“Boşluk metaforu kullanılarak yasın harikulade anlatımı, ajitasyona kaymadan duygu dolu bir anlatım diliyle ince ince örülmüş, üzerine düşünülüp iyi kurgulanmış yapısıyla Boşluğun Üst Katı’nın, okurlardan ve edebiyat kanonundan ilgi görmeyi hak eden özgün bir metin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.”

Küçürek öyküleriyle bildiğimiz Elif Erdoğan’ın yeni kitabı Boşluğun Üst Katı, tam manasıyla bir yas anlatısı. Gidenin ardında kalan boşluğu duygu dolu ve samimiyetle anlatıyor yazar. Önceki kitaplarından bildiğimiz biçime önem veren yapı, “anlatı” türündeki bu eserinde de devam ediyor. Manzum form düzyazının anlatım imkânıyla buluşmuş. Sadece altmış beş sayfa olan kitabın üç bölümlü yapısı, isminden çağrışımla aklımda üç katlı bir apartmanı canlandırdı. Yaşamını yitiren sevgilinin ardından tutulan yas, kat kat çıkılarak anlatılmış. “Yaşam, insanın ellerinden tutuyor.”, “Yaşam, insanı iyileştiriyor.” ve “Yaşam, insanın ellerini bırakıyor. Bazen. Ve bir gün hepten.” adlı üç bölümden oluşan kitapta, bir cümlelik bölüm isimlerinin metni anlamsal olarak zenginleştirdiğini görebiliyoruz. Sırf bu başlıklara dahi baktığımızda yazarın okura neleri anlatmak istediğini fark edebiliyoruz. Birinci bölümde ikili bir anlatı yapısı yer alıyor. Gidene seslenen ikinci şahıs anlatıcıya karşı, italiklerden oluşan cümleleriyle ölmüş sevgilinin bir bakıma cevaplarını buluruz. İtalik tümcelerin yer yer diğer kısma da sızdığını, isimsiz anlatıcınınkilere karıştığını görüyoruz.
“Yaşamalı dediğin için, yaşam imkânı elinde olduğu müddetçe yaşamalı.
Kazağı yine de üç hafta çantamda gezdirdim.
Seninkinin aksine atan bir kalbin üzerine yayılmış kazağı düşünmek zorladı beni.
Yaşam sana ne çok yakışıyordu oysa ve mor haroşa bir kazak.” (s.13)

Eseri üç katlı bir yapı olarak ele aldığımızda, birinci bölüm için binanın ilk katıdır, diyebiliriz. Bu kısımda, ölenin bıraktığı koca boşluğu, onun eşyalarını teker teker başkalarına vererek kapatmaya uğraşıyor anlatıcımız. Şemsiye, mor haroşa kazak, salondaki çiçek, porselen demlik, gönderilmeye hazır mektup, kaban, atkı, boş çerçeve, hesap makinesi ve son olarak gözlük. Birer birer vazgeçilen eşyalarla yaşam anlatıcının ellerinden tutuyor.
“Balkona sigara içmeye çıkarken bu kabanı giymeye başladım.
Kabanın sigara kokmasın diye içemedim.
Kabanını verene kadar sigarayı bırakmaya başladım.
Kabanını ve birkaç hırkanı bir yere yardım göndermek için paketledim, paketler paketlemez sigaraya yeniden başladım.” (s.24)
Önce giyilen sonraysa bırakılan kaban, iyileşmek için adımlar atıldığı sırada çelişen ruh halini net olarak ortaya koyuyor. Bir yanda geride bırakılan, öte yandaysa devam edilmesi gereken yaşam vardır. Hatıralarla dolu eşyalar teker teker giderken evden, boşluk kapatılmaya çalışılır. Sadece bununla sevgilinin bıraktığı boşluğun yeri dolar mı, kendini iyileştirme imkânı bulunur mu gibi soruların cevabını “Hesap Makinesi” adlı bölümde okuyoruz:
“Eşyalarının yüzde altmışı evden ayrıldı.
Boşluğun yüzde dokuzu kapandı.
Onca çabaya karşılık yüzde dokuz. Cuk.
Dün gece bir şey fark ettim.
Kapanan yüzde dokuzun yüzde seksen ikisi son zamanlarda kapanmış.
Bu da şu demek oluyor: Eşyalar tek başına pek işe yaramamış.
Boşluk benden zaman istiyor.” (s.31)
Yukarıdaki alıntıda geçen son cümle aslında yası yaşamak için gerekli olan en önemli kavramı ortaya koyuyor. Küllenmek için zamana ihtiyaç var. Boşluğun tamamen kapanması mümkün değil belki ama yine de kendini sağaltmak için vaktin geçmesi gerek. İkinci şahıs anlatıcıyı bırakıp ölen sevgilinin italik olarak yazılmış sözlerine geçersek metin boyunca bahsedilen “boşluk” kavramının ona has tanımını da okuruz. Sadece üç tümceden oluşan “Sekizinci Boş” bölümüne bir bakalım:
“Her şeyde boşluklara doğru ilerleme refleksi vardır.
İstediğimiz şeyle dolu olmayan her şeyin içi boştur.
Ama can alıcısı şu sevgilim teorik olarak boşluk diye bir şey yoktur.” (s.30)
İkinci bölümdeyse bu sefer üçüncü şahıs anlatımla karşı karşıyayız. Burada artık italiklerin sesi susmuştur. Manzum form binanın ikinci katında da devam eder. İlk bölümün hacmi burada yoktur. Çoğunlukla birer sayfalık sadece on başlık yer alır. İğne ucu kadar kalan ama devam eden boşluktan, bırakılan ilaçlardan, yoluna koyulan işlerden bahsedilir. Gereken zaman geçmiş, iyileşme süreci başlamıştır. Hayat yeni olaylara gebedir. Mevcut işten istifa edilmiş, yerine pazarda tezgâh açılmıştır. Tüm bunlar yaşanırken kalbin sızlaması da sürüyordur. Öyle ki sevgiliden yadigâr italik sözcük yine sızmıştır tümceye.
“İğne ucu bir boşluk.
Sızlıyor.
Bazen bir rüzgâr alıyor içine.
İçine.
Onun.
Bir açığını yakalıyor.
Günlerce sızlıyor.
Bir sızıya dönüşüyor boşluk.
Özlemli derdi bir ad verseydi ona.” (s.45)
Üçüncü bölümde, bir şekilde devam eden hayatla hatırası kalpte kalanın sızısı bir arada yaşanıyor. Birinci bölümde yaşamın tuttuğu el, burada kendi başına bırakılıyor. Bir boşluk olarak tanımlayabileceğimiz binanın en üst katına çıktığımızda duygunun ikili yapısını görebiliyoruz. Akıldan hiç gitmeyen anılarla hayatını sürdürme ve iyileşme mecburiyeti birlikte yürüyordur. Bu çelişkili yapıya son bölümde çokça denk geliyoruz. “Tiktak” başlığından bir bakalım:
“Geçmez sanıyorsun.
Geçiyor.
İyileşmez sanıyorsun.
İyileşti sanıyorsun.” (s.55)
Sayfanın üst kısmında ilk üç cümleyi görürken araya uzunca bir boşluk verildikten sonra “İyileşti sanıyorsun,” tümcesine denk geliyoruz. Bu biçimsel hareket “İnsan” başlığında üstü çizili tümceye, “Öğrendi” başlığındaysa bölümün adının tekrarıyla birlikte biri başta, diğeri sonda iki cümleye dönüşüyor.
“Yaşam, insanın ellerinden tutuyor.
Ellerini bırakıyor.” (s.64)
Ellerinden tutan yaşam sayesinde ilk katta ayağa kalkan anlatıcı, ikinci katta iyileşirken en üst kata geldiğindeyse yasın sızıyla baş başa kalıyor. Hayat, bir pazar tezgâhıyla kendini yeniden var ederken gidenin acısı hep orada tazeliğini koruyor.
Daha önce küçürek öykü türünde yazdığı metinlerinden oluşan Dokuzdan Küpe Çiçeği ve Tesadüfen Zümrüdüanka kitaplarıyla bildiğimiz Elif Erdoğan, bu metninde daha değişik bir anlatımla okurlarını karşılamış. Elbette edebi türün farklı olmasından kaynaklanan ayrımlar bulunsa da yazarın duygulu diline ve biçimci kalemine Boşluğun Üst Katı’nda da benzer şekilde şahit oluyoruz. Tabii ki başlıkta belirttiğim gibi bir yas anlatısı olması nedeniyle öykülerine göre bu anlatıdaki hisli dil çok daha yoğun. Diğer kitaplarına nazaran biçim tarafında biraz daha sade bir yaklaşım görülse de anlatının tamamen manzum formda yazılması, cümleler halinde metne yön veren bölüm başlıklarının bulunması, birinci bölümdeki ikili anlatıcı yapısı ve sonraki bölümlerde anlatıcıda değişikliğe gidilmesi, italik kısımda sayılarla belirlenen başlıklar gibi unsurlar sebebiyle Erdoğan’ın biçimci zihin yapısını görebiliyoruz. Her zaman olduğu gibi karşımızda tasarladığı metinlerin matematiğine kafa yoran bir yazar var. Bunu, yalnızca altmış beş sayfalık anlatıda bile bize gösteriyor. Boşluk metaforu kullanılarak yasın harikulade anlatımı, ajitasyona kaymadan duygu dolu bir anlatım diliyle ince ince örülmüş, üzerine düşünülüp iyi kurgulanmış yapısıyla Boşluğun Üst Katı’nın,okurlardan ve edebiyat kanonundan ilgi görmeyi hak eden özgün bir metin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Turhan Yıldırım
