Burada daha da geriye giden, hayvanlık paydası altında eşitlenmekle bile teskin edilemeyen bir huzursuzluk var. Çünkü hayvan da şiddet failidir. Yonğhe bir yerde elinde, muhtemelen bir kedi tarafından öldürülmüş bir kuş cesedi tutar. O kedi de olmak istemez, kedi olmak kuşları öldürmek demektir. Kimseye zarar vermeyen, şiddet potansiyeli sıfır, tamamen masum bir şey olmak ister Yonğhe.

Han Kang 2016’da Vejetaryen romanıyla Booker’ı, 2024 yılında da Nobel’i kazanmış Güney Koreli bir yazar. Kitabın geniş kitlelere ulaşmasında bu ödüllerin payı olduğuna kuşku yok. Fakat kitabın kendisi de gerek felsefi ve psikolojik malzemesi gerek çok anlatıcılı, parçalı modern biçimiyle kıymetli. Sade şiirsel dilin akıcı düzyazı ile harmanlanmasıyla kıvamını bulmuş güzel bir üslubu var Kang’ın. Ben kitabı April yayınlarından çıkan Göksel Türközü çevirisiyle okudum. İç kapakta kitabın Kore Edebi Tercüme Enstitüsü’nün desteğiyle basıldığı görülüyor. Bu desteğe ve Türközü’nün akademik kariyerine rağmen çeviride, özellikle kitap ilerledikçe yer yer gözüme batan noktalar oldu. Ancak bu, roman için büyük bir kayıp değil. Çünkü Kang’ın, Proust ya da Abdülhak Şinasi Hisar gibi dil mükemmelliği ve üslup çalımına dayalı bir edebiyat iddiası yok. Bir röportajında “Kısa ve öz yazmak istiyorum,” diyerek konuya yaklaşımını olabilecek en kısa ve öz şekilde dile getirmiş.[1] Üstelik yabancılaşma teması, insanın insanlıktan uzaklaşmasıyla paralel olarak, dille ilişkiyi de bozacağından, bu tuhaf konuşmalar ve yer yer havada kalan cümleler özensizlik şüphesi doğururken bir yandan genel tekinsizlik duygusunu ve karakterlerin depresif çırpınışlarını destekliyor.
Romanda Yonğhe isimli Koreli kadın başkarakter önce et ve et ürünlerini, sonra giderek diğer tüm gıdaları yemeyi reddediyor ve ölüme sürükleniyor. Roman üç farklı anlatıcı ağzından, üç kısım halinde yazılmış. İlk parçada “vejetaryen” Yonğhe’yi kocasından dinliyoruz. İkinci kısımda video sanatçısı eniştenin, son kısımdaysa Yonğhe’nin ablasının bakış açısıyla şahit oluyoruz hikâyeye.
Feminist perspektiften, kitabın kadın bedeninin erkek egemen düzen tarafından kontrolüne dair bir alegori olduğu yönünde pek çok inceleme var. Gerçekten de bu katman oldukça açık ve yazarın temel derdinin kadın failliği olduğu söylenebilir. Yonğhe babasından dayak yiyerek büyümüş, arzularının gelişmesine izin verilmemiş, belli görevleri yapması beklenen, belli kalıplar içinde yaşaması dayatılan bir kadın olarak tasvir edilir. Buna bağlı olarak roman boyunca çok az konuşur, kendini ifade etmekten vazgeçmiş gibidir. Hayatı, sesi elinden alınmış bir kadın olarak kendi ağzından değil, farklı üç kişinin ağzından (koca, enişte, abla) aktarılır. Yonğhe’nin içsel çatışmaları kapalıdır, ifade edilmez. Freudyen yorumlara açık, bastırdığı şiddetin açığa çıktığı rüyaları ve keskin eylemleriyle tanırız biraz onu. İçine düştüğü baskılayıcı insanlık halini reddeden muzdarip Yonğhe bir metamorfoz ile insanlıktan bitkiliğe geçer romanın sonunda. Bu okuma kuşkusuz münasiptir ve de doğrudur. Böyle olduğu için de, yaygın yaralara pansuman nevinden bol bol yapılmaktadır. Fakat ben burada kadınlık erkeklik çatışmasını aşan, daha temel ve yıkıcı bir ontolojik boyuta eğilmek istiyorum. Kadını erkeğiyle insan-hayvan çatışması ve zorunlu birlikteliği.
Hayvan Olarak İnsan
“İnsan tüysüz, iki ayaklı hayvandır,” der Plato.[2]
Aristo onun kadar insafsız değildir. “İnsan rasyonel bir hayvandır,” ve “İnsan politik bir hayvandır,” der iki farklı yerde.[3]
Çiçero, “İnsan öğrenmeye aç, düşünen bir hayvandır,” der.[4]
Kant için insan hem hayvani doğaya hem de ahlaki doğaya sahiptir.[5]
Nietzsche içinse insan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir.[6]
Freud’la bu zinciri bitirelim. Ona göre insan, cinsellik ve şiddeti uygarlıkla bastırır. Bu bakımdan medenileşmiş bir hayvandır.[7]
Batı düşünce geleneği görüldüğü gibi insanı daima bir çeşit hayvan olarak tanımlamıştır. Hayvan olduğumuzun açık delilleri, bugünkü evrim ya da biyoloji bilgilerine ulaşmamızdan çok önce bile, diğer memeli hayvanlar gibi doğmamız, yememiz, dışkılamamız, ürememiz vs. ile aşikardı elbette. Fakat bir yandan da, hayvan değildik. Yukarıdaki tanımların hepsi ve daha fazlası doğruydu. Hayvanlardan farklı olarak kibirliydik, konuşuyorduk, ahlaka sahiptik, düşünüyorduk vs.
İslam düşüncesinde nasıl peki, diye merak ederek tekrar Chatgpt’ye sorduğumda[8] beklediğim şey tek tük paralellikler bulmaktı. Asıl olarak insanın eşref-i mahlukat sayıldığını, hayvanlardan tamamen ayrı bir ontolojik zemin üzerinde idrak edildiğini görmeyi bekliyordum. Oysa Müslümanların da insanı anlamak için hayvanı vazgeçilmez bir ölçüt olarak kullandıklarını açıkça görünce şaşırdım. Zaten İslam düşüncesini besleyen ana kaynağın Aristo damarı olduğunu hatırlarsak, aslında şaşırmamam gerekirdi.
Farabi şöyle diyor: “İnsan, doğası gereği medeni bir hayvandır. Ona akıl ve konuşma verilmiştir. Hayvanlık yönüyle beslenir, ürer, kızarır, korkar; fakat aklıyla yönetilirse erdemli olur.”[9]
İbni Sina: “İnsan, hayvandır; ama düşünen hayvandır. Şehveti, korkuyu, öfkeyi hayvanlardan alır; aklı onu hayvandan ayırır.”[10]
Gazali insanı şöyle tanımlar: “İnsan, hayvani isteklerle bezenmiş ama meleklere yaklaşabilecek potansiyeli olan bir varlıktır.”[11]
İbn Rüşd de Aristo’nun takipçisidir. “İnsan hayvandır ama akıl onu diğer hayvanlardan ayırır,” der.[12]
Mevlâna, insanın içinde “eşek, köpek, domuz, aslan” gibi hayvani dürtülerin olduğunu mecazi olarak söyler. Ama bu hayvanlık halleri aşılması gereken mertebelerdir. “Senin içinde bir eşek var, her şehveti istediğinde kişner. Onu terbiye et ki at olsun,” der Mesnevi’de.[13]
Gördüğümüz gibi, doğuda olsun batıda olsun, insanın “ne” olduğu tanımlanırken, hayvanlara referans vermeden bir varoluş ifadesine ulaşmak neredeyse imkânsız. Bir çiftleşme sonucu doğan, beslenen ve dışkılayan, bıçaklanınca kanı akan, ölen ve çürüyen canlılar olduğumuz, diğer her şeyden önce ortada duruyor. Görüldüğü gibi insanın temel varoluş çelişkisi hem hayvan olmasında hem de hayvan olmamasında. Hayvanlar gibi sebze ve etle beslenmek zorundayız ama hayvanlar gibi canımızın istediği yerde sindirim ürünü dışkılarımızı ortalığa bırakamıyoruz. Cinselliğimiz çok karmaşık, kiminle ve ne şekilde birliktelik yaşayabileceğimize dair, toplumsal ve tarihsel normlara göre değişen kısıtlamalar var. Hayvanların aksine bedenimizi örtmemiz bekleniyor. Öldüğümüzde cesedimizi başka hayvanlar yesin diye ortada bırakmıyoruz, ölü gömme ya da yakma gibi ritüeller var uymamız gereken. Bu bağlamda, dinlerin ilk çözüm bulması gereken meseleler, hayvanlıkla ortak noktalarımız olan beslenme ve cinsellik. Neyi yiyebiliriz, neyi yememiz yasak? Kiminle ve ne şekilde seks yapabiliriz?
Romanda Yonğhe ilk önce et yemeyi bırakıyor. Ani bir tiksinti kriziyle bir gece, buzdolabında ne kadar et ve hayvansal ürün varsa çöpe atıyor. Bu şekilde bir süre yaşamına devam ediyor. Fakat babası ağzına zorla et sokmaya kalkışıp bir de ona tokat atınca yeni bir krize giriyor ve gitgide beslenmeyi bırakıyor. Sonlara doğru sadece bir bitki gibi sulanmak istiyor, akıl hastanesinde saatlerce amuda kalkıp durarak bir ağaç olmaya çalışıyor.
Vegan beslenerek hayatına devam eden insanları biliyoruz. Çünkü otobur hayvanlar da var. İnsan, bir hayvan olduğu için, eğer tercih ederse otobur bir hayvan gibi beslenerek yaşamını sürdürebilir. Ama hayvan olmayı tamamen reddeder, Yonğhe gibi bitki olmaya karar verirse, fotosentez yapamayacağı için, sadece suyla yaşamına devam edemez. Yonğhe’nin kuyruk sokumundaki yeşil Moğol lekesi fotosentez yapabileceği anlamına gelmez.
İd, Süperego, Ego
Freud insan kişiliğini tanımlarken id, ego ve süperego kavramlarını kullanır. İd hayvani yönümüzdür. Süperego toplumsalı simgeler. Ego ise benliktir, insanın hayvansal istekleriyle, toplumsalın dayattığı tabu ve kurallar arasında devamlı pazarlık halindedir, benliğin menfaatine bir denge yakalamaya çalışır. Bu denge bozulduğunda, üçlüden biri ya da ikisi fazla bastırıldığında ya da fazla serbest bırakıldığında, psikolojik rahatsızlıklar görülebilir.
Freud şöyle tanımlıyor: “İd bilinçdışının karanlık, ulaşılmaz bölgesidir. Onu kontrol etmek mümkündür ama yok etmek mümkün değildir.”
Yonğhe ise şöyle diyor, “Ben artık bir hayvan değilim abla.” (s.132) Hayvansal taraflarını tamamen yok ederek id’i yok etmeye çalışıyor. Onu kalıplara sokmaya çalışan toplumsal kuralları simgeleyen süperegoyu da reddettiği için, kişilik dengesi bozuluyor. Bu ikisi olmadan ego tek başına ayakta duramaz. Onun, hayvansal tarafımızın saldırgan gücüne ve bu gücü sınırlandırıp yönlendirerek biçime kavuşturan toplumsal bağlama yani süperegoya ihtiyacı vardır. Bu doğrultuda Yonğhe, yaşam gücünü ve insan olma vasfını giderek kaybediyor, nihayetinde trajik şekilde ölüyor.
Sanatçı Enişte
Yonğhe’nin ablasının kocası olan, ikinci kısmın anlatıcısı enişte, inceleme yazılarında genel olarak akıl sağlığı yerinde olmayan bir kadının savunmasızlığından faydalanarak onu iğfal eden bir sapık gibi değerlendirilmiş. Bu bakışa göre, Yonğhe cinsel ilişki kararı verebilecek durumda olmayan bir deli ve enişte onun deliliğinden faydalanarak “tecavüz” ve “zina” suçu işliyor. Bu değerlendirmeleri ilginç buldum. Çünkü yaşanan şeyin tecavüz olması için Yonğhe’nin “ıslandım” demesini, eniştenin vücuduna çiçekler çizdirme fantezisini görmezden gelmemiz, bunun için de Yonğhe’nin deliliğine ikna olmamız gerekir. Oysa aynı değerlendirmeler Yonğhe’nin delilik teşhisini, akıl hastanesine yatırılmasını, zorla beslenmesini eleştiriyor. Yani Yonğhe anoreksiden ölürken, zorla beslenmeyi reddederken deli değil, devletin ve ataerkil sistemin kararlarını hiçe saydığı bir kadın fakat eniştesiyle seks yaparken deli. Benzer şekilde enişte, baldızıyla seviştiği için kınanıyor. Bu da toplumsal ahlak normlarını, yani süperegoyu kınayan değerlendiricilerin, söz konusu Yonğhe’nin cinselliği olunca benzer normlarla düşünmekten kaçamadıklarını gösteriyor ki, aslında çok da şaşırtıcı değil. Çünkü insan, nasıl hem hayvan hem de hayvan olmayan ise, kitabı bu avamî perspektiften okuyanlar da, hem süperegoyu reddediyor hem de onu onaylıyor.
Benim okuduğum yerden manzara şöyle: id’in peşinden sürüklenen, yani hayvansı, içgüdüsel yanı ağır basan eniştenin bencil arzularının peşinden gittiği aşikâr. Bu sırada Yonğhe’nin hassas durumunu dikkate almıyor ancak o, kendi durumunu da dikkate almıyor. Diğer yandan hayvansal id’in sanatsal açılımıyla trajik başkarakterimizi süperegonun verili düzleminden geçici de olsa kopartarak ona kısa bir mutluluk tattırdığı da ortada. Zapt edemediği şehvetli arzularıyla id’in güçlü yönünü simgeler enişte fakat daha fazlası vardır onda: Bu dürtülerini dolayıma sokarak sanat eserine dönüştürür. Bu sanat eseri yoluyla Yonğhe’nin bitki olma fantezisini yatıştırır, ona bir tür denge verir. Vücuduna çizilen çiçeklerle hayvanlığından kurtulduğunu hisseden Yonğhe o korkunç kâbusları görmediğini ifade eder. Hikâyenin potansiyel mutlu sonunda, Yonğhe ile enişte, hayvansal dürtülerini el ele çayırlarda gezintiye çıkararak sanat dolu bir sefalete erebilirlerdi ama bu spekülasyonu uzatmayacağım.
Enişte, yani id, ikinci kısmın sonunda süperego, yani kurallara her zaman uyan hanım hanımcık abla tarafından suçüstü basılır. Yonğhe o noktada tam manasıyla süperego tarafından teslim alınır ve hastaneye yatırılır.
Kısaca Koca
İd enişte, süperego abla ise, ego kim diye sorabiliriz? Yazar Han Kang bilinçli olarak mı böyle planladı bilmiyorum ama ilk kısmın anlatıcısı koca, egoyu temsil ediyor dersem çok mantıksız olmaz herhalde. Günlük hayatta “egoist” derken kullandığımız manada, kendisinden başka bir şeyi düşünmeyen, karısıyla zerre kadar empati kurmayan, onun id’i ile çalıştığı firmadaki kişilerin süperegosu arasında yönetilebilir, idare edilebilir bir denge kurmaktan, konfor alanını muhafaza etmekten başka bir şeyi umursamayan bir tiptir koca. Kendisini şöyle tarif eder: “Hayatta her daim orta yola yatkın olmuşumdur.” (s.9) Karısının tuhaflıklarını, süperegoyu tam olarak içselleştirmediği için, hayatının konforunu bozmadıkça önemsemez. Kendisinden ibaret bir dünyası vardır temelde.
Küresel Ontolojik Kriz
Bu romanın yazılması kadar, bu kadar okunması ve tartışılması sebepsiz değil. İnsanın ne olduğuna dair bilgimizin sarsıldığı günlerden geçiyoruz. Okurları ve yorumcuları burada kendine çeken derin bir sorun var. İnsan ahlaklı bir hayvan mıdır? Düşünen bir hayvan mıdır? Rasyonel bir hayvan mıdır? Daha önemlisi, insan hayvan mıdır? Hayvanlığı bile reddederek bitki olmaya gerileyen Yonğhe bizzat çevremizdeki bir gerçekliği dile getirdiği gibi, geleceğe dair bir kehanet de sayılabilir.
Psikolojide regresyon veya gerileme, bireyin kriz anlarında veya baskı altındayken, o stresli vaziyetin üstesinden gelmek yerine kendini güvende hissettiği geçmişe dönmesidir kabaca. Sıklıkla çocukluğa dönülür. Parmak emme, ağlama, altını ıslatma, basit bir dille konuşma şeklinde semptomlar görülebilir. Yonğhe de çocuksu, basit bir dille konuşur. Kendisini bir bebek gibi gördüğü için çıplak oturmaktan çekinmez, sütyen takmaz. Bedeni küçülterek, erişkinliği reddedip bebekliğe dönüş arzusu olarak da yorumlanan anoreksik nevroza yakalanır.[14] Fakat onun travmaları daha derindir, dayakçı babası yüzünden çocukluğu da güvensizdir, daha geriye, hayvanlığa ve daha da geriye, bitkiliğe kadar büzülür. Bu aşırı savrulma, onun kişisel dramı dışında, entelektüel yanıyla da ilgilidir. Tam bir vasat herif olan kocası onun bu yanını şöyle anlatıyor: “Karımın hobi denilecek tek uğraşı kitap okumaktı ve bu kitapların çoğu kapağını bile açmak istemeyeceğim, sıkıcı görünen şeylerdi.” Dolayısıyla Yonğhe’nin kişisel tarihi, evlilik yaşamı ya da Kore’de kadın olması gibi hazırlayıcı nedenlerin üstüne, onun ontolojik sorgulamalara gireceği daha evrensel kültürel cihazlarla da donanmış olduğunu söyleyebiliriz.
Coetzee’nin Utanç romanı hakkında bir yazı yazmıştım.[15] O da meseleye Güney Afrika’dan bakıyordu. Beyazlar siyahlardan üstün olmadığına göre, diye başlıyordu orada alt metindeki sorgulama, insanlar da hayvanlardan üstün olmayabilir mi?

Burada ise daha da geriye giden, hayvanlık paydası altında eşitlenmekle bile teskin edilemeyen bir huzursuzluk var. Çünkü hayvan da şiddet failidir. Yonğhe bir yerde elinde, muhtemelen bir kedi tarafından öldürülmüş bir kuş cesedi tutar. O kedi de olmak istemez, kedi olmak kuşları öldürmek demektir. Kimseye zarar vermeyen, şiddet potansiyeli sıfır, tamamen masum bir şey olmak ister Yonğhe. Babasının askerde öldürdüğü insanların, buzdolabındaki etlerin, tüm insanlık tarihinin suçluluğu altında ezilmiştir. Özellikle de çocukluğunda kendisini ısıran köpeklerinin pişirilip ona yedirilmesi, onun zihninde ağır bir travma ve iyileşmeyen bir yaradır. (s.39) Bu suçtan tamamen kurtulmak, tamamen masum olmak, ancak bitkiliğe gerilemekle mümkündür. Nadiren konuştuğu anlardan birinde şöyle der: “Abla, dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi.” (s.124)
İnsan olmak, suçlu olmak demektir. Yediğimiz her hayvan, hatta bazılarına göre hisleri olan bitkiler bile, bedenimize yapışan günah karneleridir. Günümüzde bu suçluluk ilginç bir hal doğuruyor. Tamamen masum olmak isteyen, şiddeti tümüyle reddeden, vegan, pasifist vs. olan kişiler, sistematik sömürüyle en fazla zenginleşmiş toplumlarda, en zengin sınıflarda yoğunlaşıyor. Madenlerle, ağaç kesimleriyle, ticari ve siyasi kumpaslarla malları çalınan, ucuz işgücü olarak emekleri sömürülen fakirler arasındaysa vejetaryen bulmak imkânsız gibi. Hayvan refahı, çevre duyarlılığı, azınlık hakları gibi konularda, insanlığın kanlı mirasının büyük payına sahip olan batılı ülkeler daha ileride. Yani şiddeti sistematik ve etkin kullanarak bundan maksimum faydayı sağlayan toplumlar, görece en şiddetsiz toplumlar. Kore de bu manada dünyanın her yerine teknolojik mal ihraç eden, eğitimli, zengin bir ülke haline geldiği için, Han Kang, doğal olarak bu suçluluktan payını almışa benziyor.
Yonğhe romanda kirli yanlarından kurtulmak için insanı atılımlar yapmaya, mücadeleye, yaşama iten id’i, yani insanın hayvansal yönünü yok etmeye çalışıyor. Ancak bu, insanın failliğini de elinden alıyor. Tamamen masum ve şiddetle kirlenmemiş bir bitki kendini savunamaz, düzeni değiştiremez. Şiddet içermeyen bir faillik mümkün değildir. Ataerkil düzen olarak da faturası bir yere kesilebilecek insanlık halinin çarpıklıklarıyla mücadele ederken hızını alamayıp insanın hayvansal yönünü tümüyle yok etmek, insanı yok edebilir.
Kitabın bir çözüm önermediği ortada. Daha çok, bir dramı ortaya koyarak bir tür farkındalık yaratmak amaçlanmış denebilir. Yonğhe’yi delirten faillik yoksunluğunun çaresi, elbette bitki olmak değildir. Kabaca ifade edecek olursak; bir ağaca dönüşmek, elin oğlunun baltayla bizi kökümüzden kesmesini engellemez, aksine işini kolaylaştırır. Yani Yonğhe ontolojik bir gerileme yerine başka bir denge noktası arasa, Kurtlarla Koşan Kadınlar okuyup içindeki dişi kurtla barışsa ve ataerkiye lanetler yağdıran ateşli bir feminist grup içinde kendini bulsa, belki yaşayacak, etkin ve mutlu olacaktı. Fakat odasına kapanıp sürekli okuyarak geliştirdiği entelektüel kapasitesi buradaki tatmini yetersiz bulmuş olabilir. Sonuç olarak Yonğhe, kadınlıkla ilgili meseleyi, hayvanlıkla ilgili bir soruna dönüştürüyor.
İnsan nedir sorusunun altında en az onun kadar problemli bir alan olan cinsiyet rolleri duruyor. Kadın nedir? Erkek nedir? Peki bunların bir cevabı olmalı mı? Akışkan cinsiyet tanımlarıyla bu sorulara net yanıtlar üretmeme refleksi giderek yaygınlaşıyor. İnsan hayvan çatışmasının bir başka cephesi de, bu paralelde, cinsiyet ve kimlik üzerinden yürütülüyor. Ontolojik kriz içinde olduğumuz aşikâr. İnsanın hayvanlarla, bitkilerle hiyerarşik ilişkisi sarsıldı. Bu değişim, erkeklik, kadınlık, eşcinsellik vs. üzerinden daha alt kimliklere yayıldı.
Din ve felsefe bu soruya pek çok yanıt üretti günümüze dek. Tarihin başından beri hayvanlığını içinde ıslah ederek yaşatmak zorunda olduğu bilgisini hiç yitirmemiş insan, ilk kez şimdi, hayvanlıkla insanlığı eşitlemeyi makul bulma noktasına geldi. Çocuk parkında evcil köpeğini kaydıraktan kaydıran, kum havuzunda oynatan bir hayvansevere, oranın insan yavruları için olduğunu, köpeğin oraya giremeyeceğini izah etmek imkansızlaştı. İnsanın ontolojik olarak hayvandan üstün olduğu kabulü artık insanlığın üzerinde uzlaştığı bir zemin değil. İnsan şunu bunu yapan hayvandır tanımları yerini, insan hayvandır ve dolayısıyla hayvan da insandır gibi bir eşitlemeye bırakıyor. Halbuki eski dünyada, dinlerin en pasifist ve eşitlikçisi diyebileceğimiz Budizm’de bile, hayvan insandan aşağıdır. Samsara döngüsüne göre kötü karmanın cezası, insanın sonraki hayatında hayvan olarak yeniden dünyaya gelmesidir. Yani insan, kötülük işlerse hayvanlığa “düşer.”
Yeni varlık kavrayışında bu hiyerarşi tanınmıyor. Hayvan, insan ve bitkinin eşitliği görüşü entelektüel sınıflarda hakimiyet kazanıyor. Daha ileri giderek hayvanları iyiyle kötüyü ayırt etme becerileri olmadığı ve yaptıkları kötü şeylerin farkında olmadıklarından, kategorik olarak masum sayanlar da az değil. Yani bir köpek bir çocuğu öldürürse bile, şiddetini kendi doğasının bir parçası olarak yaşadığı, yaptığının ahlaki hükmünü verecek akla sahip olmadığı için masum sayılır. Kötülüğü idrak edemeyen, bundan dolayı hiçbir kötülük barındırmayan hayvan varlığı, bu yaklaşıma göre doğal olarak masumdur. Bu da onu, kötülükle lekelenmiş insandan üstün kılar. Yani eski varlık hiyerarşisi tersine dönmüştür, masum hayvan bozguncu insandan üstün görülür bu yeni bakış açısına göre.
Yonğhe romanda bu sorgulamaları felsefi düzlemde açıkça yapmaz. Daha çok kişisel travmaları, gündelik yaşamında kadın olmasından dolayı maruz kaldığı haksızlıklar ile hissettiği rahatsızlıklar bilinç düzleminde bastırıldığı için rüyalarında simgesel boyutta ortaya çıkar. Fakat elbette bu Yonğhe’yle sınırlı, tekil bir durum değildir. Kadınlar, azınlıklar, hayvanseverler, farklı cinsel yönelimi olanlar, çevre aktivistleri gibi gruplar, geleneksel varlık hiyerarşisinin acımasız sonuçlarından mustariptir. Buradan kuvvet alan karşı kültür, geleneğe ve moderne meydan okur. Fakat ilk dönemi itibariyle bilimsel hakikati ve geleneğin baskısını sarsıp özgürlük alanlarını genişleten post modern karşı çıkış, bugün bir bocalamaya düşmüş görünüyor.
Ataerkilliğin, feodalitenin, dinin ve bu geleneksel yapıların içinden çıkan kapitalist modernleşmenin, yabancılaşmanın, tüketim kültürünün, devlet şiddetinin pek çok mağdur ürettiği açık. Bunun analizi Foucault, Adorno ve kendisinden “she” değil “they” diye bahsedilmesini tercih eden Judith Butler gibi pek çok düşünür tarafından dalga dalga, ayrıntılı olarak yapıldı. Yapılar söküldü, babalar cancel eylendi, kelimelere şafak operasyonları yapıldı, kılcallara inildi. Peki nereye geldik? Dilde örgütlenmiş şiddetle mücadele ederken ortaya çıkan politik doğruculuk, toplumdan kopukluk, yankı odaları ve bunun doğurduğu entelektüel gerileme (retardasyon), sosyal medyanın yaydığı sahte enformasyon salgını, bu post-truth ahmaklığın açtığı alanda, aydın sınıfın mikro dertlere karşı giriştiği soyut ve kitlelerce anlaşılmaz savaşın boşluğundan faydalanarak hızla barbarlaşan, şiddete meşruiyet üretme yükümlülüğünden bile azade edilmiş, anti-entelektüel dalga üzerinde sörf yapan devlet ve şirket terörü, duyarlı bireyleri bekleneceği üzere şok ediyor. Bir tür krize sokuyor. Bu noktada Yonğhe kendisini temiz, onurlu bir varlık olarak tanımlayacak araçlardan, bir denge noktasından mahrum görünüyor ve dünyadan çekilmeye karar veriyor.
İnsan nedir? Dünyada yeri neresidir? Ne yazık ki yakın vadede bu sorulara doyurucu, ahlaklı, mantıklı ve sürdürülebilir yanıtlar üretileceğe benzemiyor. Yanıtlar o kadar dolambaçlı, flu ve anlaşılmaz ki, cılız bir uğultunun ötesine geçemiyor. Böyle durumlarda ise her zaman güç konuşur, gücün verdiği cevap zamanla kendisini kabul ettirir.
Selman Dinler
[2] Plato, Definitions, Derleyen: Ümit Hussein, Loeb Classical Library / Harvard University Press, 2002.
[3] Aristotle, Politics, Çeviri: H. Rackham, Harvard University Press/William Heinemann, 1944. Politika I, 2 (1253a2): “Man is by nature a political animal” (anthrōpos phusei politikon zoon). Aristotle, Nicomachean Ethics, Çeviri: H. Rackham, Harvard University Press/William Heinemann, 1934. Nikomakhos’a Etik I, 1097b
[4] Cicero, On Moral Ends (De Finibus Bonorum et Malorum)
[5] Kant, I. (1996), The Metaphysics of Morals (M. J. Gregor, Çev.). Cambridge University Press.
[6] Friedrich Nietzsche, Thus Spoke Zarathustra: A Book for All and None.
[7] Sigmund Freud (1996), Civilization and its Discontents (J. Strachey, Çev.). Penguin Modern Classics.
[8] Burada kullandığım felsefi alıntıları Chatgpt yardımıyla buldum, harcıalem şeyler oldukları için de kısa bir sahihlik kontrolünden sonra kullandım. Fakat siz yine de, bu yazıdan yola çıkarak daha ciddi ya da akademik bir şeyler yazacaksanız, lütfen kaynakların kendisine bakın.
[9] İbn Farabi, Essentials of Politics (Ara Ahl al-Madīna al-Fāḍila), Çeviri ve tanıtım: George Makdisi, SUNY Press, 2001. ss. 98–103
[10] İbn Sînâ, Kitāb al-Shifāʾ: Metafizik ve Ruh Bilimi (Şifa), Çeviri: Muhsin Mahdi, State University of New York Press, 1973. ss. 250–260
[11] İmam Gazâlî, Kimyāʾ al-Saʿāda (Mutluluğun Kimyası), Çeviri: Muhammad Abul Quasem, Lahore: Islamic Book Service, 1960. ss. 45–55
[12] İbn Rüşd, The Decisive Treatise (al-Fāṣil bayna al-Muwaṭṭiʾ wa al-Muṭṭaḥid), Çeviri: Charles E. Butterworth, Brigham Young University Press, 2001. ss. 88–95
[13] Mevlânâ, Mesnevî-i Ma‘nawî, Osmanlıca edisyon. İstanbul: Evkaf‑ı Hümayun Neşriyatı, 1930. Cilt II, beyit 1.234–1.238.
[14] H. Bruch (1973), Eating Disorders: Obesity, Anorexia Nervosa and the Person Within, New York: Basic Books. (Anoreksiya bireylerinin beden gelişimini engelleyecek şekilde regresyona yöneldikleri gözlemleri içerir.)

Öncelikle yaptiginiz derinlikli inceleme için kaleminize sağlık. Hang’ın farklı bir bakış açısı, yorumu ve gozlemi olduğu ve bunu çok büyük ustalikla yaptığı malum. Her satırı yoruma açık düşündürücü ve sorgulatici.Psikanalistlerin varoluşu halen sorgulayan bilimsel arastirmalarin sizin de belirttiğiniz gibi id,ego açısından bakildiginda iş çok karmaşık bir hal alıyor .Yaradılış meselesi toplumlar olustukca keskin sınırlar, tabular,yasaklar ,günahlar getirmiş. Bunu yapan tek canlı insan. Düşünebilen tek canlı olarak tasvir ettiğimiz insanı diğer canlılar-hayvan,bitki vs-gibi içgüdüsel hareket ettiğinde “hayvan”benzetmesi yapmaz miyiz? Çoğalma,üreme,çiftleşme, birleşme her ne denirse densin doğanın varolusunun temeli. Ancak bir “hayvan” kendi çocuğunu tanımaz çiftlesir ve yeni sağlıklı nesiller devam ettirir.Insanin genetik anlamda bunu yapması varolusun yaradilisin temelinde engellenmiştir.Bu sebeple içgüdüsel hareket etmek “hayvani”dürtünün göstergesidir. Bunun için hisler,duygular,kalp çarpıntısı insanın doğasına eklenmiştir.
Bu işi karmasiklastiran tek canlı türü de bu sebeple insandır. İnsan, hayvan kıyaslaması bana göre çok mantıklı gelmiyor bu bağlamda.Hang da bence çelişkili gibi görünen görüşleri ile romanında buna çok güzel açıklık getirmiş.
Sevgiler
Güzel katkınız için teşekkür ederim hocam, sevgiler bizden.