. İsmail Aga derlermiş, böyle Saroyan gibi bıyığı olan ama huysuz bir tipmiş bu. Berber dedik ama tabii Antipas gelene kadar diş hekimliği diye bi’şey yokmuş ki güzel memlekette. İsmail Aga, çoluğun çocuğun dişini iple kapı koluna bağlayıp asılıyormuş. Olacak iş değil ama gerçek bu. Antipas Aga hem daha güler yüzlü olduğu hem işin ilmini bildiği hem de bedavaya diş çektiği için bir süre sonra herkes onu tercih etmeye başlamış.

İşte sevgili sevgisizler, dananın kuyruğu da buralarda kopuyor zaten. Bundan sonrası hazin bir hikâyedir, kederdir keder, koyu keder!

Efendim olaylar anlattığımız ve anlatacağımız şekilde gelişmiştir. Tarih denen oportünistin yazdığı gibi, Antipas Aga’yı pirinç bir boğa içerisine koyup yakanlar güzelim Bergama halkı değildir. Zinhar değildir! Kimdir peki? İsmail Aga’dır tabii ki. Hür teşebbüs ve serbest pazarın sebep olduğu ilk cinayetlerden biridir yani Aziz Antipas olayı. Şimdi kızıyoruz ama İsmail Aga’yı da anlamak lazım. Tabii o zaman gavur Romalılar çok ağır vergiler alıyorlar esnaftan. Antipas Aga bunun işlerini kesince de… Yani hak vermiyoruz ama olmuş işte: Bir gece Kozak şarabını çekip çekip varmış Antipas’ın mekanına. Antipas abimiz tabii biliyormuş İsmail Aga’nın kendisine kıl olduğunu ama her zamanki konukseverliğiyle buyur etmiş içeri. O arada itiş kakış derken, İsmail Aga tutmuş Antipas’ı, Antipas Aga’nın diş aletlerini dezenfekte etmek için kendisinin icat ettiği pirinçten boğanın içine tıkmış. Kapağını da kapatıp üstünden, vermiş odunu vermiş odunu… Allah rahmet eylesin, hâlâ Kızılavlu’nun taşları arasındadır Antipas abimizin külleri.

Olay budur arkadaşlar. Aziz Antipas’ı, resmi kitapların “yerli putperest pagan halk” dedikleri Bergamalılar değil, Berber İsmail Aga yakmıştır.

Günahı onun boynuna, bizim değil.

***

kızılavlu’nun duvarları
gülümsüyor her baktığımda

bu antidepresan iyi gelmedi bana
doktor, ruhumda bir şey olmasın sakın?

***

“Penceren kar geliyor,
gurbet bana zor geliyor.”

Onur Çalı