“Hürriyet Gösteri” dergisinin Mart 1983 tarihli 28. sayısında yayımlanan, Yaşar İlksavaş’ın Hulki Aktunç ile yaptığı söyleşidir.

Az yayımlayan sanatçısınız. Önce bu konuyu ele alalım mı? Az mı yazıyorsunuz, yoksa çok yazıp çok mu eliyorsunuz? Ayrıca, sizin kuşağınızda daha sık yayımlayan sanatçılar da söz konusu.
Aslında az yazmıyorum. Bakın, şu sıralar beş kitapla birden uğraşmaktayım. Bunlardan üçü, yayımlanmaya hemen hemen hazır. Kendimi çok zor beğendiğim doğru ama. Bir yazıyı, bir hikâyeyi, bir romanı bir dergiye yahut yayımcıya yollamak, o nesnenin elimden çıkacağı anı yaşamak pek sevmediğim bir şey. Bu yüzden, bu işi kendiliğimden yapamıyorum genellikle.
Peki tek neden bu mu? Ya yayımlananlar?
Şimdi, beni “siparişler” bir yayımlama çalışkanı yapıyor zaman zaman. Nitekim, 1983’ün ilk aylarında birçok yerde birçok yazım hikâyem şiirim çıkacak. Sık sık yayımlayan yazarlarımıza gelince: Onlara yalnız hayranlık duyuyorum. Kimileri şöyle diyorlar… “Efendim, çok yazıyor, hep aynı şeyi yazıyor, hep aynı…” Bunu da eleştiri sanıyorlar. Kafka hep aynı şeyi yazmadı mı, Woolf? Faulkner? Proust? Bence çağdaş edebiyat, ağırlıklı bir izlek yakalamış yazarın, bunu sürekli olarak ve başkalarından çok farklı bir biçimde işlemesiyle yaratılmıştır, yaratılıyor.
Öyleyse, bu noktada bir soru daha doğdu bende… Siz, nasıl bir izleğe ağırlık tanıyorsunuz? Öykü, şiir, roman, bazen de inceleme ve denemeler yazıyorsunuz… bu dalların sizdeki kesişme noktalarını dile getirir misiniz?
Müthiş bir soru. Buna karşılık vermek burada elimden gelmez ve üstelim benim işim de değil. Ama şunu söyleyebilirim. Şiir yazmaya, uzun yıllar direndim. Bu, gücümü dağıtmak gibi gelmişti bana. Sonra, şiirden başka hiçbir yollar anlatamayacağım şeyler arttı, arttı. Yazdım. Çok yazdım ve çok az yayımladım. Birçok arkadaş, az yayımlamama kızıyor, hatta öfkeleniyorlar. Sözünü ettiğiniz kesişme noktası, belki de “tartışma ve sorma”dır. Yazdığım her şeyde, bunu görürüm.
Bir yerde “Firavunla Tartışma” adlı bir roman yazdığınızı söylemiştiniz.
Evet, orada da sayısız biçimler alan bir firavunla tartışılıyor.
Çağdaş bir firavun?
Yalnızca çağdaş değil. Dönem dönem birikmiş, biriktirilmiş bir firavun. Romanın işi hiç kolay değil.
Yine de, ağırlık sanırım öyküde. Öyle değil mi? Öykü sanatı ve öykücülüğümüz üzerine görüşlerinizi açıklar mısınız?
Ağırlık öyküde görünüyor. Yeni kitabım da bir-iki ay içinde yayıma hazır olacak. (Şu öykü lafını da ara sıra benimsiyorum ama bir türlü sevemiyorum) Türkiye’de öykücülüğün şiir gibi değilse de ona yakın derinlikte bir geleneği var. Bu geleneğe baktıkça, eski nesri gözden geçirdikçe içim ısınıyor. Sanki güçleniyorum. Öte yandan, bizim Sait Faik’imiz, gün geçtikçe daha çok bir “hikâye tanrısı”na dönüşüyor. Öykümüzün 1965-700 döneminde gümrah bir fışkırma yarattığı kanısındayım. Bir ara, adına “yeni hikâye”, “yenilik hikâyesi” de denen bu açılım, 1980’e doğru duruldu gibime geliyor. Bence, öykü yazarlarımız şu an büyük bir gerilim içinde. Çok umut duyduğum bir gerilim.
Öykücülüğünüzün tarihçesine bir göz attığınızda, başarı ve başarısızlık çizgilerinde neler saptıyorsunuz? Sizi öykü yazmaya yönelten nedenler? Sonraki yıllar, bugünkü tutumunuz ve varmış olduğunuz yer?
Başarı ve başarısızlığı doğal ki ben belirleyemem. Ama, elbette çizgimi ilerletmeye çalıştım ve sürekli yazıyor olmam, iyimse olduğumu gösterir. Beğenisine güvendiğim bir arkadaş, çok nesnel bir şey söyledi: “Siz yazarak, daha önce yazdıklarınızı da açımlıyorsunuz,” dedi. “Bir Çağ Yangını” yayımlandıktan sonra, hikâye kitaplarıma yeni bir gözle bakanlar ve yargılarını yenileyenler de oldu. Bu, yazarlığım adına olumlu bence. Varmış olduğum yer, yeni hikâye kitabımla belirlenir belki. Bu sıralar, yeni kitabımın üç-dört hikâyesi dergilerde yayımlanacak.
Füsun Akatlı, “Bir Pencereden” adlı öykü seçkisi ve incelemesinde, sizin öykücülüğünüzü üç yazarımızın bir bileşkesi olarak görüyor: Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Leyla Erbil…”
Füsun Akatlı çok beğendiğim bir yazar, eleştirici. Öte yandan, bu üç yazarlar aynı satırda anılmak bile benim için onur vericidir. Şunu ekleyebilirim: Adalet Ağaoğlu’nun ilk kitabı, 1974’te yayımlandı. Benim ilk, hatta ikinci kitabımı oluşturan, hikâyeciliğimi belirleyen öykülerim, o tarihte çoğunlukla dergilerde yayımlanmış ürünlerdi. Bu açıdan, Füsun Akatlı “bileşke” derken, bu yazarlar arasında belli yakınlıklar ya da ortak noktalar görüyor olmalı.
Demin gelenekten söz ederken düşünmüştüm: Tarihle olan ilginizi biliyorum. Bu bağlantı, öykünüzü ya da romanınızı ne ölçüde etkiledi? Bizim edebiyatımızda yer yer bir tarih tutkusu gözleniyor. Sözgelimi, Kemal Tahir… Değerlendirmenizi isteyeceğim.
Bundan on yıl kadar önce, eskiyazıyı öğrenmek için yanıp tutuşmuştum. Nitekim kendisini daima büyük saygıyla andığım Keyise İdalı Hanımefendi, çok pratik bir yöntemle bu öğrenme isteğimi karşıladı. Tek amacım vardı: Latin abecesiyle yayımlanmamış ya da eksiltilerek, tahrif edilerek yayımlanmış kaynaklarımızı okuyabilmek. Buna bir ölçüde ulaştım. Anlatım sorunlarına çok önem verdiğim için, edebiyat tarihimizde kalmış yapıtlarla tarih edebiyatımızın benim dilim üzerinde büyük etkileri oldu. Bu etkiler, bir anda görülmeyen ama sezilen etkilerdir. Tarihle ilgimin ikinci yönü, bize öğretilenlerin dışında ve karşısında neler var? sorusunun yanıtlarını arayışımdır. Sizin deyişinizle, bizim edebiyatımızda “tarih tutkusu” yerine, tarih bilinci egemen olmalı. Ben Kemal Tahir’i tutku yerine bilincin ilk basamağı olarak görüyorum. Onun sorularına da yanıtlarına da “antagonist” biçimde karşı çıkmışlardı. Şimdi bir bakıyorum, o şiddetli karşıçıkıcılar dahil birçok aydın, onun dediklerini (adını hiç anmadan) tekrarlıyorlar. Özetle şunu söyleyeceğim: Yakın dönem edebiyatımızda en büyük soruyu o sordu. Kuşku çağını o başlattı. Biz, verdiği karşılıklarla uğraştık; onun tavrını, kuşkusunu, sorularını öne almalıydık. O, bir tarihte “ben geciktim aslında,” demiştir bana. Bunu söylerken de, hâlâ gecikenler konusunda acı dolu bir alayı dile getiriyordu. Sormakta ve kuşkulanmakta bile.
Biraz da “Binbirdirek Batakhanesi – Yeni Bir Söylenti” öyküsü üzerinde duralım mı? Yanılmıyorsam, “Binbirdirek Batakhanesi” çok eski bir meddah öyküsünün de adı…
Evet, diğer adıyla Hikâye-i Tayyarzade… Birkaç yüzyıllık bir meddah hikâyesinin adı bu.
Öykünüzün içeriği, bu kaynakla bağlantılı mı?
İçerik bakımından hiçbir bağlantı yok. Tem, izlek bakımından da. Bağlantı, o tarihsel mekânın kendisinde olabilir. O mekânın bugünden geçmişe doğru gözlenmesinde.
Erotik renkler, bu öykünüzde diğerlerine oranla daha fazla. Sonra, çözümlenmesi gereken, kimileri birkaç anlam birden taşıyan sözcükler, argo sözcükler de var… Öyküde hem içerik ve öz, hem biçim açılarından “anlaşılırlık” konusunda ne düşünüyorsunuz?
Anlaşılırlık? Kime göre? Ben bir edebiyat yapıtının anlamlı olmasını gözetirim, kendi açısından anlamlı olmasını. Anlaşılırlık, daima “dikte edilen” bir şeydir. Hele bu dikte ediş, genelgeçer yargılara, bazı çevrelerin okurlarımızı “indirmek” istedikleri düzeylere göre olursa, edebiyatçının en dikbaşlı olacağı yer, şu anlaşılırlık piyasasıdır. Erotik renklere gelince: Erotizm benim amatör ilgi alanlarımdan biri, ve bizim dünyamıza has erotizmin hâlâ keşfedilmediğini, bu alandaki kurumların saptanmadığını, bunun büyük eksiklik olduğunu sanıyorum. Bu iş, haftalık bir dergide söylendiği gibi, popüler kültür araştırmacılığı vb. ile de olmuyor, olamıyor. Hikâyeme giren argo sözcükler, yapısal önemleri olduğu için var oluyorlar. Onlar birçok konuda yolumu kısalttı benim.
Yeni yapıtlarınızdan söz açalım son olarak…
Biraz önce söylediğim roman, Firavunla Tartışma, hızla ilerliyor. Yalnız, bu romanın kimi bölümleri Almanya’yı görmem için fırsat yaratmamı gerektiriyor. Yeni hikâye kitabım bitti bitecek. Şiir kitabım yayıma hazır. “Tanıklarıyla: Türkçenin Büyük Argo Sözlüğü” yakında yayınevine teslim ediliyor. Bu kırk ambardan ben de biraz yoruldum, ama ne yapayım, bir kez yazmaya başlayınca, o yazılar sık sık “Hadi Gidelim” diyor insana.
Kaç tarakta birden bez dokuyorsunuz…
Başkalarına zıbın, kendime kefen.
Kaynak: Hürriyet Gösteri, sayı 28, Mart 1983, sayfa 13-14.
