Ne zaman tertemiz, dupduru bir yapıt okuyup da onu irdelemek zorunda olduğumu hissetsem aklıma ilk gelen Wayne C.Booth’un şu yazdıklarıdır:

“Son yıllarda yazarın okurunu düşünüp ona göre yazmasını açıkça öğütleyenler yalnızca çok satar yazma kılavuzlarıdır. Ciddi yazarlar arasındaki ağırlıklı moda, ayırt edilebilen her türlü okur kaygısını sanatın tertemiz yüzüne sürülmüş ticari bir leke olarak görmektir. Biri çıkıp da ciddi yazarların kim olduğunu soracak kadar kabalaşırsa cevap kolaydır: okuru düşünerek yazdığını aklımıza bile getiremeyeceğimiz yazarlar! Retorik kaygılara şüpheyle bakanların törenvâri ciddiyetine gülüp geçsek de, şüphelerinin iyi sebepleri vardır. Sanatçının yaptıklarını izler kitlenin taleplerinin kontrol etmesi halinde sanata ne olduğunun kanıtlarını çoksatar listelerine giren eserlerin her satırında görmüyor muyuz? Çatışmalı ve küçük düşürücü retorik talepler bataklığına girmek yerine, okurun ihtiyaçlarına her türlü uyumun hem sanatçılığa aykırı hem de tehlikeli olduğunu varsaymak daha emniyetli değil mi?”[1]

Engin Kükrer’in Kulübedekiler adlı öykü kitabını[2] okuduğumda aklıma yine bu tespitler geldi. Kükrer, bu kitabında da kendini diğer öykü yazarlarından farklı kılan cesur ve deneysel yaklaşımını, ironik ve alaycı tonunu sergilemekten zerre kadar çekinmiyor. Özellikle piyasaya hâkim büyük yayınevlerinin dayatmasıyla öykülerin ağız birliği edilmişçesine (üstelik marifetmiş gibi) aynı tonda ve birbirine benzer temalı yazılmasını, edebi estetikten yoksun bireyselliği reddeden Kükrer, insanlık hallerini çekinmeden ele alıyor.

Öykünün genel kabul gören içten pazarlıklı dayatmalarına karşı direnerek günümüzde olup bitenlere örneğin savaşa, yoksulluğa, göçmenliğe vs. derinlikli bir eleştiri sunması, özellikle yaşam ölüm çatışmalarından yola çıkarak özgün metinler seçmesi Kükrer’nin kitabını diğer öykü kitaplarından ayrı bir yere taşıyor. Kulübedekiler’deki öykülerin tümü bu anlamda kendini kanıtlıyor. Kanıtlıyor çünkü kitapta yer alan 16 öykü de dozu iyi ayarlanmış duyusal ve duygusal betimlerle heyecan yaratıyor, sade ve akıcı dil kullandığı halde dile anlam derinliğini kazandırıyor, bireysel deneyimler evrenselliği kapsıyor. Kendi referans çerçevesinden bakarak yazdığı öykülerindeki bu özellikler hiç kuşkusuz ki Kükrer’in bazı riskleri göze alarak günümüz eğilimine uygun genel geçer öykü anlayışına hoş görünmeyi bir kenara bıraktığını, entelektüelliğinden taviz vermediğini de anlatıyor.

Nedir, öyküde günümüz eğilimi?

“Modern” sıfatıyla tanımlanan günümüz öykücülüğü bireyin iç dünyasına yöneliş, yalnızlık, yabancılaşma, bunalım gibi konuları işlerken pesimist bir tavır sergiliyor. Kültür endüstrisinin kapitalist anlayışına uygun bu tavrı daha da güçlendirmek için başvurulan psikolojik tahliller, bilinç dışı ya da karından konuşmalar, sembolik cümlelerle geleneksel öykücülük tümden reddediliyor. Şiirsel bir söyleyişle soslandırılarak okurun haz ve kibrini okşuyor. Anlatımın anlamsız karmaşıklığı rağbet görüyor. Finallerde okuru şaşırtma adına edebiyat dumura uğratılıyor, boşlukta kalıyor. Bu değerlendirmeler eleştirel gözle ya da inkâr mantığıyla okunmamalı. Elbette ister modern ister geleneksel öyküde olsun bu temalar ve retorik anlatımlar asla inkâr edilemez. Öykü finali okuru sarsmalı, nefessiz bırakmalı. Öykü dediğimiz de tüm bu temaları ve anlatımları kapsayan şeydir. Ancak, tüm bunları kendi türünün disiplinine uygun şekilde yaptığında ve estetik kaygıları dikkate aldığında o tartışmaya değer görülür. Engin Kükrer, Kulübedekiler adlı öykü kitabında tüm bunları başardığı için önemsedim. Hatta kitaba adını veren “Kulübedekiler” adlı öyküsünün, kitabındaki bu başarının bir toplamı olduğunu söyleyebilirim.

“Büyük şehirlere uzak, eski bir ahşap kulübede yaşayan Bener ve Arzu, hamileliklerini ‘ihtiyar’ kulübeden ve baskıcı orman bekçisinden gizlerler. Özgürlükleri için kaçış planları yapıp biriktirdikleriyle yola koyulurlar. Kulübeyi geride bırakıp ormana doğru kaçarken, ‘ihtiyar’ kulübenin yıkıldığını duyarlar. Sonunda yeni bir hayata doğru adım atarken, doğacak çocuklarının adını ‘Umut’ koyarlar.” (Kulübedekiler, s.29-33)

Öykünün yalın anlatımı düz bir mantıkla okura sıradan bir öyküymüş gibi de gelebilir. Hiçbir anlamı olmayan basit bir öykü… “Ben yazarım, okur da okumayı öğrensin,” diyen ünlü Amerikalı yazar Mark Harris’in “Kolay okunan kitaplar vardır. Bir de edebiyat vardır.” sözünden yola çıkarak Kükrer’in kolay okunan öyküsünde edebiyatın var olduğunu vurgulamak gerekir. Yani Kükrer, okumayı bilen okurlar için yazıyor.

Her şeyden önce bu öyküde gözüme ilk çarpan şey, Oğuz Atay’a yapılan ithaf… Öyküyü okuyunca aslında bu ithafın diğer dört öyküdeki epigrafı çağrıştırdığını anlıyor insan. Kükrer’in amacı bu epigraflarla metinlerarası kurmacayı kurarak öyküye anlam katmanları inşa etmek. Kükrer’in bu öyküsünde metaforik olarak huysuz ihtiyar bir kadın bedeni olarak betimlediği kulübe aslında yoksul bir yaşamda insanın üzerindeki baskıyı, sömürülmeyi anlatır. Kulübenin yaşlı kadınla özdeşleştirilmesini ve ona kişilik kazandırılmasını sürekli inlemesi, dişlerini gıcırdatması, altını ıslatması (yağmurda sızdıran tavandan akan su) gibi detaylarla mümkün kılarken o sömürüyü ve baskıyı canlı hale getirir. Okurun daha da duyumsamasını sağlar. Bu yaşlı kadından başka, bir otorite figürü olarak orman bekçisi bu baskıyı bize daha da somut biçimde tattırır. Özgür yaşamayı seçen her iki insanın hayatla mücadelesi kanlarını emen tahtakurularıyla ve köpeklerle anlatılır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Arzu hamile kalır. Hamilelik aslında insanların özgürce yaşama sembolüdür. Kendilerine sık sık “orman kanunlarını” hatırlatan orman bekçisine ve yaşlı kadına rağmen kaçarlar. Kulübeyi tekmeleyip ormana doğru koşarlar. Siyasi iktidarlara körü körüne inanan ve onlara biat eden insanları anımsatan havlayan köpekleri ve otoriteyi geride bırakır ve umuda doğru koşarlar. Kaçtıkça sesler azalır ve nihayetinde “ahşap ihtiyarın” büyük bir gürültüyle yıkıldığını duyarlar. Yorgun argın, karlı bir kayın ağacının gölgesinde soluklanırlar. Bener, Arzu’nun karnını okşayarak “Çocuğumuzun ismi Umut olsun mu?” diye sorar. Arzu gülümser ve o an Bener, Arzu’nun gözlerinden ilk defa güneşi içtiğini hisseder. Bu final, ormanın dünyanın ekolojik dengesini sağlayarak yaşanabilir bir hale gelmesini anlattığı gibi her zaman doğanın insanın kurtarıcı limanı olduğunu da hatırlatır. İnsan doğayı korursa doğa da insanların hayatını kurtarır.

Özce burada da endişe, korku gibi bireysel duygular ve içsel çatışmalar vardır ancak bu betimlemeler insanın şehirlerde sıkışmışlığını, özgürlük arayışını vurgular ve toplumsal kısıtlamaya karşı bir itiraza dönüşür. Kükrer, Arzu’nun hamileliğiyle bir “durum” etrafında öyküsünü şekillendiriyor. Modern öykülerde olay örgüsü daha belirsiz, kesik kesik veya geri planda kalabilirken, burada belirgin bir başlangıç, gelişme ve sonuç bölümü hissediliyor. Hikâyenin temel çatışması ve çözüm arayışı, klasik öykü kurgusunu çağrıştırıyor. Çağrıştırıyor da öyküde aynı zamanda sembolik kullanımlarla metne modern bir okuma imkânı sunuyor. Kükrer’in başarısı da geleneksel öyküyle modern yeni öykünün sentezini böyle başarıyla yapmasından kaynaklanıyor, işte.

Kitabın dikkat çeken başka bir öyküsünde, “Beyaz Işıklı Ada”da göçmen bir ailenin trajedisi anlatılıyor. Savaşın yıktığı hayatlarından kaçan Abdullah ve Reyhan, iki çocuklarıyla birlikte umutla Akdeniz’i geçmeye çalışır. Bombalı saldırıda kaybettikleri evlatlarının acısıyla yanan aile, yeni bir yaşam için her şeylerini feda eder. Ancak kaçakçıların aldatması ve denizin ortasında alabora olan botlarıyla tüm hayalleri serin sulara gömülür ve aile karanlıkta kaybolur.

“Beyaz Işıklı Ada” öyküsünde didaktik anlatım tekniklerinin varlığı ve tematik derinlik açısından geliştirilebilecek alanlardaki eksiklik giderilseydi bu öykü okurları tarafından uzun süre unutulmazdı. Hikâyede anlatılan karakterlerin acılarını korkularını umutlarını zihin akışları, iç monologları gibi modern tekniklerle yapılmamasından dolayı öyküye katmanlı bir psikolojik boyut katılamadığı için okur Abdullah ile Reyhan’ın çektiklerine uzaktan bakmak zorunda kalıyor. Olayların akışı yerine, karakterlerin bu olaylar karşısındaki içsel tepkileri, ruhsal değişimleri daha derinlemesine işlendiğinde okur öyküyü daha da içselleştirirdi. Öyküde “Zaten insanın adının pek bir önemi yoktu bu coğrafyada. Burada etnik kökenin, ten rengin ya da mezhebin isminden önce gelirdi.” veya “Ancak bu dünyada insanların acizliklerinden beslenerek geçinen kötü insanlar da vardı.” gibi didaktik anlatımlar, okurun kendi çıkarımlarını yapma alanını epey daraltmış. Bununla birlikte, okuru rahatsız eden ve yüzleşmeye davet eden böyle bir temayı edebi bir estetikle öykü olarak okura sunma cesaretini de kutluyorum yazarın.

Evet, Engin Kükrer cesur bir yazar, günümüz güncel dinamiklerini yakalamaya çalıştığı gibi onun üzerine katmaya çalışan, kendi üslup ve duyarlılıklarını da metinlerine yansıtmak için didinen bilinçli ve emekçi bir yazar. Onca öykü ödülünü[3] İstanbul’daki çevrelerden birisi alsaydı şimdi çoktan günümüzün Sait Faik’i ya da Çehov’u diye pazarlanırdı.

Didik didik ettiğim diğer öykülerini de özellikle “Çiçeklerin Aradığı Adam” öyküsünü de burada ele alabilseydim keşke. Ancak yazı uzun olacağı için burada yazımı sonlandırmak istiyorum. Son söz olarak Engin Kükrer’e bir diyeceğim var: Senin tırnağınla kazarak ve döktüğün bunca alın terinle sahip olduğun görünürlüğün eleştirel ve sorgulayıcı bir edebiyatın estetik anlayışına sahip olmanda yatıyor. Sakın vazgeçme.

Adnan Gerger


[1] Wayne C. Booth, Kurmacanın Retoriği, Metis Yayınları, Çev. Bülent O. Doğan, 2012, s.100.

[2] Engin Kükrer, Kulübedekiler, Kırmızı Kalem Edebiyat Yayınları, 2025.

[3] Armağan Can’ın Karnaval Dergisi’nde yaptığı söyleşide, “Pek çok ödül aldığınızı gördüm. Engin Kükrer edebiyat yarışmaları hakkında ne düşünüyor?” diye sorması üzerine yazar şöyle yanıt veriyor: “Yazdıklarımı yakın çevrem beğeniyor ama yazın dünyasında eserlerimin bir karşılığı var mı?” sorusuna da bir cevap bulmam lazımdı.