Vildan Külahlı Tanış, Didem Ünal Demir ile söyleşti.

Didem Ünal Demir

Didem Hanım biz sizi daha çok editör, çevirmen kimliğinizle tanıyoruz. Sözcükler, Papirüs, Patika gibi dergilerde yayımlanan öyküleriniz, Ormanda Alfabe, Denizde Sayılar’ın yanı sıra İngilizce ve Fransızca yayımlanmış çocuk kitaplarınız var. İnceleme yazılarınız çeşitli dergilerde yer almış, bazı Osmanlıca metinleri de Türkçesine aktarmışsınız. Edebiyatın neredeyse her alanında dirsek çürütüyorsunuz. Bunların dışında okur size biraz daha yakından bakmak isterse Didem Ünal Demir kimdir, bize biraz kendinizden bahsetmek ister misiniz?

Söyledikleriniz –araya azıcık da uyku sıkıştırınca– yirmi dört saati fazlasıyla dolduruyor aslında; özetlersek hayatını okuyarak, yazarak ve düzelterek geçiren bir kişiyim. Siyaset bilimi öğrencisiyken başladığım editörlükten aldığım zevki başka hiçbir şeyden almadığım için bu işi meslek edindim. Başlayalı otuz yıl olmuş… Tüm bunların arasında akan bir annelikten, ev ve bahçe işlerinden, fırsat buldukça çıkılan bisiklet ve kanodan bahsedebilirim. Ankara’da doğmuş, mezuniyet sonrası iş hayatını hep İstanbul’da geçirmiş biri olarak büyükşehirden kaçıp da toprağa değdiğim günden beri hayatımın değiştiğini söyleyebilirim. Farklı koşullarda da olsa, yaşadığım bu göç deneyimi Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?’in Esin’indeki gibi, yaşamımı ve bakış açımı değiştirdi. Bunda, kitabın kapağını da çizen eşim Oğuz Demir’in çok büyük etkisi var; benim gibi “sorunlu apartman çocuğu” şeklinde (evet böyle bir tanım vardı) büyüyen bir Ankaralıya şehrin dışında, doğayla uyumlu hayatı gösterdi. Günlük ormanı kıyısında, dağın dibinde, kerpiç bir evde yaşıyoruz. Tek özlemim kendime biraz daha zaman ayırabilmek çünkü yapacak çok şey var.

Kitabınızda İstanbul’dan Fethiye’nin bir köyü olan Sikkeli’ye göç eden Esin’in hikâyesini anlatıyorsunuz. Bir kaçış hikâyesi de diyebiliriz buna. Esin, şehrin kalabalığından, gürültüsünden, keşmekeşinden uzaklaşmaya çalışıyormuş gibi görünse de onun kendinden uzaklaşmaya çabaladığı bir yolculuğa şahitlik ediyoruz. Bu metin nasıl ortaya çıktı. Sizi Esin’in hikâyesini yazmaya sürükleyen itkiler nelerdi?

Eskiden emeklilik hayali olarak kabul edilen “şehirden kaçıp deniz kenarında bir yere yerleşmek” bir süredir pek çok kişinin o yaşları beklemeden harekete geçirdiği bir hayat planına dönüştü. Kiminde maddi kaygılarla, kiminde deprem korkusuyla, kiminde ise metrobüslere binmeye çalışırken gelen sıkışma duygusuyla tetiklenen bu durum, özellikle pandemi sırasında ve sonrasında göç etme cesaretini artırdı. Pandemiyle hayatımıza giren “uzaktan çalışma avantajını” sürdürebilen kişilerin ya da maddi açıdan büyükşehirler kadar zorlamayacak küçük yerlerde hayat kurmanın –yani biraz da “başka bir dünyanın”– mümkün olduğunu düşünenlerin hikâyeleri ise birbirinden çok farklı. Bunalıp şehri özleyerek geri dönenler olduğu kadar, şehrin kısıtlayıcılığından ve gürültüsünden kaçıp kendi dünyasını kurabilenler, bunu daha önce yapmadığına hayıflananalar da var. Çalıştığım hangi yazarla konuşsam Dalyan’da yaşadığımı söylediğimde konu hep “buralardaki yaşamın nasıl olduğuna” geliyordu. Gözlemlerimi anlatıyordum ve bunlar hep bir ikilik, kıyaslama çerçevesinde olduğundan her seferinde çok gülüyorduk. Toprakla ve köyle yeni tanışan bir acemiydim nihayetinde. Pek çok kişinin ilgi alanında olan ve yazılmamış bir konuydu; Esin’in kendi özel koşullarında çıktığı yolculuğu yani iç göçü ve dış göçünü üst üste bindirip zemini de psikolojik tespitlerle güçlendirme niyetiyle birbirini destekleyen ikili bir kurgu yaptım. Böylece, işaret ettiğiniz gibi, iç meselelerini psikolog yardımıyla çözmeye çalışan ana karakterin yavaştan dahil olduğu köy yaşamında da iç meseleleri tersyüz eden bir metin ortaya çıktı.

İronik bir dil ve mizahi bakış açısıyla aktarılıyor hikâye. Yer yer muzip bir aktarım bile diyebiliriz. Bu mizahi anlayış ve kullandığınız ironik dil romanı daha da güçlendirmiş. Biraz da merakıma yenilerek sormak isterim. İroni ya da mizahi unsurlar arttıkça metnin hafifleyeceğine, edebi ağırlığına zeval geleceğine dair gibi önyargı var mı sizce edebiyatta? Siz böyle bir çatışma yaşadınız mı kendinizle?

Romanın benden talep ettiği neyse onu yazarak yerine getirdim. Akışa girerek yazdığınız için o esnada bunları düşünmüyorsunuz tabii. Ben o kaygıyı yaşamadım; romanı güçlendirdiğini söylemenize ise sevindim. Yine de bir editör olarak söz ettiğiniz önyargıya şahit oldum. Mizahi dilin doğru kullanılamadığı durumlarda metin özelinde “duygusal yoğunluğun azalması, tam derinleşirken bir şakayla hafiflemesi, hafifleyince sabun köpüğüne dönmesi ve kitap bitince bu köpüğün akıldan uçup gitmesi” riski var ancak biliyoruz ki iyi örneklerde de tam tersine güçlendirici etki yapmakta. Bunun muhteşem örneklerini Céline, Beckett veya Palahniuk gibi yazarlarda görüyoruz. İroni doğru kullanıldığında anlatı keskinleşir ve okura geçişi daha hızlı olur ama kötü kullanıldığında metin ciddiyetini yitirir ya da karikatürize olur. “Edebi ağırlığına zeval geleceğine” yönelik önyargıyı besleyen sebeplerden biri bu olabilir.

Temposu gittikçe yükselen ironik bir anlatıyı “yolculuğa” benzetirsek tek risk 160 km hızla giderken manzaradaki bazı güzellikleri kaçırmak olabilir ama o soluksuz okumaya rağmen dikkatli okur kaçırmaz.

Kitap Kierkegaard’ın “Her kötülüğün başı can sıkıntısıdır,” sözü ile açılıyor. Hatta ilerleyen sayfalarda kahramanımızın da ağzından duyuyoruz bu cümleyi. Anlatınızda köy hayatı da şehir hayatı da can sıkıntısını yani “boşluk”u kaldırmıyor. Herkesten ve her şeyden uzak durmak için şehri terk eden Esin’in Fethiye’nin bir köyünde kalkıp bir cinayetin peşine düşmesi de kendi hayatındaki boşlukları doldurma gayreti aslında. Hem hayatta hem kurmacada hikâye o boşluklardan mı doğuyor, ne dersiniz?

Tam olarak söylediğiniz gibi, doğa boşluğa izin vermiyor. Tetikte olmazsak o boşluğu huzursuzluklar ve sıkıntılar doldurabiliyor, onlar daha teşne o boşluğa yerleşmeye. Ruhtaki boşluk ve arayış da zaman mekân fark etmeksizin bizi dürtebiliyor. Şehirdeki mücadele ayrıca zorluyor bu bakımdan. Oradaki veya buradaki çılgın koşturmacanın içinde “ne oldu / ne oluyor / ne oluyorum?” sorusunu sormak hem bireysel hem toplumsal bağlamda bir zemin kuruyor. Bu bakımdan mümkün olsa da “meşguliyetlerimizi” bir laboratuvar ortamında test edebilseydik, boşlukları dolduran şeylerin niteliği ve niceliğini görüp bu dünyadaki sınırlı vaktimizi daha farklı kullanmak isteyebilirdik. İşte o sözünü ettiğiniz “hem hayatta hem kurmacadaki” hikâyelerimiz de o aralıklarda doğuyor.

Esin’in müstakil evlerin kurulduğu ama müstakil hayatların kurulamadığı köyde yaşadığı şaşkınlığı ve hatta hayal kırıklığını görüyoruz. Anadolu’da “taş uzaktan gelmez” diye bir tabir vardır. Kitap bu söylemin altını epey dolduruyor. Neden küçük yerleri hep daha romantik daha masum görüyoruz ya da kötülüğü, kaosu büyük şehirlerde yüzölçümlerine göre dağıttığımızdan mı daha az şaşırıyoruz bu durumlara?

Buna kendi göç hikâyem nedeniyle ben de çok şaşırdım; o ikilemi hissettim ve nedenini de sorguladım. Belki hepsi küçükken çizdiğimiz o köy resmi nedeniyledir; tek katlı küçük bir ev, dağlar arasında mavi bulutlar ve hepsinin üstünden gülümseyen bir güneş çizmeyenimiz ya da görmeyenimiz var mıdır? Ya da “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiirini / şarkısını bilmeyen? Küçük yerlere kısa tatillere gidildiğinde, köy yerinde akraba varsa ziyaret edildiğinde günlük hayattakinden farklı yaşanan bu anlar değişik bir huzur verir. Sonradan tartışmalı bir ifadeye dönüşen “Anadolu irfanı” meselesi de var ki mikro ve makro ölçekte sosyal dokunun değiştiğini görüyoruz. Eskiden de bolca yaşanan ama ortada olmayanı şimdi daha çok görüyoruz. Siyasi ve ekonomik bozulmaların tetiklediği değişimin izini Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?’de de sürebilirsiniz. Fırsatçılık üzerinden Muhtar Ramazan’a, halisane ilişkiler üzerinden de –gerçekten tanıdığım Alevi-Yörük komşularımın bir karmasını yansıtan– Turan Abi karakterine bakabiliriz (ki romanda siyah beyaz değil gri resmedilmiş karakterlerdir). Küçük yerlerde de büyük yerlerde de bu iki karakterin örnekleri çoktur. Tam da bu noktada “kaosu yüzölçümüne göre dağıtma” yorumunuza gelirsek “dip dibelik” ve “herkesin herkesi tanıması” ile konu çetrefilleşir; şehir bu bakımdan bir transparanlık sağladığı için daha rahattır, hatta Esin de “Terk ettiğim şehrin kalabalığında kaybolmanın daha kolay olduğunu ta burada, 750 km uzakta idrak etmem çok fenaydı,” diyerek altını çizer. Evet, hepsi o güneşin gülümsediği köy resimleri yüzünden olabilir.

Kahramanımızın ayrıntıları sevdiğini ve aslında onu hayatta diri tutan şeyin de bu tarafı olduğunu görüyoruz. Siz hem bir editör hem de bir yazarsınız. İkisinin de ayrıntılardan beslenen kuvvetli bir yanı var. Yazarken, editör yanınızla nasıl bir hal içindeydiniz? Bu durum yazma yolculuğunuzda bir ikilem yarattı mı? İçinizdeki editörü nasıl dizginlediniz merak ettim açıkçası.

İşte o kısım çok zor oldu. Bir metnin nasıl yazıldığını, yazılırken ve sonrasında yayına hazırlanırken kaç kez değiştiğini, üstünde nasıl meşakkatle çalışıldığını onlarca yıllık tecrübemle bilmeme rağmen nedense içimdeki “editör Didem”in yazar elimi tuttuğunu fark ettim; sanki ilk seferinde yayına hazır bir metin çıkmasını bekliyordu ondan. Bu duyguyu editörler çok iyi anlar. Sonra iyi bir metin çıkarmanın ilk şartının metni öncelikle “yazmak” olduğunu, sonra düzeltebileceğimi, zaten benim işimin düzeltmek olduğunu kendime hatırlattım. Aksi halde mesleğin bir bileşeni gibi duran mükemmeliyetçilik ket vuruyordu. Bana bunu sürekli hatırlatıp bir sonraki bölümü tefrika gibi merakla bekleyen iki değerli yazarım Yiğit Bener ve Özlem Yılmaz’ın cesaretlendirici sözleri de beni yatıştırıp romana hız verdi; anca ikna oldum yani.

Meslekten bahsetmişken editör-yazar olmanın bir başka zorluğuna da değinmek isterim. Ayda ortalama üç kitap üstünde çalışan yoğun bir editör her kitapta yazarının sesi ve üslubunu kuşanır, düzelti önerilerini buna göre yapar. Dolayısıyla esas mesele zaman bulup, kendini diğer eserlerden ayıklayıp bizzat sesini ve üslubunu ortaya çıkararak yoğunlaşabilmekteydi bir yandan. İçindeki editörü dizginlemek derken bu yan etkiden de bahsetmekte yarar var.

Kitapta rüyalar paralelinde dinlediğimiz bölümler var. Özellikle Esin’in gördüğü rüyalardan hem psikoloğu Ayhan Bey’in hem de benim fazla dikkatimi çeken bir bölüm vardı. Yarım parmakların, yarım dillerin rüyanın sonuna doğru tamamlanması ve bunu Ayhan Bey’in kopan iletişim yetisinin yerine gelmesi olarak yorumlamasını dinliyoruz. Okurla yazar arasında da iki taraflı bir iletişim olduğunu düşünüyorum. Bu sizin ilk kitabınız değil. Üstelik en masum okur kitlesiyle buluştuğunuz çocuk kitaplarınız var. Ama her kitap yeni bir yolculuk diye düşünürsek bu kitap okurla buluştuktan sonra neler hissettiniz?

Çocuklarla olan başka güzellikteydi, bu ise bambaşka bir güzellikteymiş doğrusu. Kitaptaki metaforu burada bu şekilde yorumlamanıza çok sevindim. Kitap, açık iletişim biçimine giriyor tam anlamıyla; yazar kime yazıyorsa yer yer kendinin bile farkında olmadığı iç dikişlerini açık ediyor. Dalıp dalıp çıkardıkları ile yola düşüyor; bunlar yolda değişiyor, dönüşüyor. Editörlüğüm boyunca biz yayıncıları set işçileri gibi görmüşümdür; sahneyi hazırlarız, metin üstünde çalışırız, hep beraber son halini veririz ve perde! Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz? tam baskıya giderken ani bir endişe yaşadım, hep sahneye koyduğumuz o kitapta bu sefer spot ışıkları bana çevrilecekti. Bu çok değişik bir endişeydi ve bu kadar geç fark etmem de ayrıca endişe vericiydi, diyebilirim. Sonrası ise geribildirimler, analizler, altı çizilmiş satırların fotoğrafları ve mektuplarla gelen o “yarım parmakların yarım dillerin” gerçekten tamamlanmış olduğunu, yani karşılığını bulduğunu görmenin mutluluğuydu, sevindim.

“Doğada pazartesi yoktur,” (s.29) diyor karakterimiz. Nerede değilsek orada olmanın özlemini çekiyoruz. Taşrada olsak büyük şehrin, kentte olsak bir Ege kasabasının. Esin’in yolculuğu da böyle başlıyor. Ama değişmeyen tek bir şey var sanırım. Ait olma hissi. Kitabın finali de böyle bitiyor. “Daha on gün öncesine kadar arada gerisingeri topuklamayı düşündüğüm köy hayatında farklı bağlar geliştiriyorum,” diyor Esin. Bu polisiye maceranın peşine bu duyguyu yakalamak için mi düşüyor Esin, ne dersiniz?

Bu göç macerası polisiye olarak okununca farklı duruyor; polissiz bir polisiye en fazla. Suç romanlarındaki unsurları da kullanarak olayları ve karakter analizlerini çoğaltan, psikolojiden de destek alan romanda alt motifler “ait olma hissi” ve “anlama, anlaşılma ihtiyacı” esasen. Karakterlerin her biri empatik bir bakışla kaleme alındığı için ihtiyaçları görerek okumak mümkün ve İngiliz John’un da Turan Abi’nin de, Gönül’ün, Meryem’in veya Esin’in de onca olay arasında görme, görülme, onaylanma, ait olma ihtiyaçları benzer. Önceki sorunuzdaki arayışların ve boşlukların çağırdığı bir tamlanma hissi. Terapistinin de “merakını besleme, ayrıntıları takip etme, kendini iletişime açma” telkinleriyle cesaretlenen Esin, asosyal yönüne rağmen, çevresindekilere “kara gün dostu” olurken kendisine de iyi gelir ve karşısına ne çıkacağını bilmediği bir serüvene girer.

Sanırım kitapta en fazla sevdiğim metaforlardan biri Esin’in boşanma kâbusu üzerine gördüğü rüyaydı. Evlenme hediyesi olarak boynuna takılan anahtarlı kolyenin simgelediği bir birlikteliğe şahitlik ediyoruz. Yazarlıkta da başta ihtişamlı hediyelermiş gibi görünen ve sonra prangamız haline gelen durumlar var mı sizce? Bunu belki editör yönünüzle de cevaplarsınız.

Başkaları adına konuşamam ama kendi kısacık ilk roman deneyimimde gördüğüm, eser miktarda hissettiğim bir duygu var. Hem Esin’in devamını soranlara doğru kurgu notlarım var cebimde hem daha önce Sözcükler’de yayımlanmış distopik ve verimkâr bir öykümün novellaya doğru genişleyen notları. Distopyayı duyunca şaşıranlar da oldu örneğin, şimdi bir beklenti varsa o beklentiye yönelik mi yazmalıdır yazar yoksa içinden aktığı gibi mi koşmalıdır? Beklentiler üretimi ne kadar etkiler? Bunun üstüne daha önce düşünmemiştim çünkü zaten kimsenin beklentisini karşılamak için yazamazsınız; biri dram sever biri mizah, kimi polisiyeden nefret eder kimi aşk romanlarını tercih eder örneğin. İçinizdeki bir şeyleri anlatmak isteğiyle masa başına oturduğunuzda ancak kendinizi düşünebilirsiniz; o kendini getirir dayatır, aksi halde formülle, bir nevi kariyer planı stratejisiyle veya mutlu etme çabasıyla kaleme alınan satırlar sahtelik riskiyle karşı karşıyadır, bu duygu okura hemen geçer. Her metninde farklı anlatı türlerini deneyen çok değerli yazarlarımız var. Dolayısıyla o prangaları da yukarıda sözünü ettiğimiz “önyargılar” kategorisinde değerlendirebiliriz.

Kitap feminist bir bakış açısıyla da kaleme alınmış diyebiliriz. Kadın karakterlerin bireysel hikâyelerine baktığımızda bu anlamda ince ince işlediğiniz yerler var. Finale doğru karakterin Meryem’le kurduğu o gizli, duygusal bağ da bu savı güçlendiriyor. Genel bir soruyla kapatmak isterim. Edebiyatın iyileştirici, aydınlatıcı, yol gösterici bir gücü var mıdır sizce?

Olmaz mı? Dönüp dönüp bu hisle göz gezdirdiğim romanları ayrı tutarsak aklıma ilk gelen, yıllar önce Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı bir terapi kitabı gibi okumam olmuştur. Oradaki analizler söylediğiniz gibi “iyileştirici, aydınlatıcı, yol gösterici” etki etmiştir. Geçenlerde “anlamak ve anlaşılmak” temasının işlenişinin uyandırdıklarıyla kaleme alınmış çok güzel bir eleştiri yazısı elime geçti, Furkan Bakan imzalı kritiğin başlığı “Bir Edebi Terapi Olarak: Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?” Ki başlığı bile sorunuza denk gelen bir yanıt olmuş. Bütün bunları açık yüreklilikle konuşabilmek çok mutlu ediyor. Derin okumanız ve bu güzel sorularınız için çok teşekkür ederim.