İlk kitabın heyecanı ayrıdır. Kâğıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar tıpkı sonrakiler gibi kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Yazarlık bize özgü hatalarımızla, acemiliğimizle birlikte bir uzun yolda yürümek değil mi zaten?
İlk öykü kitapları yayımlanmış yazarlarla 2015 yılından beri “İlk Göz Ağrısı” söyleşileri yapıyor, ilk kitaplarının heyecanını paylaşıyoruz. İrem Üreten, 181. konuğumuz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Yazmaya eğilimim çok eskiye, ortaokul yıllarına dayanıyor. Bu arzunun ortaya çıkışında dedem Sadık Baklacıoğlu’nun adını anmadan geçemiyorum. Kıymetli bir aydın ve entelektüel olan dedem, günlük yaşantısının büyük bölümünü okuyarak geçirirdi. Görme ve ifade etme biçimlerimi şekillendiren kişi, ilk öğretmenim olarak tanımlıyorum onu. O zamanlar doğayı gözlemler, üzerine konuşur, bende oluşan izlenimlerle tasvirler yazardım.
Elbette, yazma işini ciddiye alıp daha sistematik bir biçimde yaklaşmam daha yeni, yaklaşık on yıl önce Cer Modern’de katıldığım bir yazı atölyesiyle başladı. Emrah Polat, Fadime Uslu ve Ethem Baran’ın yürüttüğü bu program bana doğru okuma ve yazma konusunda kapı araladı. Sonrasında kıymetli öykü yazarımız Ethem Baran’la atölyelerimize aralıksız devam ettik. Çeşitli dönemlerde Fadime Uslu ve Doğuş Sarpkaya’nın çalışma gruplarına dahil oldum, oluyorum. Keza Semih Gümüş ve Murat Gülsoy’un pandemi sürecinde katıldığım yaratıcı yazarlık seminerleri de etkili ve öğreticiydi.
Türk ve dünya edebiyatının iyi eserlerine eğilerek bilinçli okumalar yapmaya başlamak yolumu aydınlattı. Daha yüksek bir bilinçle yapılan bu okumaların yanı sıra, sanatın farklı dallarını takip etmek, örneğin bir yağlıboya tabloya bakmak veya bir film üzerine düşünmek, başka başka dünyalara dalmamı sağlayan ilham kaynakları oldu. Hocalarımla yaptığımız çalışmalar, kurmaca üzerine düşünme ve metinleri analiz etme yetilerimi geliştirdi. Doğrusunu isterseniz, tüm bu yıllar içinde giderek artan bir bilinçle onlarca öykü yazdım.
Bir kitap fikri, bu çalışmaları disiplinli olarak yürüttüğüm ilk yıllarda dahi aklımın ucundan geçmiyordu. Sanırım çok uzak bir ihtimal olarak görüyordum bunu. Kendime daha yakın hedefler koydum, öykülerimin edebiyat dergilerinde yayımlanması gibi. Kitap fikri daha sonra doğdu. Yıllar içinde yazdığım onca öykü arasından sıyrılanlar, ilk kitapta yer almanın hakkını vermek için üzerine daha uzun mesai talep ettiler elbette. Bugün kitaptaki hallerine evrilene kadar öykülerime emek vermeye devam ettim. Dosyam içime sinen bir noktaya eriştikten sonraysa hiç dokunmadım onlara. Yayınevleriyle iletişime geçtim, kitabı okura ulaştıracak yayıncıyla buluşmayı sabırla bekledim.
Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?
Öykü türünü tanımama ve anlamama atölyeler ön ayak oldu. İyi bir öykü okuduğumda haz duyuyorum. Büyük ustalarınkiler vurucu bir etki yaratıyor. Çehov, Hemingway, Marquez, Borges, Cortazar, Calvino, Buzzati, Sait Faik, Bilge Karasu, Vüs’at Bener, Füruzan, Selçuk Baran, Onat Kutlar ve daha nicelerinin adını anmaya sayfalar yetmez… Hazzın yanı sıra gıpta da uyandırıyor, benzer metinler ortaya koyma isteğimi tetikliyor kimi zaman. Diğer türlere kıyasla öykü, farklı bir düşünme biçimine, bambaşka bir matematiğe de işaret ediyor bence. İnsanı sarsan o etkiyi de dar bir alanda yaratıyor üstelik. Öykü dediğimiz türün okura her şeyi açık etmeyen, cümlelerle ördüğü anlamdan daha fazlasını boşluklarıyla gerçekleştiren, metne bu yolla katman kazandıran bir mekanizması var.
İçtenlikle söylemeliyim ki, tüm bu karmaşık özelliklerinden dolayı, öykü okumayı öğrenmem zaman aldı. Bu türün şifrelerini çözmek, belli bir öykü okuma deneyimi, hatta ardından iyi bir tartışma ortamı gerektiriyor bana göre. Bu ortama ve farklı bakış açılarına imkân tanıyan atölyelere de haklarını teslim etmeliyim.
Uzun lafın kısası, insanı yazmaya heveslendiren, bir yandan da yazara meydan okuyan bir tür öykü. Dolayısıyla, benim için de çekici bir yol oldu. Yazı yolculuğum sadece öyküyle mi sürer emin değilim, ama yolun başındayım. Yazacağım öyküler var daha.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler yaşadınız?
Başından beri gönlümde yatan, Türkiye yayıncılığında önemli bir yeri olan, köklü bir yayıneviyle yol almaktı. Aklımda beş-altı yayınevini kapsayan bir liste vardı ve bekleme sürelerini de göze alarak belli bir sırayla bu yayınevlerine dosyamı göndermeye karar verdim. Ne var ki, dosyama noktayı koyduğum dönem, pandeminin ardından yayınevlerinin ekonomik zorluklarla had safhada boğuştuğu bir zamana denk geldi. Kimi büyük yayınevinin bünyesinde yaşanan istikrarsızlıklardan nasibimi aldım, bu durum kitabın okuruna ulaşmasını bir hayli geciktirdi. Her halükârda, bu dosya üzerine daha fazla kalem oynatamayacak noktaya gelmiştim. Artık içime sinen adımları atmaya devam ederek beklemekten başka çarem yoktu. Bu dönemde Ethem hocam dosyamın er geç okurunu bulacağına dair yüreklendirmiştir beni.
Arayışımın çok doğru bir anında, Bilgi Yayınevi’nin yeni bir öykü serisine yoğunlaştığının, nitelikli öykü dosyaları beklediğinin haberini aldım. Köklü yayınevleri arasında önemli bir isim Bilgi. Füruzan gibi en önemli kadın öykücülerimizden birinin de arasında olduğu yazarlarımıza yuva olmuş. Oğuz Atay, Bilge Karasu, Sevgi Soysal, Yusuf Atılgan, Ayla Kutlu bu kıymetli isimlerden yalnızca birkaçı.
Yazar arkadaşım, yoldaşım Gamze Efe, Bilgi Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Mesut Örs’le tanışmama vesile oldu. Dosyamı kendisine ilettim. Mesut Bey, sürecin birkaç aya yayılabileceğini, adil bir karara varmadan önce onlara ulaşan dosyaların tamamının ele alınması gerektiğini anlattı. Ne mutlu bana ki, Bilgi’den cevap beklediğim birkaç ayın ardından dosyamı basılmaya değer bulduklarının haberini aldım. Şimdi onların heyecanını, benimki gibi bir ilk kitabı sahipleniş biçimlerini gördükçe, Saat Yönünün Tersine’nin Bilgi Yayınevi’yle güzel bir yola çıkmış olduğuna inanıyor, mutlu oluyorum.
Kitabın yayıma hazırlanma sürecinde size yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?
Saat Yönünün Tersine’nin editörü Murat Çelik. Hem kaleminden, dili kullanış biçiminden etkilendiğim bir yazar hem de editör olarak çok tecrübeli bulduğum birisi. Öyküler içerik, kurgu, dil bağlamında onun da içine sinmiş olacak ki, büyük değişiklikler önermedi, kelime düzeyinde bir çalışma yaptık daha çok. En önemlisi, bana editörlüğün ötesinde bir yoldaşlık etmiş olması. Tam ihtiyacım olduğu gibi, sözünü sakınmayan birisi Murat, iletişime açık olması ona kitapla ilgili her konuda danışabilmeme imkân tanıdı. Bu süreçte dosyayı uzun bir aradan sonra beş-altı kere daha okudum sanırım, sonunda Murat’ın “Artık okuma, düzeltme de yapma lütfen” dediği bir noktada, onu azat ettik.
Yazarken yalnızız ama metinlerimizle hemhal olduğumuz ölçüde sahipleniyor ve körleşebiliyoruz onlara karşı. Öyküleri gün yüzüne çıkarma cesaretini göstermeden önce güvendiğimiz insanlardan görüş almakta, metinleri onların desteğiyle daha iyi bir yere taşımakta sakınca değil, sonsuz fayda görüyorum. Elbette bunun sınırlarını çizmeyi önemsiyorum, nihayetinde yazarın emeği ve eseri olma niteliğini, metnin hiçbir parçasında kaybetmemeli. Bu süreçten önce, öykülerimi daha iyi bir yere taşımama destek olan, gayri resmî editörlerim de oldu.
Ethem Baran okuduğunuz ve okumadığınız bütün öykülerime dokunmuş, yolun başından beri tabiri caizse bana babalık etmiştir. Doğuş Sarpkaya ve Fadime Uslu’yla dosyam üzerine ince işçilik çalışmaları yaptık, öykülerin katman kazanmalarına çok faydaları dokundu. Yanı sıra, ilk kitaplarından itibaren kıymetli birer yazar olacaklarını duyuran yazı yoldaşlarım var ki, dosya hazırlık süreçlerimizde öykülerimizi birbirimizle paylaşıp görüş alışverişlerinde bulunduk. Gamze Efe, Burçe Bahadır, Eser Kuru, Dilek Karaaslan, Özcan Yılmaz ve yakında isimlerini duyacağınız başka arkadaşlarım… Geri bildirimleriyle dosyama nitelik katan, isimlerini sayabildiğim ve sayamadığım bu kıymetli insanlara teşekkür şansını es geçmek istemem.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?
Disiplinli olarak öykü çalışmalarına başladığım ilk yıllarda, kitap fikrinin aklımın ucundan geçmediğinden bahsetmiştim. Öte yandan, severek takip ettiğim bir dergide öykümün yer alması benim için ilk basamaktı. Uzunca bir süre ve ısrarla aklımı Notos Dergi’ye taktım. Notos’un her sayısının arka kısmında “Bu Resmin / Fotoğrafın Öyküsünü Yazar Mısınız?” köşesi vardır bilirsiniz. Bir resmin verdiği ilhamdan yola çıkmak da benim için çok cazip olduğundan, bıkmadan usanmadan bu köşeye yazılar yazdım. Bir öykümün ilk olarak Notos’ta yayımlandığı gün kitabım basılmış kadar sevinçliydim, inanır mısınız?
Çeşitli basılı ve dijital mecralarda öykülerimin yanı sıra, değerlendirme yazılarım da yayımlandı. Bir roman veya öykü kitabı beni heyecanlandırdığında, onun üzerine söz söyleme, neden etkilendiğimi paylaşma arzusu duyuyorum. Edebiyatımızın deneme ve eleştiri yazılarına muhtaç olduğu, çokça yinelenen bir gerçek. Bazen zamansızlık nedeniyle üzerine yazamadığım kimi kitap değerlendirmeleri için hayıflandığımı da söylemeliyim.
Yanılmıyorsam Tomris Uyar’ın bir yerlerde okuduğum bir görüşüydü: Dergilerde metinlerinizin yayımlanmasının, hangi isimlerle yan yana gelebildiğinizi görmeniz, edebiyat dünyasındaki yerinizi anlamanız açısından önemli olduğunu dile getiriyordu.
Öte yandan, özellikle basılı dergilerdeki kelime sınırının beni çoğunlukla zorladığını itiraf etmeliyim. Tabii ki bu sınırlama elzem ama yazarken herhangi bir sınırlama, işi doğasının dışına çıkarıp metni sıkıştırabiliyor, dinamiğini bozabiliyor. Daha önce dergide yayımlanmış bir öykümle kitapta karşılaşırsa okur tekrar okumasını dilerim, çünkü farklı bir metinle karşılaşacaktır.
İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz, ne buldunuz?
Kitabımın yayımlanmasının üzerinden henüz bir-iki ay geçti, belki vereceğim yanıt şimdilik yetersiz olacak.
Dosyam hazır hale geldikten sonra kitabın yayımlanması yaklaşık üç yıl sürdü. O kadar uzun bir bekleyişti ki, her şeyden önce okura kavuşmuş olduğu için müthiş bir rahatlama ve mutluluk duyduğumu söylemeliyim. Bir ilk kitaptan büyük tirajlar beklemek zor ama benim için esas olan kıymetli okura ulaşabilmek. Her bir öyküye verdiğim emeğin okur tarafından anlaşıldığını, okurla paylaşabildiğim duygu ve düşünceyi, kalemim yoluyla kurduğum bağı, onlardan aldığım geri bildirimler sayesinde görüyorum. Saat Yönünün Tersine üzerine dolu dolu ve çok nitelikli değerlendirme yazıları yazılmaya başlandı. Karşılığını bulmuş olması heyecanlandırıyor, mutlu ediyor beni. Metinlerime dair, olumsuz geri bildirimleri de almaya hazır olduğumu her mecrada söylemek istiyorum. Zira, metinlerimizi ve dolayısıyla edebiyatımızı daha ileriye taşıyacak nitelikte eleştiriye hepimizin ihtiyacı var.
Umuyorum ki Saat Yönünün Tersine yoluna devam edecek, daha çok okurla buluşacak. Bu yolda ne bulursam bulayım, esas olan ve değişmeyen şeyin yazmak olmasını diliyorum. İlhamı, arzuyu ve heyecanı kaybetmeden devam etmek…
Peki, bundan sonra?
İlk elin günahı olmazsa eğer –ki ben ilk kitabın bütün günahlarını da sevapları kadar sahiplenmek isterim– acaba okurun önüne çıkacağım bir sonraki kitap ne ifade ediyor? Bence her biri öncekinden daha nitelikli, üstün olmalı. İşte bu, hem heyecan hem tedirginlik verici. İlk kitaba kıymet veren okuru hayal kırıklığına uğratmayacak bir ikinci kitap olsun isterim elbette.
Yeni öyküler üzerine düşünmeye, yazmaya devam ediyorum. Bunlar tamamlandıkça ve olgunlaştıkça bir dosyaya evrilecektir. Henüz kolları sıvamadığım bir başka dosya teması daha var: Bir araya geldiğinde bütünsel olacak, birbirine çengeller atacak bir başka öykü dizisi fikri bu, tarihi gerçeklikle kurguyu bir araya getirmenin yollarını aratacak bir yapısı olmasını hayal ediyorum.
Bunların yanı sıra, romanı deneme arzusu da var içimde. Yoğun araştırma gerektirecek, çok deneyimli olmadığım bir türde, distopik bir hikâyenin tohumu aklımda dolanıp duruyor. Bu fikir, bir sergiyi izlerken düştü aklıma. İhtiyacım olansa cesaret ve roman için ihtiyaç duyacağım daha uzun soluklu bir odaklanma hali.
Hangi sırayla okur karşısına tekrar çıkacağımı bilmiyorum ama bundan sonraki kitabımın da yoğun bir emeğin ürünü olacağının garantisini verebilirim.
