Abbas Kiyarüstemi’nin 1997 tarihli uzun metrajı Kirazın Tadı (Ta’m-e Gīlās), bizi trafiğin içinde, canlı bir şehir resmiyle karşılar; kamera önce şoför mahallindeki filmin baş karakteri de olan Bedii Bey’e odaklanır. Bedii Bey sıkıntılı gözlerle yol kenarında dizili işçilere, amelelere, ekmeğini günlük işlerle çıkarmanın peşindeki insanlara bakmaktadır. Yönetmen tam bu noktada kamerasını şoförden yana bu emekçi kalabalığa çevirerek, biz seyircileri de katar işin içine ve etrafını sessiz fakat dikkatli biçimde süzen Bedii Bey’le beraber, ne amaçla olduğunu bilmediğimiz bir işçi arama gayretinde buluruz kendimizi. Abbas Kiyarüstemi sinemasında anlatının yer yer belgeselleşmesinin bir örneğidir bu adeta; bir yandan içinde olduğumuz araba ilerlemeye devam ederek hikâyenin sürükleyici elemanı olan yolculuk temasını canlı tutarken, diğer yandan da aradığımızı bulmak maksadı ve bahanesi ile İran’ın en büyük kentini gözlemleme şansı buluruz.

Şehrin merkezinde başlayan yolculuğumuz, gitgide şehrin dışındaki dağlık ve bozkır taraflara yönelir. Bunu yönetmenin bir yorumu olarak da okumak mümkün; iç yolculuk esnasında arananın bulunması adına kişinin toplumdan ve kalabalıktan uzaklaşması. Bizlere bozkır manzarası ile eşlik eden birkaç kişiden, ne olduğunu tam açıklamadığı bir iş için para karşılığı yardım ister Bedii Bey ve bu denemelerinde başarısız olur. Bu noktada izleyici olarak bizlerin zihninde beliren soru işaretini, sanatı ile özdeşleşmiş olan mükemmeliyetçi bir sadelikle parlatır Abbas Kiyarüstemi.

Sonrasında yoldan bir otostopçu alır Bedii Bey. Aldığı yolcu, üzerinde erbaş üniforması olan genç ve saf görünümlü bir Kürt gencidir. Baş karakter Bedii Bey’in ilk uzun diyaloglarının arabasına aldığı bu askerle arasında gerçekleştiğine şahit oluruz. Bu aynı zamanda izleyicinin de filmin hikayesine yavaş yavaş çekildiği ilk sahnelerdir. Kiyarüstemi her zamanki doğallıktan yana tavrı ile halk diline yakın, hatta bizzat onun içinden bir diyalekt seçer. Bedii Bey, genç yolcuya sorular sorar; nerelidir, ne iş yapmaktadır, askerlik nasıl geçmektedir vesaire. Ve kendi askerliği döneminden hatıralar anlatarak hem Kürt genciyle hem de bizle kendi durumu arasında bir içselleştirme çabasına giriştiğine tanık oluruz. Bedii Bey’in kişiliğine içkin ilk nüvelerdir bir yerde bunlar. Araba da ilerlemektedir ve arka planda belleğimize asılı duran yolculuk bilinci diri tutulmaktadır.

Kürt gençle sohbetin sonraki aşamasında Bedii Bey’in gençten bir talebi olur. Bedii Bey intihar etme niyetindedir ve ölü bedeninin üzerine toprak atılması, toprakla sarmalanıp unutulmak ve yok olmak konusunda tutku derecesinde bir istence sahiptir. Kıraç bir dağ yoluna komşuluk eden bir uçurum kenarını seçmiştir kendisine gömülmek için. Yol boyu bakınıp işçi aramasının sebebi budur ve genç askerden de bu konuda yardım istemektedir.

Filmin yapılmasının sebebi olan husus, yani intihar etme niyetindeki baş karakterin gömülme talebi filmin 24. dakikasına tekabül eder. Yönetmen filmin daha ilk dakikasından itibaren gömülme, toprakla örtülüp yok olma arzusunu bize vermek yerine bu isteği usul usul sezdirmeyi ve kendi auteur sinemacı yeteneğinin de hakkını fazlasıyla vererek merak unsurunu kamçılamayı seçmiştir.

Neticede Bedii Bey, para bile teklif etmesine karşın Kürt askeri ölüsü üzerine toprak atmaya ikna edemez ve hatta karşısındaki gencin korkuya kapılıp uçurumdan aşağı koşar adım kaçmasına sebep olur. Burada askerin ufukta bir nokta kalacak denli uzaklaşmasını, daha evvelki filmlerinde de çokça şahit olduğumuz biçimde, tepe noktaya konumlanmış bir kamera yardımıyla uzak planda verir Kiyarüstemi. Gitgide uzaklaşıp kaybolan Kürt askerle beraber Bedii Bey’in ilk çabası da boşa gitmiş olur bir bakıma.

İlerleyen sahnelerde dağ yolunda arabasıyla ilerlemeyi sürdürür Bedii Bey. Artık mekânımız bu kuru toprakla çevrili dağdır ve şehrin manzarasını yer yer tepelerden izler bir konuma geçmişizdir. Bedii Bey özelinde insanoğlunun içindeki çölün tezahürüdür bu.

Bir ara yolda bir çukurda kalır Bedii Bey ve yardımına yanı başındaki eğimli arazide çalışan işçiler yetişir, el birliğiyle arabayı çukurdan çıkarırlar. Bunu Abbas Kiyarüstemi’nin ince zekasıyla alt metinde işlediği sınıfsal bir mesaj olarak alabilir miyiz, sanırım burası da çoğu Kiyarüstemi filminde olduğu gibi izleyiciye kalmış bir durum.

Takip eden sahnede Bedii Bey direksiyonu bir kum ocağına kırar ve bu defa da Afgan kökenli bir ilahiyat öğrencisini arabasına konuk alır. Bu öğrenci ile arasında geçen diyalog, hiç şüphe yoktur ki Bedii Bey’i intihara sürükleyen içindeki karanlığı en çıplak biçimde gözler önüne serer. Artık Bedii Bey’le empati yapma kapısı açılmıştır seyirciye, fakat bu kapıyı sonuna kadar açmaz yönetmen, yarım gözlük bir aralık bırakır bize empati için: “Anlayamazsınız. Anlamayacağınız için değil, çünkü benim hissettiklerimi hissedemezsiniz. Duygularımı anlayıp paylaşabilirsiniz, bana merhamet gösterebilirsiniz, ama acımı hissedebilir misiniz? Hayır. Acı çekersiniz ve ben de çekerim. Sizi anlarım. Acımı anlayabilirsiniz, ama onu hissedemezsiniz.” Bedii Bey’e hayat veren, ilk ciddi oyunculuk deneyimi ile karşımızda olan Homayoun Ershadi’nin oyunculuğu göz doldurur burada. Ses tonu, derin ve umutsuz yüz ifadesi, donuk ve dalgın bakışlarıyla bu sahneyi oynar, oynamanın da ötesine geçerek sahneyi yaşar adeta. (Bu arada oyuncunun Abbas Kiyarüstemi tarafından keşfedilişi de çok ilginçtir: Filmde de kullandığı kendi şahsi aracıyla trafikte kırmızı ışıkta beklerken birden camı tıklatılır. İlk başta irkilse de camı tıklatan adamın güleç yüzü onu rahatlatır. Bu adam yönetmen Abbas Kiyarüstemi’dir ve kendisinden yeni filminde oynamasını ister. Asıl mesleği mimarlık olup yaşamının önemli kısmını yurt dışında geçirmiş olan Ershadi, yıllar evvel Tahmineh Milani’nin Kakadu filminde ufak bir rol almış olsa da ciddi bir oyunculuk deneyimi yoktur. Ancak Kiyarüstemi’nin ısrarlarına karşı koyamaz ve arabasıyla birlikte filmde yer almayı kabul eder, böylelikle sinema dünyası da uluslararası bir oyuncu kazanmış olur.)

İlerleyen sekansta Abbas Kiyarüstemi’nin teolojiye getirdiği bir eleştiriye de şahit oluruz. Aldığı eğitime sadık kalarak kendisini intihar konusunda “günah” fenomeni üzerinden vazgeçirmeye çalışan Afgan öğrenciye Bedii Bey’in verdiği yanıt, bu eleştiriyi aşikâr kılar: “İntiharın, en büyük günahlardan birisi olduğunu biliyorum. Fakat mutsuz olmak da büyük bir günah. Mutsuzken başka insanları incitirsiniz. Bu da bir günah değil mi? Başkalarını incittiğinizde bu bir günah değil midir? Aileni incitiyorsun, arkadaşlarını, kendini incitiyorsun.”

Tüm bu sahneler boyunca uzak planda arabanın dağ yolunda, dağın etrafında dolanıp durduğunu görürüz. Dağ figürü, yukarıda da değindiğimiz üzere, Bedii Bey özelinde insanın varoluşsal bunalımının bir yansıması olarak yer bulur kendine. Varoluş sancısı insanın devamlı etrafında dönüp durduğu, fakat hiçbir zaman zirvesine varamadığı bir dağ gibi verilir seyirciye.

Arabasına aldığı ve kendisini gömmesi için yardım istediği ikinci konuktan da umduğunu alamaz Bedii Bey ve Afgan öğrenciyi aldığı yere bırakır. Yakınlardaki kum ocağında arabasından inip bir süre bu ocakta dolanır Bedii Bey. Bir sürü işçi ve bir o kadar makine dağı delip toprak çıkarmaktadır. Çıkarılan toprağın boşaltıldığı çukura gölgesi vurur Bedii Bey’in ve derin bir hasretle seyreder kumların boşaltılışını. Sanki bütün bir dünya yerle bir olup bir mezara gömülmektedir bu ocakta ve var olan tüm çukurlara toprak atılmaktadır. Ama kendisi, ölü bedeninin üzerine yirmi kürek toprak atacak birisini bulamamaktadır.

Devamında yönetmen ustaca bir trick yaparak bizi gene profesyonel bir oyuncu olmayan Abdolhosein Bagheri’nin canlandırdığı Bagheri Bey karakteriyle Bedii Bey’in bir arada olduğu ilk sekansa geçirir. Bu sekans ikilinin ilk karşılaşıp konuştukları, Bedii Bey’in teklifi sonrası gömüleceği yeri gösterip Bagheri Bey’in kabul ettiği andan sonrasına denk düşer. Bir müzede basit bir işte çalışan 60’lı yaşlardaki Bagheri Bey teklifi kabul etmiştir zira hasta bir çocuğu vardır ve çocuğunun hastalığı için Bedii Bey’in kendisini gömmesine karşılık teklif etmiş olduğu paraya gereksinim duymaktadır. “Eğer bir adam dostuna yardım etmek isterse, bunu başka bir şekilde yapmalı! Bir hayat kurtararak…”der, ancak hem çocuğunun durumu hem de Bedii Bey’in kararlılığı karşısında teklifi kabul etmek zorunda kalır.

Bütün bu köşeye sıkışmış durumuna rağmen halktan bir kimse olan Bagheri Bey’in bilge bir tarafı da söz konusudur. Buna koşut olarak paraya şiddetle ihtiyacı olmasına rağmen yol boyu Bedii Bey’i intihardan vazgeçirmeye çalışır. Bedii Bey arabayla dağ yolunu tırmandıkça, seyirci olarak bizler de insanlık halinin dehlizlerine ineriz. Dış sesten karşılıklı diyaloglar halinde verilse de daha çok Bagheri Bey’in monoloğu gibi işleyen bu sahnelerde, yukarıda da bahsettiğim “halk bilgeliği”nin izlerini görürüz. İşbu noktada pek çok sinema eleştirmeni şu yorumu getirir: Varoluş bunalımı geçiren ve çareyi kendi öz varlığını sonlandırmakta gören Bedii Bey toplumun aydın kesimini temsil etmektedir. Aydının yaşamakta olduğu bu ciddi krize karşılık yardımını umduğu ilk toplumsal sınıf da otostop yaparken yoldan aldığı genç Kürt askerin şahsında belirginleşen ordudur. Aydın kişinin çare olarak başvurduğu ikinci kapı da Afgan ilahiyat öğrencisi ile somutlaştırılmış dini / ruhban sınıftır. Sonuç olarak Bedii Bey’in temsil ettiği kriz içindeki aydın sınıf, asker / ordu ve dini / ruhban sınıflardan umduğunu bulamayıp son çare olarak Bagheri Bey karakterinde hayat bulan ve ordu ile ruhban sınıftan varoluşu itibariyle bambaşka bir portre şeklinde tasvir edilen halka sığınır.

Bedii Bey şoför mahallinde, Bagheri Bey yanında ilerlerken, Bagheri Bey onu durdurup yolu değiştirmesini önerir. Bedii Bey’in bilmediği bu yol daha uzundur fakat daha rahat ve daha iyidir Bagheri Bey’in dediği üzere. Bu yeni yol boyu Bagheri Bey, retorik yeteneğinin verdiği şiirsel bir anlatımla kendi hayatından birkaç anekdot anlatarak, kalbi karanlığa batmış Bedii Bey’i uyarmaya/uyandırmaya uğraşır. İlk gençliğinde intihar etmek için tepesine çıktığı bir dut ağacının meyvesi sayesinde intihar etmekten vazgeçtiğini, dünyaya bakışının değiştiğini ve kurtulduğunu söyleyip şu can alıcı repliği ekler:

“Dünya göründüğü gibi değildir.”

Bagheri Bey’in söylemi, kendinden önce arabada Bedii Bey’in konuğu olup onu intihardan caydırmaya çalışan ilahiyat öğrencisininkinden farklıdır. Gene Orta Doğu inanç geleneğine uygun bir yaratıcı fenomeninin altında, fakat daha çok panteizme yakınsayan, doğanın bereketi, yaşamın canlı renkleri üzerinden temellenmiş bir söylemdir bu. İlahiyat öğrencisinin ağzından çıkan, ancak gerçekte ruhban sınıfın varoluş yorumu olarak okunabilecek önceki teselli gibi kuru, kitabî ve ezber değildir bu söylem; planlar esnasında uzaktan izlediğimiz arabanın içinden geçtiği bahçeler gibi kuru bozkırın içinde filizlenip dal budak vermiş bir söylemdir bu. Kiraz ağaçları arasından geçerken filme de ismini veren o soruyu duyarız Bagheri Bey’den:

“Kirazların tadını bırakıp gitmek mi istiyorsun?”

Devamında Abbas Kiyarüstemi ince zekasından bizlere örnek olarak birtakım sahneler sunar: Müze girişinde o an dünyanın en mutsuz adamı olan Bedii Bey’den kendilerinin fotoğrafını çekmesini isteyen genç ve mutlu çift, Bedii Bey’in arabayı kullanırken yaptığı ani manevra sonucu kendisine “Kendini erkenden öldürmek mi istiyorsun?” diye seslenen adam ve Bedii Bey müzeye dönüp Bagheri Bey’le konuşurken aralarında geçen şu diyalog:

– İçeride ne yapıyordunuz, elinizdeki kuşları ne yaptınız? Öldürdünüz mü?

– İşim gereği.

Bedii Bey kendisine yüklü bir para teklif etmesine ve bu parayı hasta çocuğunun tedavisinde kullanacak olmasına rağmen gene de yol boyu onu vazgeçirmeye çalışan Bagheri Bey’in söz konusu “işinin gereği” olunca kuş bile olsa başka bir canlının hayatına son vermesi ve Bedii Bey’in buna dair şaşkınlığı, Kiyarüstemi’nin ince mizahının bize işaret ettiği bir çelişki olarak durur.

Gene de Bahgeri Bey bu yeni dostunun aklına girmiş olsa gerektir; çünkü Bedii Bey ortalık henüz aymamışken aynı günün sabahına karşı kendisini gömmesini istediği yere geldiğinde, Bagheri Bey’den yanında birkaç tane taş getirip bu taşları kendisinin içinde uzandığı çukura atmasını, eğer yaşıyorsa belki de uyuyor olma ihtimali olduğunu ve taşlar sayesinde bunun anlaşılabileceğini dile getirir. Bedii Bey’in kişiliğinde kararlılıkla somutlaşan intihar fikrinin kökünde bir tereddüt filiz vermiş gibidir. Yoksa halkın bilgeliği galip gelmiş ve Bagheri Bey’in çabaları olumlu sonuç mu vermiştir?

Yanıtı filmin final sahnesinde, gene daha evvelki pek çok filminde yaptığı gibi izleyiciye bırakmıştır Abbas Kiyarüstemi. Buna en belirgin örnek olarak da 1994 yılında çektiği Zeytin Ağaçları Altında’yı gösterebiliriz. Bu filmde baş karakter Hüseyin, sevdiği kız Tahereh’le konuştuktan sonra ağaçlık alana doğru hızla koşarak uzaklaşır. Bu koşma sevinçten mi, yoksa üzüntüden mi kaynaklıdır, bilmeyiz. Yönetmen sebep ve sonuç konusunda aydınlatmaz bizi, o sebep ve sonuçla ilgili değildir. En nihayetinde sebep doğumu, sonuç ölümü imler hayatın farklı evrelerinde de olsa. Kiyarüstemi bizim süreçle, yani sebep sonuç arasında gerçekleşen yolculukla bağımızı kurmak için çabalar hep. Kirazın Tadı’nda da baş karakter Bedii Bey, dediği saatte dediği çukura gelip uzanmıştır, tedirgindir ve korku içinde gökyüzüne bakmaktadır. Ay bulutların ardında iken bir fırtına patlak verir. Yanıp sönen şimşeğin ışığında son kez görürüz Bedii Bey’i. Acaba intiharı mı seçmiştir, yoksa kirazın tadını mı? Büyük yönetmen Abbas Kiyarüstemi, kendisine Cannes’da Shôhei Imamura’nın Unagi’siile paylaştığı Altın Palmiye’yi getiren Kirazın Tadı’nda, bu sorunun yanıtını bizlere bırakmış, dimağımıza yaşam ve ölüm arasında sıkışıp kalmış acı bir kirazın tadını çalmıştır.

Mustafa Seyfi