Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 321. Gün: 

SAİT FAİK’TEN GÜNÜMÜZE

Sait Faik Abasıyanık, öykücülüğümüze damga vuran yazarlarımızdan biri. Yaşadıklarını hikâyeleştirme konusunda adeta doğal bir yeteneğe sahip oluşu bir yana, öykü anlatımında kendine has şablonuyla bir kurgu ustasıdır. Somut anlatımda ne kadar işinin erbabı ise, soyut resmedişlerde de o kadar üslup zenginliğine sahiptir.

Sait Faik’in en sevdiğim öykülerinden biri, edebiyatın gözünden hiç düşmeyen bir yaşam kesiti olan ergenlik (ilk aşk veya yaşamın ilkleri) üzerine yazdığı kısa öyküsü “Bir İlkbahar Hikâyesi”dir. Hemen her konuda kalem oynatan yazar, özellikle ada balıkçıları ve deniz üzerine yazdığı öykülerde didaktik anlatının çukuruna düşmeden okura mevsim geçişlerini, rüzgarların her türünü, olta balıkçılığının inceliklerini, balık türlerinin boyunu posunu, denizin sakinliğini ve öfkesini yaşadığı dönemi de yansıtacak şekilde zengin sözcük dağarcığıyla ve gerçekçi bir üslupla anlatır. Ama, asıl anlattığı insandır.

Onun öykülerini okurken, zamanımızda benzer konularda ne kadar az sözcükle yetinmeyi öğrendiğimizi fark ederiz. Her gerçek farkındalığın bıraktığı acı bir tortu vardır. Yazarın saymakla bitiremediği iç denizimizdeki balık cinslerinden geriye ne kaldı? Sayalım desek kaç tür sayabiliriz? Sözcük dağarcığımız her konuda yavaş yavaş küçülmüyor mu? Yemekten söz etsek akla hemen hamburger, pizza, kola geliyor. Film yönetmenlerimizden konuşsak iki isme bir üçüncüyü ekleyemiyoruz. Politikamız iki parti üç isim üzerinde dönüyor. Neyi saymaya kalksak elimizdeki parmaklarımız fazla geliyor.

Kaderimiz belki de tüm insanlığın kaderiyle birlikte şekilleniyor. 2009’da 100 yaşında ölen Fransız antropolojist Levi-Strauss, Yaban Düşünce adlı kitabında, “ilkel” topluluklarla modern toplumları karşılaştırır ve ilkellik anlayışımızı altüst ederken batılı düşünce sistemini de olumsuzlar: Bu toplulukların durumu araştırmacılar tarafından incelenirken, onların bizden farkı ortaya çıkmış. Yeşil otlarla kaplanmış birkaç metrekarelik bir alanda ne gördükleri sorulduğunda yerliler kendi dillerinde 10-15 farklı bitki adı saymakla kalmamış, onların hangi hastalıklara iyi geldiğini de açıklamışlar. Yazar, modern insana aynı yerde aynı soru yöneltildiğinde alınan yanıtın sadece “ot” olduğunu belirtmiş.

Yaşamın bu kadar kısırlaşması, darlaşması insana daral getirse de, alçak gönüllü kitaplığımıza bakıp “iyi ki edebiyat var,” diyebildiğimiz sürece şanslı sayılırız, öyle değil mi?

325. Gün:

SAVARONA

Savarona, Hint Okyanusu sahilinde yaşayan Afrika Beyaz Kuğusunun adı. Bir Amerikalı kadının 1931 yılında Hamburg Tersanesinde yaptırdığı gemi kuğuya benzetilince Savarona adı verilmiş. Geminin Amerika’ya girişinde çok ağır bir vergi yüküyle karşılaşılınca, sahibi onu Almanya’ya iade eder. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Hitler’in gemiye göz koyduğunu biliyoruz.

O tarihlerde Atatürk’ün hastalığı ilerliyor ve Türkiye, bu gemiyi Atatürk için düşünüyor. Hitler, Atatürk’ün de gemiye talip olduğunu öğrenince isteğinden vazgeçiyor. Hitler’in bu kararı tarihçiler tarafından 2. Dünya savaşı öncesinin koşulları da göz önüne alınarak siyasi ve insani yönden irdelenmiştir.

Gemi, 1938’in Haziran ayı başında Türkiye’ye getirilir. Son aylarını yaşayan Atatürk’ün, Savarona’yı görür görmez “Keşke bu gemi, birkaç yıl önce bize geçseydi,” diye hayıflandığı söylenir.[1] Gemi Atatürk’e tahsis edilir. Ata’nın son gezisi Temmuz ayı içinde Marmara Ereğlisi’nedir ve sonra hastalığının artması nedeniyle öleceği güne kadar Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet edecektir. Atatürk, çok sevdiği Savarona gemisinde yalnızca 54 gün kalabilmiştir.

Savarona, haklı olarak “Atatürk’ün Gemisi” olarak ünlendi. Gemi, birkaç yurt dışı seferinden sonra, Deniz Harp Okulu son sınıf öğrencilerinin eğitimine verildi: Tarih 1970’lerin başını gösteriyordu. Savarona’nın bakımı, yıllar içinde düzenli olarak Deniz Kuvvetleri Gölcük Tersanesi Komutanlığında yapılıyordu.

Benim Savarona ile tanışmam 1973 yılı başındadır. Yassıada’da deniz yedek subaylığı eğitim dönemimizin tam ortasındaydık. Yemin törenine daha üç ay varken, alınan bir kararla (Deniz Kuvvetleri Komutanlığında bir ilk olduğu söylenmişti) eğitime son verildi ve staja gönderildik. Ben mesleğim gereği, Gölcük Tersanesi Gemi Boyaları Fabrikasında staj yapacaktım. Kalma yerim de tersanede demirli duran Savarona gemisiydi. Tek lombozlu Yağcılar kamarasında üç ay geçirdim. İki kişi, mekânı daha da darlaştıran bir ranzayı paylaşıyorduk. 

İçtimada güvertede toplanırdık. Boş zamanlarımızda geminin bize açık bölümlerini gezerdik. İçi saray gibi döşenmişti. İyi havalarda pruvada zaman geçirirdik. Savarona’nın en ilginç yerlerinden biri, iskele tarafında gemiye çıkış merdiveninin sahanlığıydı. Orada, gemiye sandalla gelen ve gelirken rüzgardan saçları dağılan kadınlar için gemiye ayak basar basmaz kendilerine bakıp makyaj tazeleyecekleri yaldızlı çerçeveli büyük bir ayna bulunurdu. 

Savarona ile ilgili her şeyi 1979 yılından sonra di’li geçmiş zamanla anlatmak gerekir. Bu tarihte Atatürk’ün kültür mirasının sürekliliğini temsil eden İstanbul Kültür Sarayı ve Şan Sineması’nın yakılması gibi Savarona da sabotaja uğrayıp yakılmıştır. Geminin sonradan başına gelenlerin öyküsü, İsviçreli yazar Dürrenmatt’ın bir kitabının sonunda yazdığı gibi “ucuz roman okurları için” olabilir ancak. 

332. Gün:

SEKİZİNCİ HARİKA

Uzamış otlar… Devrik duran sütun taşları… Yüzyıllardır yerlerini koruyan üç sütun… Dar, meyilli bir toprak yol… Geniş ve yüksek mermer merdivenler… Mermere oyulmuş desenler… Süslü bezemeleriyle bombeli sütun çemberleri… Güneş tanrısı Apollon nöbette… Koyu gölgelerin ışıkla dengesi… Gölgelerin her an değişen şekilleri ve kompozisyonu… Kutsal avlu… Avluya uzanan iki karanlık geçit… Geçitteki mermer blokların diziliş sırları… Kâhinlerin mermer duvarlardaki el izleri… Eski çağların mucizeleri… Tarihi kutsal yol… Bilici mabedi: Apollon Tapınağı.

336. Gün: 

Evrende sır yoktur, “bilinmeyen” vardır.

Nazmi Özüçelik


[1] Cem Gürdeniz, Atatürk’ün en sevdiği gemi: Savarona, Deniz Mecmuası, Temmuz 2021, Sayı 21.