Bazı kitapları asla unutmayacağımızı sanırız; sonra gün gelir, onu yalnızca unuttuğumuzu anımsarız. Benim için bu bile yeterlidir. Yeter ki hatırlayayım. Ayışığında Çalışkur[1] da böyleydi. Yeniden okuduğumda hem kendi geçmişimi hem de bana ilk düşündürdüklerini hatırladım. Bu karşılaşma içimi ısıttı. Bu nedenle onu ikinci okuyuşum üzerinden değil, o ilk karşılaşmadan kalanlarla, bir anıdan bahseder gibi anlatmak istiyorum.

Kitabın kapağında “öykü” yazsa da ben onu bir deneme gibi okumuştum. Bir öyküyü içinde barındıran bir denemeydi bana göre. Harikaydı, çünkü gerçekten de bir “deney” içeriyordu. Özellikle öykü sanatına gönül vermiş her okurun başucuna koyması gereken türden. O aynı zamanda bir “okur” eleştirisiydi. Yazar, okurunun beklentilerini hicvediyor, onları bizzat eserin parçası hâline getiriyordu. Benzerine rastlamamıştım.

Bu eserde beni en çok etkileyen şey de buydu. Fark ettim ki çoğu zaman beklentiyle eleştiriyi birbirine karıştırıyorum. Eleştiri önemlidir, yön tayin eder. Ama o emek ister, bilgi ister. Buna rağmen, eleştirel görgüden yoksun da olsak sırf okuduğumuz için bir eseri yargılamayı kendimize hak görürüz. Yazar da bu doğrultuda, “Yahu böyle eleştiri mi olur?” diyor, okurunun gözüne ayna değil de sanki bir fener tutuyordu. Okurlar ise bu ironiyi fark etmek yerine, yazara teşekkür mektupları yazıyordu.

Öykülerden beklentim hep aynıydı, gönlümde bir duygu uyandırmaları. Umut, hüzün, öfke… Öykünün sonunda bu duygulardan biri içimde uyanmıyorsa “kötü” diyordum. “Ayışığında Çalışkur” öyküsünü okuduğumda da böyle oldu. Bir şey hissetmedim ve kestirip attım. Eğer o eleştirilerden biri tarafımdan yazılmış olsaydı, muhtemelen şöyle olurdu:

Öykünün her satırında, okurda uyandırmak istediğinizi varsaydığım duyguyu aradım ancak onu bulamadım sayın öykücü, bir hayal kırıklığıyla kalakaldım öylece. Demek ki sizin böyle bir kaygınız bulunmuyor. Eğer öyleyse, o halde neden öykü yazıyorsunuz? Oysa ben duygulanmak, bir duyguyu tarafınızdan sanat yoluyla içimde uyandırmanızı arzu ediyordum. Bu sayede size teşekkür edecek, sizi kendime duygudaş belleyip başka öyküleriniz varsa peşlerine düşecektim. Ancak siz bunun yerine tercihinizi bana zulmetmekten yana kullandınız, beni duygusuz kaleminize küstürerek…

Orhan Bravo

Acaba bu korkunç mektuba ne cevap verirdi? Oysa eserin devamında yazar, tam da bu tavrı hicveden bir bölüm yazmıştı. Kendi kendimle yüzleşmiş gibi oldum. İçimden geçirdiğim birçok sözde eleştiriyi yazar hissedercesine madde madde yazmış, resmen zabıt tutmuştu benim için. Belki ilk kez bir yazar tarafından alaya alınmıştım.

İyi oldu. Gerektiğinde yazarların da okurları eleştirmesinin faydalı olduğunu düşündürdü. Bizde güzeli uyandıran şeylere beklenti duyabilirdik elbette. Ancak okuduğum öykünün ya öyle bir hedefi yoksa? Yazar, güzeli başka yollarla uyandırma peşindeyken öyküyü yine aynı beklenti üzerinden eleştirebilir miydim? Bir hedef veya amaç elbette olmalıydı. Ama bu illaki şu veya bu olacak değildi ya. Belki de hedef, Sait Faik’in genelde yaptığı gibi hayatın gündelik, sıradan görünen meselelerine dikkat çekmekti. Ya da Aziz Nesin’in yaptığı gibi, toplumcu gerçekçi bir çizgide bir halkın kişilik unsurlarını mizahla anlatmaktı. O vakit haberim yoktu bunlardan. Ama böyle diye, onları duygusuzlukla suçlamak adil olur muydu, hüzünle düşünüyordum.

Haldun Taner

Gerçekten de hüzünlendim. Çünkü ben o vakte kadar tam da bunu yapmış, belki yüzlerce öyküyü aynı dar tutumu takınarak okumuştum. Eğer beklentim karşılanmışsa onları sevmiş, karşılanmamışsa sevmemiştim.

Onaylanmak önemliydi, bunu inkâr etmiyordum. Biraz da gönlümüz okşansın diye okuruz, kimi tercihlerimizi bu yandan kullanırız. Bir yazarın ikiyüzlülüğü okurunun gönlünü okşamak için çevirdiği oyunlar ise, bir okurun ikiyüzlülüğü de sırf gönlünü okşadı diye o yazarın oyunlarını methetmesidir. Böyle bir okur yazar ilişkisi güzelden öte hazza, bir derinliği olmayan ve karşılıklı onaylanmaya dayanan bir ilişkiye benziyordu. Eğer böyleyse, burada samimi bir ilişkiden söz etmek de imkansızdı.

Eleştirdiğim de zaten indirgemeci tutumumdu. Bir yazardan, birçok eserinde tekrar ettiği için onları tesadüfle değerlendiremeyeceğimiz huylarını yeni işlerinde görmeyi bekleyebiliriz. Yazar da bizim ondan beklenti duyduğumuzu bilerek ilgili huylarını yeni eserinde göstermeye devam edebilir. Tamam, edebilir etmesine de o yazarın sevdiğim işte şu “sanatsal huyunu” yazarların tamamından bekleyebileceğimi düşündüren neydi, onu eleştiriyordum. Vay canına, demek ki eleştirebiliyormuşum… Bravo Hasan.

Yersiz eleştirinin kaynağı işin bu tarafından, okurun ya temelsiz varsayımından ya da keyfi beklentilerinden, kısacası bilgisizliğinden ortaya çıkardı. Bir sanatı tanımadan sanatçıyla eseri anlamaya çalışmak boş bir çabadan öteye geçemiyordu demek ki.

Hazır çalışmaya başlamışken devamında şu iki mesele üzerine kafa yordum: Birincisi, kimden veya kimlerden etkilendim de bu alışkanlığı edindim ve ikincisi, bu alışkanlıktan nasıl kurtulacak, şimdi ne yapacaktım?

İlki üzerine fazla durmadım. Diyelim ki o Sabahattin Ali veya Poe olsun, ne fark ederdi? Aslolan sorunun bende olmasıydı. Zaten o gün bu gündür sorun her zaman bendedir, bir kez olsun yanılmayı, sorunu başkasında bulmayı öyle çok isterdim ki… Kimisi bu işi iyi kotarıyor, sorunları ötekinde bulmanın yolunu ne yapıyor ne ediyor, bir şekilde buluyor. Ben bu konuda gerçekten beceriksizin tekine dönüştüm, yapamıyorum artık. Örneğin biri durup dururken bana tokat atsa, önce ne hissettiğimi değil, o tokadın nedenini sorarım. Bir neden söyleyemiyorsa onun yerine düşünür ve eyleminde haklı bir gerekçeyi şüphesiz bulur, ardından o eylemi kendi üzerimde gururlu bir edayla tekrarlarım. Evet, çok değiştim. Eskiden az da olsa severdim kendimi. Büyüdükçe azalıyormuş, onu fark ettim. Korkarım ki yakında hiç kalmayacak, kendimi tahammül edemeyeceğim bir sevgisizlikle baş başa bulacağım.

Devam edeyim… Ne yapmam gerektiği üzerine düşünürken öyküler okumaya devam ettim. Bir öyküyü okurken hep şöyle soruyordum, “Seni nasıl sevmeliyim, sende ne bulmalıyım?” Başlarda iyiydi de sonraları cıvıttım. Çünkü okuduğum her öyküde –gerçekte olsun veya olmasın– bir şeyler buluyordum; işin aslı bulduklarımın çoğunu kendim uyduruyordum. Tadım kaçtı. Okuduğum öyküleri uydurduğum gerekçelerle iyi buluyordum diye.

Böylece öykülere ara vermeyi, bu türde eserleri okumanın bana göre olmadığını düşündüm. Şükürler olsun, kesin karara varmadan yardımıma Nahid Sırrı Örik yetişti de, sayesinde öykülerle olan garip ilişkimi düzeltmeye başladım.

Bundan sonrası değişim süreciydi. Tabii, sorular da değişti. Bir öyküyü nasıl okumalıydım? Hangi beklentilerimi bir kenara bırakmalıydım? Bu sorularla boğuşurken Nahid Sırrı Örik’in Kırmızı ve Siyah[2] eserine başladım. Belki de bu sorgulamalardı beni ona götüren. Eseri hazırlayan M. Kayahan Özgül’e ise hakkını teslim etmem gerekir. Esere yazdığı giriş metni olmasa, yazarın amacı ve yöntemini –yani poetikasını– öğrenemez, yine okur geçerdim belki. Onun sayesinde, meğer meselenin, bir eseri kendi beklentilerimle değil, sanatçının estetik kavrayışı üzerinden okumak olduğunu keşfettim.

Poetika, evet… Aradığım kutsal şey buydu. Ne keşifti ama! İnsanın başına geliyor bazen. Bir hazineymişçesine aranan o gizli şey tüm insanlığın bildiği bir şeydir de ondan sadece arayanın haberi yoktur. Arar durur öylece, sormak gelmez aklına. Neyse ki o duruma düşmedim.

Poetika önemliydi. İster sanatta olsun ister bilimde, yöntem ve amacı belirlemek esastı. Konu sanatsa ona –en geniş anlamda– poetika denirdi. Demek ki önce poetika gelirdi, sonra eser. Benim de önce poetikaya, sonrasında esere gitmem gerekirdi. Kübizmden Guernica’ya, oradan Picasso’ya… Burada sanat Kübizm, eser “Guernica” sanatçıysa Picasso.

Peki ya bir poetikası yoksa? Eh, o da eserini kimliksiz koyanın sorunu olsun. Böylesinden yazar, ressam, müzisyen vs. oluyordu ancak tam anlamıyla sanatçı olmuyordu. Günümüz sanat dünyasının başlıca sorunu belki de buydu. Tamam, bu bir eser ve sen de onun sanatçısısın, anladık. Peki ama sanatın nerede diye bazen, dağlara taşlara sorası geliyor insanın.

Örneğin Garipçileri şair, şiirlerini de şiir yapan şey, o eserleri onunla ürettikleri poetikalarıydı; kendileri ardından gelirdi. Bir esere yönünü gösteren de bu olmalıydı. Benim anladığım, Orhan Veli’nin “Ağaç” adlı şiirini sanat yapan neyse, duvara yapıştırılan o dünyaca ünlü aptal muzun sanatsallığı da aynı şekilde anlaşılabilirdi. Umuyorum, yanlış anladım.

Şiire bakalım:

Ağaca bir taş attım
Düşmedi taşım
Düşmedi taşım
Taşımı ağaç yedi
Taşımı isterim
Taşımı isterim
[3]

Ve sanırım, doğru anladım. İşinize gelirse tabii, orası başka.

Bu şiiri eser yapan, kendine pusula ya da harita bellediği poetikaysa eğer, ilk beklentim de şiirin, şairin poetikasına karşılık gelip gelmediğine bakmak olmalıydı. Karşılık geliyorsa iyidir, gelmiyorsa kötüdür diyecektim. Bu şiir iyiydi, çünkü Garipçilerin poetikasına uyuyordu. Burada sanat Garipçilik, eser “Ağaç” sanatçı da Orhan Veli. Bir ruh olan Garipçiliği “Ağaç” eseriyle bir bedene kavuşturduğu için sanatçıdır Orhan Veli. Eğer öyleyse, sanatçı ruhla bedeni birbirine kavuşturandır, diyebilir miyiz? Höh!

Demek istediğim, ben iyi dedim diye iyi olmuyordu. Onu kendi döngüsünden aldığı için iyi oluyordu, ki nesnelliğini böylelikle sağlıyordu. Peki sevdim mi? Hayır, sevmedim. Nesnelden özele geçiyorum, güzeli uyandırmadı deyip geçiyorum şimdilik.

Büyütecek bir şey yok. İstedikleri kadar tarifine uydursunlar, isterlerse senden sekizinci harikayı yaratsınlar; seni sevmiyorum ey mantar! Kokun bile beni kahretmeye yetiyor, kaldı ki yiyeceğim seni… Korkunç bir şeysin; tiksiniyorum senden, nefret ediyorum. Rüyama her girdiğinde seni oracıkta boğuyorum, bazense koca kafandan tutup asıyorum. Ne rengin hoşuma gidiyor ne de şeklin. Ne dokun hoşuma gidiyor ne de tadın. Doğru ya, seni bir kez tatmıştım ve az kalsın ölüyordum. İnan bana mantar, ikincisi yaşanmayacak, seni her şeye rağmen sevmemeye devam edeceğim. Hayır, seninle kalmayacak, seni yiyeni de sevmeyeceğim. Sonra seni satanı da sevmeyeceğim. Seni doğuran toprağı bile sevmeyeceğim. Sevmeyeceğim…

O halde, “Kırmızı ve Siyah” öyküsünü de benzer tutumla, yazarın amaç ve yöntemini dikkate alarak okuyacaktım ve eleştireceksem de onu, eserinde vaat ettikleri üzerinden (onları gerçekten de gösterebilmiş mi yoksa gösterememiş mi, başarılı bir biçimde uygulamış mı yoksa uygulayamamış mı) yapacaktım. Öncesinde ne bir beklentim olacaktı ne de bir önyargım. Bir öyküyü kendinde amaç görecek, onu kendi estetik görgümden ayrı yere koyup yazarın estetik görgüsünü takınarak okuyacaktım.

Nahid Sırrı Örik

Özgül’den destek alarak öyküye bir göz atalım. Örik’in amacı hayatın tamamını değil, onun tek bir safhasını “büyük hikâye” diye adlandırdığı bir türle anlatmaktı. Bugün “long short story” denen, kısa romanla kısa öykü arasında duran bir melez form. “Kırmızı ve Siyah” öyküsü için seçilen mekân Zonguldak / Kozlu Maden Köyü, zaman –Özgül’ün tahminine göre– 1926 yılı sonrası, ana karakterler Fransız başmühendisin karısı Madam Harlen ile ocak müdürü paşazade Cemil Bey, konusu ise yasak aşktı. Örik detaylandırsa kısa roman olabilecek bu hikâyeyi bilinçli olarak dar bir çerçevede tutmuş, okura araştırma yapabileceği bir alan bırakmıştı.

Bayılırım, okuruna ödev veren yazarlara. Burada araştırma yapmak, ilgili konular üzerine kaynakları incelemek okura verilen ödev gibi bir şeydir çünkü. Yazarın okurundan böyle bir talebi var mıydı, bilmiyorum. İfade edilenlerden çıkarsadıklarımla ilerliyorum (bir ihtimal yine uyduruyorum). Ödevimizi yerine getirmezsek eğer, öyküyü hakkıyla okuyamaz, dolayısıyla hakkıyla eleştiremeyiz de. Ancak böyle diye, yazar da zamanımızı tümden çalmış sayılmaz. Her hâlükârda bir öykü okur, belki asıl eğlencesini kaçırırız, hepsi bu.

Sonrasında hikâyeyi okudum, arka planı araştırdım; Zonguldak’ın tarihine, madenlere, Fransızların oradaki varlığına baktım. Fikri sevdim; ama hikâye, bu fikri tüm gücüyle gösterememişti. Anlatıcının olmaz yerde belirişi, Nedime gibi önemli bir karakterin yüzeyselliği bir yana, işçilerin sessizliği, koca şehrin silikliği… Bunlar araştırdıkça daha da göze batan boşluklardı.

Sonuç? Büyük bir hikâye değildi belki, ama iyi bir küçük hikâyeydi. Çünkü yazar, hikâyesini onu gerçekten de büyük yapacak donanımından mahrum bırakmış, büyüklüğünü başka kaynaklarda taranırsa bulunabilecek bir araştırma konusu haline getirmişti. Neyse ki yazarın tüm işleri böyle değildi. Bu iyi haber.

“Ayışığında Çalışkur”la başlayan ve “Kırmızı ve Siyah”la devam eden yolculuk bana şunu öğretti: Okurla yazar arasında gerçek bir bağ, karşılıklı onaylamalarla değil; cüretle, samimiyetle ve poetika bilinciyle kuruluyor. Yazar cesaret eder, kendi sınırlarını dener; okur da bunu anlamaya çabalar. Bunlar yerine getirilirse ancak o vakit dürüst bir yazar-okur ilişkisinden söz edilebilir. Ben de artık, bir öyküyü sevmek için önce onu kendi gövdemden çekip yazarının dünyasına bırakıyorum. Belki böylece hem öyküleri hem de kendimi daha hakkaniyetli bir yerden okuyabiliyorum. Öyküler de tıpkı insanlar gibidir. Eleştirmeden önce dinlenmeyi hak ederler.

Son olarak, “duygu” meselesine dönecek olursam, onu terk ettiğimi söyleyemem. En sevdiğim öyküler şimdi bile içimde bir duygu uyandıran öykülerdir. Evet, hâlâ duygulanmak istiyorum; yazarken de böyle… Ama artık biliyorum ki, iyi bir öykü okurun yalnızca gönlünü değil, yeri gelir gözünü ve zihnini de açar. Okur yeter ki onu rahat bıraksın, zorbalık edip keyfini kaçırmasın.

Hasan Orhan


[1] Haldun Taner, Ayışığında “Çalışkur”, Yapı Kredi Yayınları, 2019.

[2] Nahid Sırrı Örik, Kırmızı ve Siyah, Oğlak Yayınları, 2009.

[3] Orhan Veli, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, 2013, s.185.