1 Temmuz 2025
Memleket yanıyor. Gerçek anlamda yanıyor. Ormanlık araziler kül altında. Köyler, mahalleler boşaltılıyor. Evler yanıyor.
Memleket yanıyor memleket!
Hukuk bir topluluğu birlikte tutan en önemli harç. Adaletin aracı olan hukuktan bahsediyorum. O uzun süredir yok. Bir yangın da bu.
Birkaç aydır içimden yazmak gelmiyor. Memleket kelimenin her anlamıyla yanıyorken kitaplardan, filmlerden bahsetmek abes geliyor. (Doğru bir tavır değil, biliyorum ama gücüm yok.)
Yangın yerinde olmasak Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri’nden, Annemarie Jacir’in yönettiği güzelim Düğün Davetiyesi (Wajib, 2017) filminden bahsedebilirdim.
Yangın yerindeyiz.
2 Temmuz 2025
2 Temmuz 1993. Dokuz yaşındaydım. Televizyonda adım adım yaklaşan katliamı ben bile görmüş, devletle henüz okul dışında tanışıklığım olmadığı için neden müdahale edilmediğini, insanların neden kurtarılmadığını anlayamamıştım. Çocukluk işte.
Bugün bir karikatürü bahane edenlerin o günlerde başka bahaneleri vardı.
Koca bir Cumhuriyet tarihi böyle geçti: Yakılanlar, işkencede ölenler, çocukları kaybedilenler, anadili yasaklananlar, köyleri boşaltılanlar, kimliği yok sayılanlar, sürgün edilenler, depremlerde ihmal yüzünden can verenler, yoksullaştırılan gittikçe açlığa mahkûm edilen büyük kalabalıklar. Atanamadığı, iş bulamadığı için intihar eden, hayata küsen gençler…
Bir yanda da dinin, bayrağın ticaretini yapıp koltuklarıyla aşk yaşayanlar. Çocuklarını yurt dışında okutup buraları imam hatip liseleriyle dolduranlar, vatani görevini yapan gençlere hususi işlerini gördürenler, eğitim zayiatları. Hiç utanmadan bütün yakınlarını torpille işe sokanlar. İmtiyazlılar, yenileri ve eskileri…
Kısa bir Türkiye tarihi.
***
Yazarları yakanlar.
Yakanlardan yana olan yazarlar.
İşte size kısa bir Türk edebiyatı tarihi…
18 Temmuz 2025
Hanımın Çiftliği’ni okuyorum.
Bahsedecek çok şey var ama maalesef elim kolum bağlı. Dini ve milli hassasiyetler (72 milletin 72 ayrı hassasiyeti) devreye girebilir, incinenler olabilir.
En iyisi romandan uyarlanan diziyi izlemek. Dizi politik doğrucudur büyük ihtimalle. Tertemizdir, sıkıntısızdır herhalde.
Öyle yapalım, diziyi izleyeyim de ondan bahsedeyim bir dahaki dünlükte.
20 Temmuz 2025
Ama Rıfat Ilgaz’dan, onun yenice okuduğum Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra kitabından rahatlıkla bahsedebilirim. Çünkü kimsenin itiraz edemeyeceği, alınmayacağı, buz gibi gerçek var bu anı kitabında Ilgaz’ın: Devletimiz aydınlarını hiç sevmedi. Kırk kuşağı hariç değil.
İlk kez 1944’te tutuklanır Cideli Rıfat Ilgaz. 6 ay hapis yatar. Suçu ne? Şiir yazmak. Bütün ömrü yargı tehdidiyle, fişlenmeyle, takiple geçer ama sonra, 12 Eylül günlerinde, artık yaşı epey ilerlemişken şairin ve Cide’sine geri dönmüşken bir gözaltı daha…
Bunları anlatıyor bu kitabında.

Ulan bu memlekette kırk yılda hiç mi bir şey değişmez?
Kırk yılda değişmez tabii. 100 yılda bile bir şey değişmez.
Bu devlet, aydınlarını hiçbir zaman sevmedi. Her zaman hapis, baskı ve sansür hediye etti onlara. Ha bir de sürgünler…
21 Temmuz 2025
İki şanslı insan kümesi var. Biri hiç doğmamış olanlar. Bu dünyada tek bir nefes dahi alıp vermemiş olanlar. Ölüm düşüncesiyle cebelleşmek zorunda kalmayacaklar.
İkincisi de hiç cigara dumanı üflememiş, paf puf yapmamış olanlar.
İkinci grup, özellikle siz çok şanslısınız. Sigarayı bırakmak gibi bir dertle boğuşmayacaksınız hiç.
23 Temmuz 2025
Eski dergileri karıştırmayı seviyorum. Haziran 1992 tarihli Varlık dergisinde bir yazı: “Niçin hikâye ve roman yazıyorum?” İmza: Orhan Kemal. Yazının altındaki nota bakılırsa Nurer Uğurlu’nun özel arşivinden alınmış bu satırlar.
Bir sayfalık yazının bir yerinde şöyle diyor Orhan Kemal:
“Ben tam deyimiyle küçük burjuvayım. Ama küçük burjuva olmam benim birtakım küçük çıkarlarımı ön olana almamı gerektirmez. Bundan dolayı da kendimi namuslu sayıyorum. Dürüst bir insan olduğumu söyleyebilirim. Babamın topraklarıyla uğraşmadım. Onların gelirleriyle ilgilenmedim. O toprakları şimdi köylüler işgal etmişler. Onlar çalışıp onlar kazanıyorlar. Ben burada kendi romanlarımla, kendi hikâyelerimle geçiniyorum.”
Yani istese, bir Muzaffer Bey olabilirmiş Orhan Kemal.

Bu yazının hemen yan sayfasında ise Enver Ercan, İkbal Kahvesi’nin müzmin müdavimlerinden Yelfe İhsan’ın (İhsan Hasırcıoğlu) Orhan Kemal’le ilgili anılarını aktarmış.
AST’ın (Ankara Sanat Tiyatrosu) 72. Koğuş’u oynaması sebebiyle Orhan Kemal iyi bir telif almış. Arkadaşları olarak bir ev almak istemişler bu parayla. Fakat Yelfe İhsan’ın demesine göre Orhan Kemal bu teklife çok kızmış ve “Ben babamın tomarla tapusuna kıçımı dönüp çıkmış adamım. Beni kapitalist yapmak istiyorsunuz. Ben sınıfıma ihanet etmem,” diyerek kavga etmiş arkadaşlarıyla, teklifi kesinlikle kabul etmiyormuş. Arkadaşları da emrivaki ile bir ev alıp, evi Orhan Kemal’in eşinin üstüne yapmışlar. Yelfe İhsan, şöyle bağlıyor anısını:
“Ne ilgilendi, ne imzaya geldi. Bu konudaki kızgınlığı ölene kadar da sürdü. Sizin anlayacağınız mülkiyete sonuna kadar karşı çıkarak gelip geçti bu dünyadan Orhan Kemal.”
30 Temmuz 2025
Tam on yıl önce bugün ilk dünlük yayımlanmıştı.
İlk dünlüğün[1] ilk satırlarında şöyle yazmıştım:
Bundan sonra her gün olmasa bile hemen her gün bir şeyler yazacağım, günlük niyetine. Yazı ister istemez geçmişi imlediği için de bunların adı dünlük olsun. Okuduklarım, izlediklerim, bakıp gördüklerim üzerine birkaç delibozuk söz… Kendi kendime konuşmamak için. İlaç niyetine yazı…
Vira bismillah!
Aradan on yıl geçti. Dünyada, memlekette neler oldu neler. Başımıza gelmedik kalmadı. Savaşlar, katliamlar, yangınlar, seller… Hukuksuzluk, adaletsizlik, yoksulluk… Saymakla bitmez.
“İlaç niyetine yazı” demişim o ilk dünlükte. Bir okur ve yazar olarak, benzer durumdaki herkes gibi ben de çok düşündüm elbette: Edebiyat dediğimiz şey neye yarar? Yaraması gerekir mi? Bir silah mıdır, sığınak mı? Siper midir yoksa hamak mı? İlaç mıdır, bir şeye merhem olduğu görülmüş müdür?
Bu sorulara verilecek yanıtlar türlü türlüdür ve sonunda kimseyi memnun edemezsiniz. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, demiş atalarımız. Edebiyatla kurduğumuz ilişki de ister okur ister yazar olalım biriciktir. Kendimize göredir, bize hastır.
On yıldır yazıp yayımladığım dünlüklere baktığımda, yukarıdaki soruların cevabını bulmuyor değilim. Bazen silah gibi kullanmışım sözcükleri, yaralamaya çalışmışım hedefimi. Bazen daha tatlı bir makam tutturmuşum, ninni masal gibi. Soran yok, ama ben söyleyeceğim yine de: Edebiyat (buna dünlükler de dahil elbette) benim için bir oyun. Ciddiye aldığım bir oyun. Belki bazılarına hafif gelecektir söyleyeceklerim, olsun varsın. Benim edebiyat yapmaktan muradım önce kendime ilaç, sonra oyun… Oynadığım oyunu benim kadar ciddiye alan bir okur varsa karşımda, o da oyuna katılıyorsa, değmeyin keyfime!
Edebiyat dünyayı değiştirmez. Ama ilhamını edebiyattan alan birileri bunu yapabilir.
Bu kadar büyük laflara lüzum yok. Sıkletim tutmaz, boyum yetişmez zaten. Ben yazarken keyif almak isterim, okuyan da okurken keyif almak ister. Bu kadar basit.
Basitlik ne kadar zordur, bilen bilir.
***
Geçen on yılda 230 dünlük yazmış, yayımlamışım. Hepsi ayrı birer yazı olarak da okunabilecek, yılda ortalama 23 metin yazmışım yani.
İyi mi kötü mü?
Az mı çok mu?
Bilmem.
Bildiğim şu: Yazarlardan, kitaplardan, filmlerden, edebiyattan, hayattan bahsettim dünlüklerde. Yaşadığımız hızlı hayatın içinde durup etrafa, kendime bakmaya çalıştım. Gördüğüm güzellikleri başkalarına da göstermek istedim.
Bazen acı bazen tatlı, işte on yıl geçiverdi.
Tam olarak bilmiyorum ama kaba bir hesapla bin sayfayı bulmuştur dünlüklerin tamamı. Bu bin sayfa içinde bir tane bile kalp kırdıysak affola. Vallahi de billahi de art niyetimiz yoktur.
***
Zamanı durduramıyoruz, ölüme çelme takamıyoruz. Yığınla haksızlık var, engel olamıyoruz.
Ama kalem kağıdımız var.
İyi ki var.
Hamiş: Uzun bir süre Dünlük yazacağımı, yazabileceğimi sanmıyorum. Bu dünlük şimdilik son olsun. Hoşça kalın hoş çakallar.
Onur Çalı

Bizi de okuma, yazma, izleme serüvenine, oyununa dahil ettiğin 10 koca yıl geçti demek. Dün gibi oysa. Paylaştığın, ortak ettiğin için teşekkürler🙏
Oyun arkadaşınız olmak çok keyifliydi bizi de oyununuza dahil ettiğiniz için çok teşekkürler. Keşke daha erken keşfetseydim parşömen fanzini. Telefondaki tarayıcımda sürekli açık parşömen fanzin. Eskileri yenileri okuyorum keyifle.
Halbuki iyiydik böyle.
Gerçekten de…
Önce sevindim.
75 gün sonra yeni bir Dünlük!
Nasıl sevinmez insan.
Ama okudukça içim karardı.
Üzüldüm.
Dağılmış pazar yerleri gibi memleket.
Nasıl üzülmez insan.
Hak verdim.
Ama yine de Hamiş’le kahroldum.
Demek yine sürecek hasretlik.
Nasıl kahrolmaz insan.
Kimindi şu şiir, hala bulamıyorum:
İnsan zor zamanlarda
Dostlarından güzel haberler bekler
Gel gör ki ne dost kaldı ortalıkta
Ne de güzel bir haber
Merhaba Dostum,
güzel bir haber veremesem de geçmiş güzel insanları, anıları hatırlayıp, merhaba.
Dünlükleri okurken Altamira’daki eller gelir hayalime. O güzel insanların kim olduklarını, o ellerle ne anlatmak istedilerini merak ederim hep. Gelecek dünlükte nasıl eller göreceğiz bakalım.