“Levanten” sözcüğünü kökeniyle çok fazla ilgilenmeden kullansak da coğrafi bir terim olan “Levant”tan türetildiğini sanırım hepimiz biliyoruz. “Levant” sözcüğünün kökeniyse Fransızca “lever” imiş; “level de soleil,” güneşin doğuşu, Levant da batının yakın doğusu. Doğu Akdeniz’de ticaretin önde gelen yabancı unsuru Venediklilerin Lübnan ve civarı için kullandığı Levant terimi, zamanla bu dar tanımı aşarak Suriye ve Ürdün’e, Kıbrıs’a, Anadolu’ya, Yunanistan’a, Mısır’a kadar genişlemiş, çoğu zaman da Ortadoğu / Yakındoğu anlamında kullanılmış.

Venedik tacirlerinin boy gösterdiği bir coğrafyada majestelerinin elemanlarının eksik olması görülmüş şey değil; bu nedenle tarihte Venedik’in güç kaybını müteakip Londralı müteşebbislerin yükselişini görüyoruz. En cazgırları 1580 yılında Kraliçe I. Elizabeth’e başvurarak Levant ticareti imtiyazının kendilerine verilmesini talep ediyor, Kraliçe de aynı yıl III. Murad (Benim Adım Kırmızı’dan hatırlayacağınız minyatürsever padişah) ile bir anlaşma imzalayarak ülkesini Osmanlı nezdinde Fransa’yla eşit konuma getiriyor, Kanuni’nin Fransa Krallığı’na tanıdığı ilk kapitülasyondan 45 yıl sonra.

İmtiyazı pratiğe dökmek amacıyla kurulan iki Britanya firması, Turkey Company (1581) ve Venice Company (1583) birleşerek Levant Company adını alıyorlar, yıl 1592. Şirketin elemanları da zaman içinde Turkey Merchants, yani Türkiye Tacirleri olarak anılagelmiş.

Levant Company’nin bir köşesinde kendisine yer bulduğu jeopolitik çerçevenin tamamına baktığımızda iki ülkeyi yaklaştıran olgunun sadece ticari kaygılar değil, Papa tarafından aforoz edilen Büyük Britanya Kraliçesinin Avrupa’da siyasi rakipleri ve dini hasımları karşısında hissettiği güvensizlik ortamı olduğunu görüyoruz. Elizabeth, Sultan Murad’a yazdığı bir mektupta Protestanlıkla İslam’ın ortak perspektifinden dem vuracak kadar “konfor alanı”nın dışına çıkmaya zorluyor kendisini.[i]

Arthur Phillips’in tarihin bu garip aralığında geçen The King at the Edge of the World adlı romanıyla ilgili New York Times’da yayımlanan yazıdan[ii] küçük bir anekdot:

“Yeni kurulan Levant Company, dini işlevi sona erdirilmiş kilise ve manastır binalarından sökülen eski kalay ve kurşunu Osmanlılara göndererek yasadışı ticarete başladı ve bu metaller silah olarak yeniden işlendi. Eski kilise çanları, Hristiyan ordularını bombalamak için kullanılan top ve mermilere dönüştü.”

Siyaset böyle şeylere (ve daha nelere) kâdir…

Güncel haberlerde de karşınıza çıktığı üzere, bir ülkenin diğerine kur yapmasının olmazsa olmazı azametli hediye yağmurudur. Britanya-Osmanlı yakınlaşması örneğinde jest faslının 1583’te Murad’a hediye edilen 11 köpekle (üç azman, üç minnoş, beş tazı) açıldığını görüyoruz. Ardından gelen armağan silsilesi içinde en ünlüsü, değerli taşlarla, dans eden heykelciklerle, teskin edici melodiler şakıyan robot kuşlarla bezeli, dilerseniz size saatin kaç olduğunu bile söyleyebilen org olsa gerek; hikâyesiyle birden fazla dergide veya kitapta karşılaştığınızı tahmin edebiliyorum. Orgla birlikte paketlenen hediyelerin bir araya getirilip gemilerle İstanbul’a yollanması o kadar uzun sürmüş ki bunlar adrese ulaştığında III. Murad çoktan ölmüş, yerinde oğlu III. Mehmed var artık. Tahtın devrini müteakip saraydan çıkan, bazıları kedi boyutlarında on dokuz şehzade tabutunu unutmak ne mümkün; tabut bile fazla görülüp denize atılan gebe cariyelerin sayısıysa tam olarak bilinmiyor.

Bu tatsız ayrıntıları bir kenara koyup işine devam eden Levant Company’nin 1600’lü yıllarının oldukça verimli ve kârlı geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Osmanlı sınırları içinde Kuzey Afrika’dan Suriye’ye, Güney Anadolu’dan Mora’ya kadar uzanan bir şeritte birçok konsolosluk açmaları, devrin en büyük yük gemilerine sahip olmaları, yoğun ve oylumlu ticari faaliyetin emareleri.

1700’lerin ilk yarısında da devam eden bu refah tablosunun çok daha uzun ömürlü olmamasının nedenleri çeşitli: Savaşlar, bürokrasi, Hollandalı tüccarların yükselişi, doğunun da doğusunda sömürmeye kat kat daha elverişli topraklara el atan East India Company’nin ağırlığını koyması, Osmanlı coğrafyasını vuran veba salgınları ve imparatorluğun tüccar sınıfının ve ekonomisinin malum “Hasta Adam” kategorisine doğru inişe geçmesi sayılabilir.

1767 yılına geldiğimizde Levant Company’nin artık borçlarını ödeyemez duruma geldiğini, 1802’ye kadar her yıl devletin beş bin sterlin desteğine ihtiyaç duyduğunu görüyoruz; o yıllarda yap-işlet-devret modelli ihalelerle hazineden servet aktarımını akıl edememiş olmalılar, biçareler. Napolyon’un Mısır bozgunu sonrası Fransa’nın Akdeniz ticaretinden bir dönem silinmesiyle Levant Company kısa bir rahatlama yaşasa da 1825 yılında Britanya Ticaret Odası’nın firmanın faaliyetlerini tamamen devralmasıyla tarihe karışıyor.

Şimdi filmi biraz geri saralım, iki ülkenin tarihinde önemli yer tutan bu firmanın coğrafyamızdaki en parlak yıllarına gidelim. Lale Devri’ne bir kuşak kaldığını henüz kimsenin bilmediği Osmanlı’da II. Ahmed’in 43 yıllık Kafes esaretini müteakip kısa iktidarı yeni bitmiştir. Levant Company’nin İzmir’e yolladığı donanımlı ve çalışkan bir elemanı, Thomas Vaughan, 1709 yılında yayımlayacağı A Grammar of the Turkish Language adlı eserini yazmak için mürekkep hokkasıyla tüylü kamış kalemini önüne koymuş olmalıdır, ya da en azından kitabı yazacak düzeye ulaşmak için harıl harıl dil öğrenmektedir.

Kitabın giriş sayfasında yer alan “Bir Zamanlar İzmirli, Tacir” ibaresinden öte pek bir şey bilmiyoruz Vaughan hakkında. Aynı adı taşıyan başkaları tarihte daha fazla iz bırakmış, Google sürekli onları önümüze sürüyor arayınca. En ünlüsü 1621-1666 yılları arasında yaşamış bir din görevlisi, filozof, simyacı, eserlerini Eugenius Philalethes takma adıyla yayımlamış; babası da aynı adı taşıyor. 1775-1858 yılları arasında bir Thomas Vaughan daha görev yapmış Anglikan Kilisesi’nde. Bir başkası, subay, hukukçu, büyükelçi ve daha bir sürü şey olmuş; bütün bunlara rağmen 1483 yılında kellesini krala kaptırmaktan kurtulamamış. Yargılanmadan infaz edilişi Shakespeare’in III. Richard adlı oyununda yer alıyor. “Bizim” Thomas Vaughan’a gelince, bu konuları hepimizden iyi bildiği anlaşılan akademisyen Erika Hitzigrath Gilson’a göre yaklaşık 1697-1709 yılları arasında Osmanlı topraklarında görev yapmış olmalı; kitabına yazdığı uzun girişten iyi bir eğitim aldığı, birçok konuyla kapsamlı bilgi edinecek kadar ilgili olduğu ve ikiden fazla dile hâkim olduğu belli oluyor.

Vaughan’ın kitabı 19 sayfalık giriş bölümünden sonra alfabeyle başlayarak mişli geçmişten edilgen fiillere, hatasız olmasa da eksiksiz, örneklerle zenginleştirilmiş bir dilbilgisiyle devam ediyor (53 sayfa). Bu bölümü 17 sayfalık bir konuşma kılavuzu, 5 sayfalık fabllar ve atasözleri derlemesi (bazı örnekler: “Dost ile iç, alış veriş eyleme”, “Delüye her gün bayram”, “Sonğ pişmanlık faide virmez”, “Garib kuşunğ yuvasın tangri yapar”, “Fakirinğ oğlı olmakdan Düvletlüninğ kulı olmak yeğdir”) ve nihayet 28 sayfalık mütevazı bir Türkçe-İngilizce sözlük izliyor.

Avrupalıların yazdığı Türkçe dilbilgisi kitapları ve sözlükler arasında ilk örnek değil bu, sözlük işlevi açısından en kapsamlısı hiç değil.

1480 yılında (yazarını tespit edemediğim, belki de bilinmeyen) 96 sözcük içeren bir örnekle başlayan çalışmalar, 1500’lü, özellikle 1600’lü yıllara geldiğimizde hızlanıyor: Jean Deny’nin 1959 tarihli Philologiae Turcicae Fundamenta adlı eserinde, 1530-1794 arasında basılmış bu tür kitaplar 18 sayfalık bir liste oluşturuyor.

Guillaume Postel (1575), Johannes Leunclavius (1591), Hieronymus Megiser (1612), Marcin Paszkowski (1615), Arcangelo Carradori (1650), Nicolaus Illeshazy (1668), Antonio Mascis (1677), eserleri günümüze ulaşan Türkçe sözlük yazarlarından bazıları. Kitaplarında çoğunlukla tarih ve dilbilgisi öne çıkıyor, ama hepsi Osmanlı topraklarında derdinizi anlatacak kadar sözcük öğrenmenizi sağlayacak kapasitede bir sözlüğe de yer vermişler. Tabii ki sözlük kısmı yüzlerce sayfa tutanlar da var. Standart sözlük kapsamının ötesinde sayılar, terminolojiler, vilayetler, yetkililer, atasözleri ve deyişler de bu örneklerden bazılarını zenginleştiriyor.

Örneğin Megiser’e dayanarak Osmanlı şehirlerinde duyabileceğiniz bazı deyişleri 1600’lere sabitleyebiliyoruz:

“Hem garibem andan artuk kimsenem yokdur benem”

“Ne ibadet kilurem ol halika la(y)ık olam”

“Gerçi ben dervişissem güynğlüm tokdur benum”

“Kuru yaninda yaş da yanar”

“Adem tetbir eder Allahteala taktür eder”

“Atilan ok dunmes”

“Elma a(ğa)çdan ırak düşmes”

“Baluk başdan kokar”

Megiser, Latince ibadete aşina olan okurların bileceği bazı deyişleri Türkçeye çevirmeyi de denemiş, gezginlerin işine yarayacağını düşünerek; örneğin: “İşte had habassetlerde anna rahmine düşdüm, dâhi günahlerde rahmine aldı beni benum annam” ve “Yanğılmas bir Allah”.

Zikredilen dönemde Avrupa’da yayımlanan sözlükler arasında Giovanni Molino’nun 1641 tarihli İtalyanca-Türkçe sözlüğünü araştırmacılar bir nevi el üstünde tutuyorlar, bugünün standartlarında kapsamlı diyebileceğimiz ilk örnek olduğu için. Sekiz bin başlık içeren bu sözlük, sonda bir Türkçe dizin de içeriyor, yani Türkçe-İtalyanca sözlük işlevini de bir nebze karşılıyor. İşin ilginci, Molino’nun “Ankaralı Hovhannes” adlı bir Ermeni olması ve bu bilginin birkaç yüzyıl unutulduktan sonra yeniden keşfedilmesi. Daha da ilginci, aynı dönemde Türkçe sözlük hazırlamaya niyetlenen İtalyan isimli tek Ermeni değil Molino: Don Giovanni Agop da 1685 yılında Rudimento della Lingua Turchesa’yı yayımlamış… Molino’yu Ankara’dan Roma’ya taşıyan macerayı sözlüğü tersine çevirip (yani Türkçe-İtalyanca sözlük formatında) uzun bir tarihi ve analitik girişle birlikte yeniden yayımlayan Elżbieta Święcicka tatlı tatlı anlatıyor.[iii]

Benim için zor olsa da Molino’yu (en azından şimdilik, yani bu yazının kapsamında) bir kenara koyup, Vaughan’a dönmek istiyorum, çünkü dilbilgisinin ötesine geçip gezginlere ya da en azından tüccarlara pratik bilgi sunmayı dert edinen, sudan çıkmış balığa döneceklerini tahmin ettiği bu insanlara “muhabbet” tüyoları vermeye kalkan bir tek o gözüküyor, çağdaşları arasında.

Bunu hem yukarıda andığım konuşma kılavuzu bölümüyle, hem de girişte yer verdiği oldukça keskin yargılarla yapmayı deniyor.

Gelin, ne kadar başarılı olduğuna birlikte bakalım.

***

(Parantez içindeki ifadeler bana ait; yer yer Vaughan’ın İngilizce çevirisinden hareketle ufak düzeltmeler yapacağım, fakat günümüz yazım kurallarını çoğu zaman göz ardı edeceğim, yazarımızın renkli Türkçesini hakkıyla yansıtabilmek için. Vaughan, kulağın duyduğu Türkçeyi ana dili İngilizce olanların doğru algılayacağı biçimde Latin harflerine dökmüş; ben de kitaptaki imlayı bir İngiliz okuduğunda duyacağınız şekilde Türkçeye çevirdim. Örneğin Vaughan, “suilishmec” dediyse “süyleşmek”, “ghyunash” dediyse “gyüneş” dedim; yani metni bizim için daha okunur hale getirdim ama “düzeltmedim,” çünkü böylesi daha eğlenceli.)

Türkçe Tekellümat (“tekellüm”: “konuşma”)

Evvelki (yani birinci) tekellümat, sabah kalduği zaman (kalkınca) süyleşmek içün

Bre oğlan, sabah yakın mı?

Gyüneş bile doğdi, bir saatdan artıkdur.

Hiç oile olur mi? Ta bukadar çok oyudum mi?

Pencereleri açduğum zaman görürsenğiz.

Gerçeksin. Tez imdi banğa zibunimi ve kaftanimu getür.

İşte, sanduk üstünde başınğız yanındedur.

Var imdi, banğa su getur, ellerimi ve yüzimi yuyayim.

Isıcak mı istersenğiz?

Yok; ben o kadar hüpe değilim (“hüpe”yi “züppe” olarak yorumlayacaktım, fakat İngilizcesi “chilly,” yani “o kadar üşümüş değilim” demeye çalışıyor). Sılageç (havlu) handidur? Bre murdar, ne ile silineyim?

Sultanum, temuz yokdur, ben onları çamaşire yıkamağe virdim.

İmdi göymleğimle silineyim.

Şimdilik bu makrameyi alınğ, ki temizdur.

Benim çorablerim niredur?

Al, bendedur.

Papuçlerimi sildinğ mi?

Daha silmadim emma siz giyinince(ye dek) ben silerim.

Tez ile imdi.

Emrinğize madeyim.

Oğlan, iskemli gettür.

Oturunğuz Sultanım kerem ailenğ.

(Vaughan belirtmemiş, ama bu noktada sahneye ikinci bir “oğlan”ın dâhil olduğu anlaşılıyor, hem birbirlerine hitap tarzları hem de uşağın “uzmanlık alanı” farklı. Mekânın da artık ev olmadığı sona doğru ortaya çıkıyor, yani aradan biraz süre geçmiş.)

Ya, Sultanım, nedir halinğiz?

Şüker Alhemdülillah.

Hizmetinğiz var mı? Bir şey lazım mı?

Ben size bir rice itmeğe geldim.

Hemen tez buyurunğ.

Eğerr işinğiz yokise benimle çarşuya gelinğ; sizinğle birkaç şeyi satun almam gerekecek, (bunlar) bildiğim (şeyler) değil.

Ne satun almak istersin?

Acem seccadeleri ve kilimleri, ve dülbendleri, ve bezleri.

Ne ola, baş üstüne, ne şekil akçenğiz vardur?

Ufak akçe.

Ufak akçe geçmez, zira Acemler arslandan (Hollanda’da 16-18. yüzyıllar arasında kullanılan ve uluslararası ticarette geçerli, Leeuwendaaler adlı, “Lion Dollar” yani “Aslan Doları” lakaplı para) veya altundan gayri akçe almazler.

Niçün?

Zira ufak akçe aresinde zuyuf akçe çokdur.

Korkarım ben de aldandım.

Niye?

Dün on beş riyal guruş bozdum; bilmem akçe eyü midür, fena midür.

Kimden bozdunğuz?

Onunu bir Cuvudan (Yahudiden), beşini meyhaneciden.

Göster bakayim, pöh ne güzel akçe, yarısı kelpdur.

Ya nice ideyim şimdi?

Ne çare, zarar edersinğiz, geçeni (geçen akçeyi) bazarda harcıdarsınğız, geçmeyeni saklarsız. Ya (da) yine şerab alup meyhaneciye virirsinğiz.

Varayim imdi eve, gayri (başka) akçe alayim.

Varınğız, emma tez gelinğiz, zira kuşluk (vakti) geçdi, öile yaklaşdı.

Ben tez gelurum, heman yabane (başka yere) gitmenğiz (gitmeyiniz).

Yok gitmem, sizi bunde beklerim.

İmdi Allah ısmarladik.

Var sağlık ile.

(Anlaşılan aradan biraz daha süre geçer; tacirimiz muhtemelen ilk baştaki uşağıyla konuşmaktadır, çünkü burada satır arası verilmeden, “Oğlan” ibaresiyle bir hitap okuruz. Konuşma tarzı da bir önceki sekanstaki cilasını kaybetmiş, buyurgan tonlara geri dönmüştür.)

Lebbeyk, Sultanum.

Gettür bonga diviti (mürekkep hokkamı), ve kalemleri, hem bir iki tabak (yaprak) kâğıt, o (yani istenen şeyler) gelince ben bir mektub yazayım.

Divit hazır, emma içinde ne lika (mürekkebi emen pamuk veya ipek topağı) var, ne mürekeb.

Ya, niye oldı?

Bilmem, zahir kurudı, yuvarlek oldı, içinden çıkdı.

Ya, niçün göz etmazsin?

Ne eksiğim benim? Ben yazicı değilim.

Günden güne bir az su kosan ne olurdı?

Haterime (hatırıma) gelmez.

Ya, aklınğ neradedir?

Benim gayri hizmetlerim (yapacak başka işlerim) çokdur.

Var imdi mürekeb şişe sen gettür.

Onda da hiç bir şey yokdur.

Oteği gün iki akçelik mürekeb aldim idi, nice oldı?

Ne asıl (nasıl) öteği gün? İki ay geçdi, belki dahi ziyade.

Hâlâ (Yine de) gettür bakaym.

İşte bak, hem küflemmiş, hem kurumişdir.

Var imdi dügandan bir akçelik al.

Vir imdi akçe.

Yanıngde bir akçe bulunmaz mı?

Kalmadi.

Benim de ufak akçe yokdur. Var viresi (veresiye) al, sonğra virürüz; yoksa bize inanmaz mı dersin bir akçelik mürekebe?

İnanür, emma ayıpdur.

Var, çok söyleme.

İşte getürdüm.

Dük imdi divite, ne pek suluimiş (ne kadar sulu olduğunu gözet).

Gayrisi yokdur.

Rikdan nerededir? (Rîkdan: Kum kutusu, “rıhdan” sözcüğünün eski şekli. Farsça “rîk”: Mürekkebi kurutmak için yazı üzerine serpilen ince kum.)

Divit hokkasının yaninde gürmez misin?

Ya balmumu nice oldi?

Bakayim, raflarde idi; daha durur mi bilmem.

Bak, hem bir mum yak; mühürleyecek zamande hazir olsun.

Daha ateş yakmadim.

Kav çakmak yok midür?

Var; emma ğibrit yokdur.

Yok olasın büyle ki: Heb yok, hep yok. Var imdi kunğşilikde (komşulukta) yakıvir. Gel, gel, bu gün ayınğ kaçunci günidir?

Banğa sorarsenğiz, ne ay bilirüm ne gün.

Hay Eşek, hay. (İngilizce çevirisi “Defol Eşek, gözümden kaybol” şeklinde ifade edilmiş.)

(Artık sıra ikinci diyaloğa gelir. Uşağın bütün mankafalığına ve beceriksizliğine rağmen evde hazırlıklar tamamlanmış, tacirimiz çarşıda şansını denemeye karar vermiştir. Çarşıda dükkânların bulunduğu noktaya varmadan yanına yeni bir yardımcıyı ya da yukarıda gördüğümüz ikinci oğlanı aldığı anlaşılıyor.)

İkinci Tekellümat, alış virişde süylişmek içün

Sizi şimdiya dek begledim; sandim ki artık gelmersinğiz.

Mazur olsun; akçe tez tahsil etmadim; onunğ için geç geldim.

Tizce imdi düganlar kapanmazdan evel bazare gidelüm.

Daha zaman çokdur.

Siz bu vilayetinğ âdetini dahi bilmezsinğiz: Niçün dirsenğiz, bu şeherde heman ikindü olduğu gibi düganlar kapanür.

Ben bunu bilmezdim.

Gel, şu dügane uğrayalım; bakalım bize yarar bir rızk bulabulur miyüz?

(Burada sahne değişir; tacirimiz dükkâna varmıştır.)

Kolay gele, Çelebi.

Hoş geldinğiz; bir şey lazım mı?

Lazımdur; emma sizde var mı bilmem.

Süylenğiz ne lazımdır, ne istersinğiz.

Birkaç Acem secadeleri isteriz.

Secadeyi sade mi istersinğiz yoksa ipeklü mi?

Her türlüden isteriz; tek rızk eyü (kalitesi iyi), ve bahası (pahası, ederi) makul olsun.

Ben rızkımdan (malımdan) utanmam.

Allah bazar vire.

Ben müşterilere keyf eylemem.

Bu secadelerinğ bahası nedir?

Her biri altı arslanlıdır.

Bahalıdır.

Bahalı değildir; bir aydan evel sekizre sattım: Emma şimdi Acem’den karavan gelmekle hep rızkımız ocuz oldi.

Hâlâ dahace indirinğ.

Siz de virinğ (siz de biraz daha fazla verin).

Çok bezirgan gürdüm, emma sencileyin bahalıci gürmedim; gel, bazarı bozma; sonğra peşiman olursin.

Ben rızkı satmak içün tutarım; sermayeden ziyade birkaç akçe bulursem (maliyetinin birkaç akçe üstüne satabilirsem), hiç dayanmam (üstelemem); heman viririm.

Biz beşden ziyade virmeziz: virirseniz hoş, virmezsenğiz de olur.

Bre, gitmenğiz, birkaç akçe daha katınğ.

Vallah, bir kuruş mangır (İngilizcesi prinç kuruş, yani penny farthing, çeyrek kuruşu Vaughan böyle çevirmeyi denemiş) katmaziz.

Hay hay! Ne öyle pek adammışsınğız; Emrallahınğ (emir Allah’ın). Bu gün bir şey satmadım; bari sizden istiftah (siftah) olsun; Allah bilür ki bir akçe faide etmedim. Bulay ki bir dahi gelesiz, bir faide güsteresiz.

Kaç secadedir? Seyalım.

Sekizdir.

Sekizi beşerden ne eyler?

Tamam kırk.

Eyü, tez saydınğ.

İşimiz gücimiz odur.

Talihinize güzel akçe döştü; safi Arslanlı.

Ben de eyü isterim; fena neye yarar? Lakin bu Arslanlı kızıldır (İngilizcesi: bakırımsı, yani bakır renginde; Vaughan kızıl demeyi tercih etmiş), ve bu ikisi silik.

Teziye bahane bulmanğ; bunler hep eyü Arslanlılerdir: Eğer inanmazsenğiz serafe (sarrafa) güsteralim.

(Burada Vaughan açıkça belirtmemiş, fakat olaya başka bir kişinin dâhil olup para sorununu çözdüğü anlaşılıyor. “Ben kendim sarrafım” diyenin dükkân sahibi olması ilk başta mantıklı gelse de daha sonra “bizi handa bulursunuz” demesi, yeni bir kişinin varlığına işaret ediyor. Birkaç replik sonra seccadeleri bir çırakla hana göndermeyi vaat eden, tekrar dükkân sahibi olabilir; son repliğinse çırağa ait olduğu açık. Bunların hiçbirini açıklamıyor Vaughan; satırbaşılar / satır aralıkları da sık sık kafa karıştırıcı şekilde kullanılmış. Bunu 18. yüzyıl matbaalarının dizgicilerinin veya editörlük sürecinin adamsendeciliğine yorabileceğiniz gibi metinlerde okura esrar çözücü rolünü biçen postmodern akımların öncüsü olarak da kabul edebilirsiniz.)

Ben kendim sarafim, heman şu üçü değişdirinğ. Eğer geçmezlerise ben size değişdüreyim.

Ya ben sizi kande (nerede) bulayım?

Biz hana konarız (konaklarız); bizi bulmak kolaydir.

Emma ne zahmet şimdicik virsenğiz, olmaz mı? (Ama şimdi zahmet etseniz, işimizi şimdi halletseniz olmaz mı?)

Olmaz; zire yanimda yokdur; meğer ufak akçe alasız (ufak akçe, yani bozuk para kabul ederseniz o zaman olur).

Ufak akçe olsun, emma eyü olsun. Emma ne bela şimdi akçeyi saymak.

Ben fevrice (çabucak) sayayım, heman tahtaye düşünğ (tezgâhın üstüne koyun).

Yok, dursun; bir oğlanınğ var ise, bizimle hana gelsün, hem secadeleri gütürsün de, onğa şerbet akçesi virelim, hem küsurunğiz dahi virelim (seccadeleri taşısın, ona bir şey içecek kadar ücret verelim, üstüne de size borcumuz olan miktarı verelim).

Var oğlan, şu çelebilere hizmet eyle, bahşiş alursin.

Ne ola (ne isterseniz yapayım), Sultanım.

Üçüncü Mükâleme

Sabahinğiz hayrola Sultanım. Kullunğuz elinğ öper.

Ne haber?

Dirler ki dişerde gemiler vardur.

Ne bayrak altında?

Belli değil; nihayet (ama) İngiliz fikirederiz.

Kaçtur?

Kimisi altı dir; kimisi yedi dir.

Beziryan gemiler midür, yokse cenk gemiler midür?

Üçi cenk gemilerdür; kalanı bezirgan gemilerdür.

Nice bilürsin?

Direkinğ başine fiandradan (direğe çekili flamadan; Vaughan 1948’den sonra “pennant”a değişen gemicilik terimi olan “pendant”ın Türkçesi olan “flama”yı böyle yazmış).

Büyük direk başine bayrak var mı?

Yok, nihayet (ama) bol yellendili vardur (“broad pennant,” yani donanmaya mahsus üçgen flama için bu karşılık düşünülmüş!)

Ne kadar uzakdur?

İpteda (İlk defa) gürdügüm zaman iğrmi bir mil kadar uzak idiler; lakin şimdi cenk gemiler kolladan dışare demiri bırakmiş; ve beziryan gemiler İngiliz bayrak ile komfaliçde (haliçten, muhtemelen körfezden) içerü giriyürler.

Kaç kantar gettürür?

Bir on bin kantardur, obiri o kadar büyük değildür; hem üçünci beş binden ziyade yok.

Büyüğü nice top çeker?

Kırk ancak.

Kaç adamısı var?

Yüz ancak.

Reis olan kimdür bilermisin?

Hayır.

İngiltere’den kaç gün (oldu) çıkalı?

Kırk sekiz gündür.

Tez geldiler.

Gerçek; yalınız gemi şahika öyle tez gelmez.

Eyü ruzgar olduği zaman öyledur; yüksek direk, yavuz gemi, eyü yağlanmiş; hem eyüci bilür kulacuz (hem de işini iyice bilir kılavuz).

Dördüncü Lakırdı

Hoş bulduk; akşamınğız hayrolsun Sultanım. Akıbettinğiz hayrola Sultanım. Allah razı olsun Sultanım. Gemiye vardınğız mı?

Belli, veya Evet, veya Ne ola (Vaughan burada “Yes” muadili olarak üç karşılık sunmuş, gevezeliği tutunca).

Kerem ile (yani: Lütfedin), ne gettürürler?

1. Çuha,
2. Külçe kurşun,
3. Kantar (levha) kurşun,
4. Kol (çubuk) kurşun,
5. Sülahen (silahlık) kurşun,
6. Üstübeç,
7. Kalay,
8. Kara tel,
9. Biber,
10. Zencifil,
11. Teneke,
12. Çok bacem (muhtemelen Brezilya bademi),
13. Çelik,
14. Kırmız böceği,
15. Sevilya kuruşu,
16. Arslanlı ya (da) Essedde kuruş,
17. Saat,
18. Dulbin (Dürbün; Vaughan İngilizcede “prospectives” demiş. “Binoculars” terimi kullanıma girmeden önce dürbün için “prospective glasses” kullanılıyordu.)
19. Gözlük,
20. Tabanca; ve türlü türlü falan şey.

Ne zaman boşadirler metaleri?

Bir iki günde başlarler ki yaziderum (zannederim).

Geldükleri zaman ipteda (ilk defa) ne olacakdur (yani: yapılacak ilk şey nedir)?

Espab (Esvap) karada gettürdükleri zaman gümrükçinin kitabınde geçirmek (müşterinin gümrük defterine geçirmelisiniz).

Ne zaman olacakdur bu?

Gümrükden espabınğ çaldıracak zaman (Gümrükten esvapları çekmeden önce).

Espableri nice göz iderler (nasıl incelerler)?

Çuhanın fücubde (içinde), paftavleri (paftaları, yani parçaları) sayarler; biber çuval şişilendiler (şüphelendiler, veya şüphelendilerse) ve sandukleri kırarler. Ela içerü olan geyecek espab; ve üncileyin sepet, hem sandukler sahabisinden açtırırlar.

Dualer, veya Hoşça kalınğız.

Beşinci Tekellümat

İngiltera’dan ne eyü haberinğiz vardur?

Padişah Divanınğ ile eyüci birlik vardur işideriz.

Bu gemilerde nenünğ vardur, bezirgan?

Çuha, kurşun ve kalay; lakin çuhade iki denğ, hem kalayde üç varül zararlidür; imdi umarum ki riayet idersin aga.

Hoş, zarari gürürum; ol on çuhanınğ altısı yazıvir; ve ol üç varül kalayı iki buçuk yazıver.

***

Görüldüğü gibi konuşma örnekleri giderek kısalmış. Vaughan bu bölümün faydası konusunda bir noktada şüpheye düşmüş, tacirlerin yaban ellerde dert anlatıp kazıklanmaması için birkaç sayfalık konuşma kılavuzunun karşılaşılabilecek çeşit çeşit durum karşısında ne kadar yetersiz kalacağını kavramış olabilir. Belki de asıl önem verdiği ders, girişte yer verdiği birkaç paragrafta saklı [bu alıntıda köşeli parantez benim, standart parantez yazarın]:

“Türkiye’de ikamet edecek öğrenciye son bir tavsiyemiz var, o da dil becerisini nasıl kendisine zarar getirmeyecek şekilde kullanması gerektiğidir. Zira eğer kişinin dili kullanma yeteneği onu had safhada hoşnut edecek, Türk toplumunu etkileyecek düzeydeyse, bunun yol açacağı türden bir tanışıklıktan kısa sürede bıkacaktır. Ve Türklerle yakınlık kurmak, size pahalıya mal olduğu gibi tehlikeli de olabilir. Sodomi müptelası bu insanlar ayrıca beyaz ve sarı tozun parıltısıyla öylesine körleşmişlerdir ki, hiçbir bağ onların hevesli kazanç peşinde koşmalarını engelleyemez.

Türklerin doymak bilmez kazanç hırsı, onların konuşmalarını içeren bir kitapta okuduğum şu özlü sözlerle açığa çıkıyor: Dersine hazırlanan bir öğrenci, hocasına ‘Marifet maldan evladur’ deyişini okuduğunu söylüyor. Hocanın cevabı şöyle: ‘Değmede eğer büyle ola idi, cümle âlem marifete gün gül virirdi. Emma gürürsinğ ki marifeti kimse sevmez, emma akçeyi küçük büyük [herkes] sever.’

Ancak bu, bir insanın kolayca yakınlık veya dostluk kuramayacağı biriyle sohbet etmemesi gerektiği anlamına gelmez. Başkalarından beklediğimiz asgari insanlığı ve nezaketi karşı tarafa göstermeye hazır olmalıyız.

Ve günlük hayatta selam alıp verebilmek, yolu kaybetmeden küçük gezilere çıkabilmek (çünkü Türkiye’de uzaklara seyahat etmek ne güvenli ne de ferahtır) ve yerlilerde iyi bir izlenim bırakmak (tacirin işini halledebilmesi için buna ihtiyaç olmasa da), dili biraz olsun öğrenmek için yeterli teşvik oluşturur.”

Thomas Vaughan’ın kitabına gerek gramer bilgisi gerek “saha deneyimi” açısından baktığımızda Gilson’ın verdiği 12 yıllık tahmini süre mantıklı görünüyor. Her ne kadar kraliçeyle iki padişah bir dönem mektup arkadaşlığı etmiş olsunlar, her ne kadar bir ara Britanya topraklarından Türkomani gelip geçmiş olsun (ki o da aslında burada şimdiye kadar andıklarımdan daha garip, anlatılası bir evre), Londra’da bu düzeyde Türkçe eğitimi veren kursların 1600’lü, 1700’lü yıllarda köşe başlarını tutmuş olduğunu sanmıyorum.

Kendi deyimiyle “yerli”lerle bunca yıl geçiren, “Bir Zamanlar İzmirli” Vaughan, acaba hiç Körfez’e karşı oturup demlendi mi? “Sana tepelerden baktım aziz İzmir” yollu notlar karaladı mı defterine? Ona havlusunu, hokkasını gettüren tembel, eşek oğlanla birlikte oturduğu ev cumbalı mıydı? Çevresindeki insanlarla bazar alışverişinden, bezirgânlık meselelerinden öte bir bağ kurabildi mi? Evli miydi, çocuğu var mıydı? İzmir’de servetini yapıp Londra’ya dönerek şaşaalı bembeyaz sütunlu bir ev tutup öyle mi zevce arayışına düştü?

Kim bilir…

Aziz Gökdemir

Yazıda adı geçen kitaplardan İnternet ortamında (yasal) erişime açık olanlar

Carradori, Arcangelo (1650), Il Dizionario Turco-Ottomano, Link.

Leunclavius, Johannes (1591), Historiae Musulmanae Turcorum, Link.

Mascis, Antonio (1677), Vocabolario Toscano e Turchesco, Link.

Megiser, Hieronymus, (1612), Institutionum Linguae Turcicae, Libri Quatuor, Link.  

Molino, Giovanni (1641), Dittionario Della Lingua Italiana Turchesca, Link.

Postel, Guillaume (1575), Des histoires orientales et principalement des Turkes ou Tourchikes et Schitiques ou Tartaresques et aultres qui en sont descentues, Link.

Vaughan, Thomas (1709), A Grammar of the Turkish Language, Link.

Vaughan, Thomas (öteki!), (derleyen Arthur Edward Waite, 1919), Works of Thomas Vaughan: Eugenius Philalethes, Link.


[i] Dönemi merak edenler için kaynak: Jerry Brotton, Sultan ve Kraliçe: Elizabeth’in İslam Dünyasıyla İlişkilerinin Anlatılmamış Hikayesi, çev. Ali Karatay, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2022.

[ii] “A Rich, Old-Fashioned Spy Thriller Set in Elizabethan England,” Dominic Dromgoole, New York Times, 11 Şubat 2020 (Link).

[iii] Elżbieta Święcicka, Dictionary of Italian-Turkish Language (1641) by Giovanni Molino: Transcripted, Reversed, and Annotated, De Gruyter, Berlin/Boston, 2020.