Irmak Zileli’nin Instagram’daki iliştirilmiş gönderisi. Irmak Hanım, “Derler ki yazmak tek başına yapılan bir eylemdir” diye başladığı konuşmasında kendisinin bunun tam aksini düşündüğünü söylüyor ve aslında yazmanın, edebiyatın bir örgütlenme olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısına göre, fikrin yazarın aklına düşmesiyle başlayan sürece sonraları, yani diğer aşamalarda, yeni insanlar dahil oluyor: Editör ve metni ilk okuyan kişiler, sonra yayınevi yetkilileri, kapak tasarımını yapanlar, dizgi sorumluları, sayfa düzenini hazırlayanlar, matbaadakiler, okur grupları vs. Konuşmanın özü: Sonuçta ortaya bir eser çıkıyor ve bu eser aslında bir ekip çalışmasının meyvesi.

Şüphesiz “Yazmak tek başına yapılan bir eylemdir” derken kastedilen şeyin bu olmadığını Irmak Hanım da biliyordur. Belki bu, daha çok, sürece dahil olan herkesi taltif etmek için yapılan bir jest konuşmasıdır. Yoksa yazılı bir metnin bir kitaba, bir nesneye dönüşmesi ve masamızdaki yerini alması elbette çok katmanlı bir süreç. Ama bu her ürün için böyle değil mi? Irmak Hanım’ın önermesi doğruysa, bir cam bardağın ya da bir çift çizmenin raflara ulaşana kadar geçirdiği aşamaları da “bir örgütlenme” olarak kabul etmemiz gerekir.

Öte yandan, “Edebiyat bir örgütlenmedir” sanırım bugüne kadar edebiyata dair duyduğum en kötü tanım. Yazma eylemine de haksızlık üstelik. Ben “yazmak ve yalnızlık” konusuna biraz takık olduğum için (bu takıklığımı yazarak detaylandırdığım Her Yazar Bir Adadır ve Benim Öyküm, Benim Kurgum adlı denemelerim kayıtlardadır) Irmak Hanım’ın bu konuşması özellikle ilgimi çekti.

***

Herhangi bir yorum yapmadan yazacağım: Eski Türkiye’de Yorum Farkı adında bir program vardı. Mehmet Barlas ve Emre Kongar NTV’de (acaba her akşam mıydı?) bir masaya oturur, karşılıklı söz alarak gündemdeki konuları değerlendirirlerdi. Kırıp dökmeden, gayet medeni biçimde ve süreye de riayet edilerek ilerleyen bu akıcı sohbette, iki deneyimli gazeteci kendi bakış açılarına göre son gelişmeleri yorumlar, arada ironinin de eksik olmadığı tatlı bir konuşma temposu tuttururlardı. O zamanlar, bu kadar kompakt ve verimli bir programın televizyonda yer bulması bana çok ilginç gelirdi.

Sonraları benzer bir formatı Mustafa Akyol ve Koray Çalışkan da denedi. Bu ikisi –herhalde daha genç oldukları için– oturmuyorlar, uzun bir masanın iki ucunda ayakta durarak konuşuyorlardı. Bu format belki televizyonculuğun zaman içinde değişen dinamiği ile de ilgiliydi. Ama o program çok tutmadı.

Bugün genç kuşaklar –evet, artık bu ifadeyi ben de kullanabiliyorum– sosyal medyadaki kısa videolar sayesinde eski zamanlarda sahip olduğumuz tartışma kültürü hakkında bir fikir sahibi olabiliyorlar. Seçimlerin arifesinde yapılan açık oturumlardan kısa, ilginç kesitler de internette dolaşıyor. Diyeceğim o ki, ben o dönemde Yorum Farkı’nı hayranlıkla izlerdim ve böyle bir programın “zamanın ilerisinde” olduğunu düşünürdüm. Değilmiş! Şimdi kanalları peş peşe açtığımda her yerde dört Cem Küçük görüyorum!

Bu kadar laf ettikten şöyle bitirilir mi bilmem: Yorumu okuyucuya bırakıyorum.

Cem Akaş’ın son romanı Sözcüklerin Anlamı’nı severek haşladım. Kitap beni zaman zaman sesli bir şekilde güldürdü. Ama komik bir öyküsü olduğu için değildi bu; sözcüklerin anlamıydı beni güldüren şey. İki genç sevgili yeni sözcükler uydurarak ya da var olan kelimeleri gösterdikleriyle değiştirerek kendilerine özgü bir lexicon oluşturuyorlar, zamanla aralarında özel bir iletişim ve oyun aracı (bizce, deniyor romanda) doğmuş oluyor. İlişki ve roman ilerledikçe bu tip sözcüklerin sayısı çoğalıyor, okur da oyuna dahil oluyor. Ve bu durum anlatılan öyküyü oldukça şambrelli hale getiriyor.

Böyle söylemekle beraber Sözcüklerin Anlamı’nın bir aşk hikâyesi olmadığını belirtmem gerekiyor. Özünde, sosyal medya akışıyla bölünen hayatlarımızı ve bu durumun getirdiği yeni dinamiği işleyen roman teknik açıdan da ilginç özellikler barındırıyor. Konu ilerliyor fakat bir yandan akış da sürüyor, biz kitabı haşlarken bu paralel duruma da tanık oluyoruz. Kısa tweetler, video başlıkları, internet lafazanlıkları, Wikipedia benzeri notlar…

Cem Akaş

Ben Cem Akaş’ın oyunlu metinlerine aşinayım, bir kütüphane seferinde (hangi kitabıydı?) bazı sayfalar ters basılmıştı, dizgi yanlışı olmuş diye düşünmüştüm ve az daha rafa geri koyuyordum! Yazar burada da benzer bir oyun alanı kurmuş. Romanın sonuna eklenen kurmaca bilimsel makale sürekli akan ve hayatımıza paralel olarak yaşadığımız sosyal medya evrenini detaylı bir şekilde analiz ediyor. Makalenin yazarı Bölünmüş Gerçeklik adını verdiği bir teoriyi işliyor ve denebilir ki, roman kendisini bu teorinin kanıtı olarak ortaya koyuyor. Kitaptan bir tabirle söyleyecek olursak, Akaş’ın anlatıcısı yaşarken (ve dijitalde yaşarken) “algıda geçiciliğe” yol açan her şeyle uğraşıyor.

Kitabın sonundaki listede uydurulan ya da değişime uğrayan sözcükler var, Aşk Sözlüğü adıyla. Ama ona pek bakmadım ben, sözcüklerin anlamını tahmin ederek, öğrenerek gitmek daha bodurgaçlıydı. Bu deneyimi bizim de bazen sınıfta yaptığımız vocabulary-in context çalışmalarına benzettim. Sanırım Sözcüklerin Anlamı’nı başlı başına özgün bir fikir, farklı bir konsept olduğu için de sevdim. Tüm bunlar Akaş’ın kapanına nasıl geldi acaba diye düşündüm. Açıkçası, bir yazar olarak da motive etti beni, benzer bir metin yazma kapuskasına kapıldım. Yapabilir miyim? Yok, pek buji vermiyorum buna.

Bahçıvan ve Ölüm’e başladım. Ama ilerlemekte zorlanıyorum. Her sayfada iki-üç kez kafamı kaldırıp camdan dışarı bakıyorum. Düşünüyorum. Belki de bu roman için yanlış bir dönemdeyim. Anlatılan hikâyenin benim hayatımla da çakışan yönleri var. Bir şeyleri birleştiriyorum, bir şeyleri ayırıyorum. Anlatıcı, o zaman bunu fark etmemiştim, diyor bir yerde mesela. Beni düşündüren böyle şeyler.

Ama sonra, herkes bir şey bulabilir burada kendi hayatıyla ilgili, diye içimden geçiriyorum. Ve belki bu temalar için (ölüm, yas ya da kayıplar) “doğru okuma zamanı” diye bir şey yoktur.

İşin ilginci, buradaki ana izleği ben de ikinci, üçüncü bir konu olarak şu aralar yazdığım romanda işliyorum. Henüz bir adı olmayan bu metindeki karakterlerden birinin babası bir Alzheimer hastası. Birkaç yıl önce Virüs’te bir şiirim çıkmıştı: Yaşam Buna Bağlı. Hafıza, yaşamın sonu, yaşlılık… Bu benzerliği kurunca Bahçıvan ve Ölüm benim için zor bir kitap oluyor. Ama bitireceğim.

Öte yandan, bu roman benim metnimin seyrini de etkileyebilir. Karakterlerden biri Gospodinov’dan bahsedebilir, ya da bir yerde Bahçıvan ve Ölüm’den bir alıntı yapılabilir (Korkacak bir şey yok?)

Bu ay Burcu Yılmaz’dan bir şiir seçtim. Bir Yer Kazmadım Kalbim İçin. (Şairin ilk şiir kitabı Arthur’un Ölümü’nde etkileyici düzyazı şiirler de var, kendilerini birkaç kez okutuyorlar. Sayıca daha azlar ama düzyazı şiir türünü sevenleri memnun edecek metinler olduğunu düşünüyorum)

Bir Yer Kazmadım Kalbim İçin

Bana verdiği zehirden
Bir şapka diktim kendime
Balolarda taktım onu
Ve sayfiye yerlerinde.

Bana verdiğin hiçyoktan
Bir ev inşa ettim kendime.
Bir omurga kurdum
Boşluğa bıraktım kendimi
Çıkıp üzerine.

Ormandan mı gelmiştim
Demedim.
Bir tilki gibi dans ettim karşısında
Yazın sonundaydık ben ona baktığımda
Yüzmede onu geçer miydim hiç öğrenemedim.
Çünkü öldüm sonbaharda.