Şiir Erkök Yılmaz’ın 50. sanat yılı dolayısıyla yayımladığımız dosyayı, usta yazarın Parşömen için kaleme aldığı yeni bir öyküsüyle sürdürüyoruz…

Emel Hanım kumsala doğru yürürken zınk diye durdu. Mithat Çay Bahçesine gitse… Evet, oranın çayı güzeldi ama kağıt bardağa koyup getiriyorlardı. Emel Hanım ince belli bardakta içmedikçe çay içtiğini anlamazdı. Sefa Cafe’de ise çay cam bardakta geliyordu gelmesine ama oradaki sandalyeler de rahatsız mı rahatsızdı. Belki de en iyisi çay yerine kahve içmekti. Mithat Çay Bahçesinin kahvesi Sefa Cafe’ninki kadar güzel değilse de hiç değilse sandalyeleri rahattı. En iyisi öyle yapmalı, Mithat Çay Bahçesinde kahve içmeliydi. Bir üçüncü yeri denemek, bu sıcakta, sabah sabah, havanın giderek daha da ısınacağı belliyken gereksiz bir çaba olurdu. Emel Hanım artık genç olmadığını, tansiyonunu kollaması gerektiğini düşündü. Mithat Çay Bahçesine yöneldiğinde bir yandan da orada kimlere, hangi yetmişlik arkadaşlarına rastlayacağını kestirmeye çalışıyordu. Sefa Cafe’dekiler genellikle daha genç hiç değilse altmışlarında, üstelik çok daha cana yakın tiplerdi doğrusu ya, neyse…
Mithat Çay Bahçesine girdiğinde gölgede masa kalmamıştı. Tanıdık birilerini de göremedi. Güneşin alnında oturup kahve keyfi yapmak? Henüz her zamanki kahve saati de gelmemişken? Emel Hanım’da keyif meyif kalmamıştı.
“Bir şey içer miydin Abla?”
“Soda…” diye yanıt verdi Emel Hanım hiç aklında soda yokken. İskemlesini güneşe göre ayarlayıp oturdu. Az sonra soda geldi.
“Hani bunun pipeti?”
“Pipet kalmamış.”
“E… Nasıl içeceğim ben şimdi? Şişeden içemem…”
Garson omuz silkti.
“Sen şunu bardağa koy da getir, içine de bir dilim limon at,” diye garsona şişeyi uzattı.
Neye niyet, neye kısmet… Sabah sabah kahve içemezken sabah sabah sodaya talim et… Neyse hava güzeldi. Deniz çırpıntısız… Güneş biraz yakıyordu ama soda şimdi iyi gelirdi. Gelirdi gelmesine de soda gelmek bilmedi. Geldiğinde ısınmıştı. Güneşin alnında sıcak sodayı yudumlayan Emel Hanım bir an önce gidip birilerini bulmayı düşünüyordu şimdi. Komşulardan hiçbiri burada olmadığına göre Cafe’de buluşmuşlardı büyük bir olasılıkla. Sodayı bir an önce bitirmek amacıyla zorla boğazından aşağı akıttı.
“Çay ister misin Abla? Yeni demledim.”
İsterdi istemesine de…
“Cam bardakta vermiyorsun ki…”
“Sen iste… Bardağa koyarım…”
“Koy bakalım o zaman…”
Emel Hanım’ın keyfi yerine gelir gibi oldu. Sodayı da bitirmek zorunda değildi. Çay geldi. Cam bardakta.
“Bu ne bu?”
“Çay istememiş miydin Abla?”
“İyi de su bardağına koymuşsun.”
“Ha… sen çay bardağı mı istemiştin? Kalmamış.”
“Ben bunu nasıl içeyim?… İç iç bitmez…”
“Geri götüreyim istersen…”
“Tamam… Kalsın, peki…”
Ağzına kadar dolu su bardağındaki çayı yudumlamaya başladı Emel Hanım. Çayın tadı fena değildi hiç değilse… Tepesindeki güneşe de alıştı mı ne?… Oturuyorum işte. Acelem mi var? Hem zaten çay içmek istememiş miydim? Çaydan sonra Sefa Cafe’ye gider arkadaşları bulurum. Hiç değilse rahat bir iskemlede oturuyorum… Çayını yudumlarken bir yandan da gölgede bir masa arıyordu gözleri.
“Selam…”
Hah! İşte içlerindeki en iç açıcı komşu da çıkagelmişti.
“Nerelerdesiniz ayol ben tek kaldım burada?”
“Gelir millet birazdan… Çay güzele benziyor.”
“Cam bardakta istedim, böyle getirdi…”
“Fena mı bir yudumda bitmez. Doya doya içersin.”
“Öyle olsun…”
“Oğlum bana da bir çay…” Emel Hanım Ayfer Hanım’la birlikte çayını yudumlamaya başladı. Ayfer Hanım telefonuna davranıp birilerini aramaya başlamıştı bile.
“Anlaşılan bu sabah herkes meşgul… Kimi telefonu duymuyor, kimilerinin de gelesi yok gibi… E, ne yapalım… Oturuyoruz işte…”
Oturdular işte. Koca bardakla çay içe içe… Ayfer Hanım pişirdiği domates yemeğini anlatmaya başlamıştı. Emel Hanım domates sevmezdi. Domates yemeği, hem de zeytinyağlısı hiç mi hiç ilgisini çekmedi. Evde bamya vardı onu tüketmeliydi öncelikle. Buzdolabında bile olsa bu sıcakta ekşirdi bamya çok bekleyince. Akşama değişik bir şey uydururum, diye düşündü. Bir yandan da dinlemediği anlaşılmasın diye Ayfer Hanım’a kısa kısa sorular soruyor, arada bir kafa sallıyordu. Az sonra Meral ile Özden de geldi. Hepsi de sözleşmiş gibi pişirdikleri veya pişirecekleri yemeklerden söz etmeye başladılar. Emel Hanım’ın aslında canı bira ile patates kızartması çekiyordu ama bu hanımların koştur koştur evlerine gidip bayıla bayıla anlattıkları yemekleri yiyecekleri kesindi. Tek başına bira içip patates yemek de hiç içinden gelmedi. Kocasına telefon edip çağırsa… Mahmut Bey şimdi gelmeye üşenir, Allah bilir belki de öğle yemeğini yemiştir veya yemek üzeredir. Bamyayı öğle yemeği için hazır etmişti Emel Hanım, ayrıca evde yayla çorbası da vardı. Bir oturuşta bitiremeyeceklerine göre bamyayı akşam yemeğine bırakıp bir güzel çorba içerdi belki. Mahmut Bey yemeğini yememişse belki bir punduna getirip patates kızartması yapar yanına bir bira açardı. Evde bira var mıydı?
Emel Hanım huzursuzluk belirtileri sergilemeye ve kalkmak üzere ufaktan kıpırdanmaya başladı.
“Kalkıyor musun?” dedi Ayfer Hanım, “Bekle ben de geliyorum. Öğleden sonra tamirci gelecekti o gelmeden yemek faslı bitsin…”
Emel Hanım bira-patates kızartması hevesini içine gömdü, Ayfer Hanımla birlikte eve yollandı.
“Mahmut!” diye seslendi, “Mahmut…”
Mahmut Bey mahmur gözlerle yatak odasının kapısında göründü.
“Uyandırdım mı yoksa?”
“Yo… Uzanmıştım şöyle azıcık… Sen ne yaptın?”
“Hiiiç… Çay Bahçesinde oturduk arkadaşlarla… Sen de gelseydin keşke…”
“Kimsenin kocası gelmiyor. Ben ne yapayım tek başıma?”
“Burada ne yaptın? Bahçeyle uğraştın değil mi? Bu sıcakta…”
“Akşam üstü güneş vuruyor biliyorsun, bahçeyi hiç sulamaya gelmiyor…”
“Yemek de yememişsindir.”
“Ne var yemekte?”
“Bamya… Yayla çorbası da yapmıştım…”
Mahmut Bey bir an kararsız kaldı.
“Çorba içelim istersen,” diye atıldı Emel Hanım, bamyayı akşama bırakma fikri ağır basmıştı.
“Olur…” Mahmut Bey elini yüzünü yıkamaya gitti.
İkisi bir tas çorbayı bitiremediler bile…
“Doydun mu?”
“Elhamdülillah…”
“Ben de.”
“Ben biraz uzanayım…”
“Tavla partisi yok mu bugün?”
“Beşten sonra…”
“Anlaşıldı bahçeyi neden erken erken suladığın.”
“N’olmuş yani…”
“Tamam… tamam…”
Emel Hanım kendisine bir kahve yaptı. Ev gibisi yoktu. Akşam üstü bira içmeye gidelim, dese… Tavla partisi bitmezdi ki… Bitse bile bira içmeye yanaşacak mıydı bakalım Mahmut Bey? Akşam ben de beş gibi çıkar dosdoğru Sefa Cafe’ye giderim, diye düşündü Emel Hanım. Kimseyi peşime takmadan, yanıma bir kitap alıp…
Öyle de yaptı Emel Hanım; yanına kitabını alarak Sefa Cafe’ye gitti ama kitabın kapağını bile kaldıramadı. Mesude Hanım oturmuş adaçayı içiyordu. Emel Hanım’a seslendi. Çaresiz Mesude Hanımın yanına ilişti Emel Hanım.
“Kızlar birer ikişer gelecekler…” diye muştuladı Mesude Hanım, “Ayşe’ciğimin yaşgününü kutlayacağız bugün…”
“Bilmiyordum…” diye geveledi Emel Hanım, “Bilseydim.”
Bilseydi bir kek yapar mıydı? Çoktandır kekleri güzel olmuyordu ya hiç kabarmıyor ya da içi çiğ kalıyordu. “Fırınım pek iyi değil ama… Gene de…”
“Ben de bir şey yapmadım. Kızı pasta getirecekmiş anlaşılan.”
“Ha…”
Emel Hanım birden toparlanamadı. Gençler genellikle annelerinin yanında, annelerinin arkadaşlarıyla takılmazdı ama… Bu hangi Ayşe’nin, hangi kızıydı acaba? Sormaya çekindi.
“Ne içersiniz?”
Bira ve patates, diyemedi… Olmazdı ki şimdi. Mesude Hanım elindeki bardağı işaret edip duruyordu. Ada çayı mı? Allah esirgesin!
“Ben biraz sonra söylesem… Daha yeni geldim de…” diye garsonu başından sepetledi.
Evet, Ayşe Hanım da gözüktü. Kızı yoktu bu gelen Ayşe Hanım’ın. Bu durumda geriye diğer Ayşe’ler kalıyordu bugün yeni yaşına girecek olan. Gelen Ayşe’nin de yaş gününden haberi yoktu. Hangi Ayşe’nin yaş günü olduğunu bile bilmiyordu büyük olasılıkla. Bir şey sormadı. O da adaçayı istedi. Emel Hanım, istemez, der gibi başıyla savuşturdu sipariş verme işini.
Bu arada Sibel, Ayfer, Belma ve Selma kardeşler de geldi. Belma ve Selma’nın Ayşe’nin yaş gününden haberleri vardı. Hatta Selma evindeki tuzlu bisküvilerden getirmişti pastanın yanında yenir diye. Derken bir Ayşe daha Cafe’den içeri girdi. Elinde pasta masta yoktu. Geriye son bir Ayşe kalmıştı… Az sonra o da göründü pastasız olarak. Ayşe’ler tükendiğine göre… Emel Hanım usulca Mesude’den yana baktı. Yüzünde herhangi bir beklenti veya düş kırıklığı okunmuyordu. Ya diğerleri? Belma ve Selma’nın gözlerinin içine baktı Emel Hanım, onlar da gayet sessizdiler. Belki de Ayşe’nin kızını bekliyorlardı. Ayşe’nin kızı var mıydı? En iyisi buralarda daha fazla oyalanmadan bir bahane bulup kalkmak, ama önce bir çay söylemeliydi beleşçi demesinler diye…
“Hoş geldin Yüksel’ciğim…” diye bir avaz yükseldi Mesude’den. Yüksel elinde bir pasta kutusu tutuyordu. Ayşe’lerden birinin pastasını taşıyordu belki de.
“Annen gelmedi mi?” dedi biri, Selma veya Belma.
“Hava biraz serin diye evde oturmasını söyledim.”
“Annenle birlikte kesseydik pastasını…”
Kutudan çıkan pasta zaten kesilmiş, içinden birkaç dilim eksilmiş bir pastaydı. Gülümsedi Yüksel.
“Annem kesti. Üstelik önce annem tattı. Siz hiç merak etmeyin.”
Anneyi anımsıyordu Emel Hanım… Demek adı Ayşe’ymiş. Yüksel, Emel ve diğerleriyle akran, yetmişli yaşlarında yaşlı başlı bir kadıncağızdı. Hiç evlenmemişti. Yaşlı annesi ile yaşıyordu, anne doksan yaşlarında olmalıydı. Anneyi de olanca netliği ile gözünün önüne getiriyordu şimdi Emel Hanım… Demek adı Ayşe’ymiş… Bu yaşa kadar gelmiş, maşallah…
“Bakın… size şarap da getirdim… Oğlum, koş bize temiz bardaklar getir… Çay bardağı da olur…”
Emel Hanım çay veya herhangi bir şey içmediğine hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Evden çıkmadan önce biraz atıştırmakla da ne denli akıllılık etmiş olduğunu düşünmeden edemedi. Pasta ile şarap bu ılık yaz akşamında keyfine keyif kattı. Güneşi hep birlikte batırdılar. Batan güneşe kadeh kaldırdılar. “İyi ki doğdun”lara “İyi ki varsınız” lar eşlik etti, nice yıllara, sağlıklı ömürler dilediler Yüksel’in annesi Ayşe için.
Yüksel anasını daha fazla bekletemezdi. Erken kalktı. Yüksel’den sonra da oturuldu. Emel Hanım’ın eve dönmesi gerekmiyordu Mahmut için akşam yemeği hazırdı nasılsa. Havadan sudan konuşurken… Kuzey kutbundan bir buzul parçasının daha kopup okyanuslara yol aldığı haberi gündeme düştü. İklim ne kadar da değişmişti. Yağmur sel gibi akıyor, rüzgarlar hortum olup yeri göğü birbirine katıyordu. Denizlerin yükseleceği, karaların sular altında kalacağı, deniz canlılarının karaya, karadakilerin denizlere karışacağı konuşulur oldu. Ay bile giderek daha yakınından geçmekteydi Dünyanın. Bu gidişle her dolunayla birlikte depreşen yanardağlar, depremler eşliğinde çok daha yaman gelgitler yaşanacaktı. İlk ürperen Ayfer oldu.
“Bırakın şimdi bunları konuşmayı…” diye kestirip attı. Evlerine gitmek üzere dağılmadan önce birer dondurma yeme fikrini ortaya attı “Buzullara inat!” diye göz kırptı. Dondurmaları yediler. Ne yalan söylemeli pasta üstüne yenen dondurma pek de iyi geldi.
Emel Hanım eve döndüğünde kafası iyiydi. Güzel bir uyku çekme kıvamındaydı. Kocası çoktan yatağa girmişti.
“Ne yaptın? Tavla partisi nasıl geçti?”
“Her zamanki gibi…”
“Her zamanki gibi sen mi yendin?”
“Yok canım…Yaşlandık… Yaşlandım artık elmasım…”
Elmas kocasının ısısıyla iyice ısınmış yatağa uzandı, pikeyi başına dek çekti. Ürperir gibi yapıp kocasına sokuldu.
“Biliyor musun? Küresel ısınmadan söz ettiler bu gece… Kutuplar hızla eriyormuş… Buralar hep su altında kalacakmış… Çok korkuyorum Mahmut.”
“Korkma canım… O günler gelene kadar…”
“Çok hızlı eriyormuş ama… Korkuyorum Mahmut. Ne yaparız o zaman…”
“Dinozorlar, mamutlar gibi silinip gideriz…”
“Şaka yapma kuzum, çok korkuyorum…”
Mahmut Bey karısına sarılıp saçlarından öptü.
“Korkma canım, o günler gelesiye…” diye bir şeyler mırıldandı Mamut, pardon, Mahmut; sonra da uyuyuverdi.
Emel Hanım pencereden ürkek bakışlarla gökyüzüne bir göz attı. Kalktı. Balkona çıktı gökyüzüne baktı. Ne söylüyordu bu karanlık gök, bu uzak yıldızlar?.. Yağmur, fırtına, hortum vb. doğal âfetlere gebe miydi gece, geceler? Gecenin sessizliğinde hiçbir sorusuna karşılık alamadı. Balkon kapısını, yel, uyuyan bedenlerini yalamadan geçecek gibi, aralık bıraktı. Sokak kapısını sıkı sıkı kilitledi. Bir sürahi ile iki su bardağını yatağın başucunda hazır bulundurdu. Yattı.
“Ayı gördüm Allah Amentü billah…” diye mırıldandı, oysa ay may yoktu.
Kim bilir nerede, ne zaman, hangi saatte? Ay daha ne kadar görünecek? Daha neyi, ne kadar göreceklerdi?
Şiir Erkök Yılmaz
