Kubrick’in de işaret ettiği gibi, şiddeti yaratan birey değil, devlettir. Bunu, orada, çizginin gerisinde beklerken bir fikir olarak değil, bir alışkanlık olarak kavrıyorsun. Hapishaneye giriş sahnesi zamanı uzatmaz, nasıl geçtiğini gösterir. İzleyici yavaşlıkla sınanır. Orada bekleyen yalnızca Alex değil, bizler, izleyenler, çizginin gerisinde esas duruşta duran herkes.
Air India hava yollarına ait uçak, bizi gece saat üç sularında Hindistan’ın eskiden Bombay, şimdiki adı Mumbai olan şehrine bıraktı. Çantalarımız omuzlarımızda, havaalanının o kendine has nemli ve kesif kokusu içinde aktarma noktasına doğru yürümeye başladık. Gecenin saat üçü, uykusuzluk ve yorgunluk gözlerime çökmüş. Durmak gibi bir seçecek yok. İlk kez bir aktarma sırasında adeta askeri üssü andıran bir kontrol noktasıyla karşılaştım. Havaalanı kurallarının üzerine bindirilmiş kurallar. Hindistan’daki yönetim bu noktada kendini gösteriyor. Kalabalığın oluşturduğu dağınık sıraya geçtik. Sıra uzun, durgun, yavaş ilerliyor. Ara sıra geriye bakarak Turgut’u gözlüyorum. Gözden yittiği bir boşlukta rahatladığımı hissettim ama sonra elimde herhangi bir plan olmadığını hatırlayınca tekrar arkama baktım. Bir süre sonra sesini duydum. Birilerine anlatıyor. Ben yorgunlukla savaşırken, onun dur durak bilmeyen enerjiyle uçakta tanıştığı Türklere hikâyeler anlatması aramızdaki derin uçurumu daha da belirginleştirdi.
Batıdan uzaklaştıkça kadın yolcu sayısının nasıl hızla azaldığını fark ettim. Her yer tek tip, genellikle koyu giyimli esmer bir erkek kalabalığıyla dolu. Kadınlar yandaki sırada, erkekler iki ayrı koldan yavaşça ilerliyoruz. Bu ayırım kimseye garip gelmiyor gibi. Boğazımdaki ince sızı, İstanbul’da hissettiğim kırgınlığın artık tam bir gribe dönüştüğünün habercisi. En çok uçaklarda kaparım grip virüsünü, kapalı devre havanın içinde insanın savunması çöküyor, beden kendini koruyamaz hale geliyor. Bir yerlere oturmaya, sırtımdaki yükü bırakmaya o kadar ihtiyacım var ki, ama sıradan çıkamam, uçağı kaçırmak istemem. Çantam da üzerine oturulacak türden değil, omuzda taşınanlardan, onu yere bıraktım, ayağımla adım adım ileriye, çizgiye doğru sürüyorum. Her adımda biraz daha yoruluyor, biraz daha alışıyorum yola.
Karşımdaki askerlerin belindeki tabancalar, soğuk otoritenin birer aksesuarı olarak duruyor. Silahlar kim olduğumuzu, nerede durmamız gerektiğini söylüyor. X-ray cihazından geçenlerin bazıları kemerini, bazıları kolyelerini, bilekliklerini, küpelerini çıkarmadan cihazdan geçtikleri için her seferinde işlem başa sarıyor, yavaşlık işkenceye dönüşüyor. İnsan korktuğu an, düşünmeyi bırakıyor, karşısındaki gücün rengine bürünüyor ve yalnızca uyum sağlamaya odaklanıyor. Orada herkes gibi sadece sırayı bozmadan ilerlemeyi bekliyorum.
Etrafımızda ve kontrol noktasında omzunda üç yıldız olan rütbeli bir asker dolanıyor. Önemli bir iş yaptığını sanan küçük insanların sahte ciddiyetinden taviz vermiyor, yüzündeki donuk ifadeyi bir an olsun gevşetmiyor. Aslında yaptığı hiçbir şey yok, sadece devasa ve hantal bir sistemin içinde çürük bir dişli gibi dönüp duruyor etrafta. Tekrar eden aramalar, açılan çantalar, didik didik edilen özel eşyalar. Aynı hareketler, aynı el alışkanlıkları, aynı donuk bakışlar. Kimse itiraz etmiyor, kimse acele etmiyor. Bekleyiş uzadıkça zaman ağırlaşıyor, genişliyor, içinden çıkılmaz bir şeye dönüşüyor. Geriye yalnızca bekleme hâli kalıyor.

Sıra bana geldiğinde, yere çekilmiş çizginin üzerine bastığımı askerin uyarısıyla fark ettim. Ne bağırdı ne de tek kelime bir şey söyledi, önce gözlerime baktı, sonra çizgiye. Bir adım geri çıktım. O an çizginin fiziksel bir sınırdan çok, insanı hizaya sokan bir eşik olduğunu, Otomatik Portakal filminde, Alex’in hapishaneye kabul edildiği sahneyle benzer bir sahnenin içinde olduğumu anladım. Alex çizginin gerisinde, oldukça uysal, otoriteye baş eğen, söylenene harfi harfine uyarak bekler. Sahne yavaş ilerler. Filmi ilk izlediğimde bu yavaşlıktan sıkılmıştım. Kubrick ise bu sahnelerde bilinçli bir yavaşlatma yapıyor. Bize sistemi anlatmıyor, gösteriyor. Gerisinde durduğum çizgi ile filmdeki çizgi hukuki bir sınır değil, zihinsel bir eleştiri. Çizgiyi geçtikten sonra artık içeride şiddetin faili değil nesnesine dönüşüyorsun. Sistem kimseye güvenmez, kendi kontrol mekanizmasına bile. Paranoid bir akılla çalışır. Aynı işlemler tekrar eder, durur, yeniden başlar.
Kubrick’in de işaret ettiği gibi, şiddeti yaratan birey değil, devlettir. Bunu, orada, çizginin gerisinde beklerken bir fikir olarak değil, bir alışkanlık olarak kavrıyorsun. Hapishaneye giriş sahnesi zamanı uzatmaz, nasıl geçtiğini gösterir. İzleyici yavaşlıkla sınanır. Orada bekleyen yalnızca Alex değil, bizler, izleyenler, çizginin gerisinde esas duruşta duran herkes.
Bu ve benzeri güvenlik uygulamalarında elimde olmadan geriliyorum. İç sesimle kendimi sakinleştirmeye çalışmam da çoğu zaman işe yaramıyor. Karşımda duran askerin komutuyla ilerledim, cihazdan geçtim. Pantolonumun fermuarından başka metalik herhangi bir şey yok. Askerin karşısındaki platforma çıkınca elimdeki check-in kartımı ve pasaportumu yandaki masaya bırakmadım da fırlattım adeta, adam başını kaldırdı, göz göze gelince, zoraki gülümsedim. O noktada Alex gibi davranmak zorundayım. Bir kez daha cihazdan geçmemi istedi. Geri döndüm, ardım sıra sesini duydum. Masada duran evrakları da almamı işaret etti. Cihaz yine öttü, adam elindeki küçük cihazla her yanıma dokundu, alttan taşaklarıma bastırdı ve arka ceplerime elini soktu. İnsan bedeni istemsizce teslim olabiliyor. Sonra pasaportumu, check-in kartımı kontrol etti. Ben de adamın yüzüne bakmadan, sonsuz bir teslimiyetle yandaki bantta ilerleyen çantamı gözlüyorum. Asker gitmeme izin verince, kenara ayrılan çantamın başına gittim. Bir başka asker çantamı açtırdı. Tıraş malzemelerimin olduğu küçük çantadaki tırnak makasını kenara ayırdı. Güneş kremimin kapağını açtı, kokladı. Tıraş çantamdaki çoğu şeyi tek tek inceledi. İşi bitince geçmeme izin verdi. Kenarda çantamı yeniden toparladım ama çanta sanki artık bana ait değil.
Gözlerim Turgut’u arıyor. Aramıza on kişi girmiş, konuşmaktan sırada ilerlemeyi unutmuş. Her yer kalabalık, oturacak bank ya da koltuk yok. Turgut cihazdan tek seferde, sırıtarak geçti. Uçağın kalkacağı yerdeki bekleme salonuna vardık sonunda. Güneş havaalanının kalın camları ardında kırmızı bir basketbol topu gibi yükseliyor. Saat sabahın beşi. Karanlık yavaş yavaş dağılan bir toz bulutuna dönüşmüş. Turgut çene çalıyor, hızında en ufak bir düşme yok, sürekli yüksek bir kafada. Yeni tanıştığı insanlarla kaynaşıyor, bazen yanıma geliyor, anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Yorgunum, uykusuzum, vücut kırgınlığım artıyor, yeni bir şehre, yeni bir ülkeye gidiyorum ve heyecanlı değilim. Sanki sadece bir yerden başka bir yere taşınıyorum. Aktarma yapan yolcuların simaları önceki uçaktan tanıdık. Kendi aralarında yüksek sesle konuşuyorlar.
Saat farkıyla, öğleden sonra Bangkok’a vardık. Uçağın kapısı açıldığında sıcak içeri doldu, bu kez nemle birlikte ağır bir yorgunluk değil, sersemleten bir gevşeme çöktü üzerime. Havaalanının alt katında Pattaya biletlerimizi aldık. Bir saatlik bekleme süresinde, yemek büfelerinin olduğu bölümde karidesli tom-yum çorbası içtim. İçinde çok fazla malzeme bulunuyor. Berrak ama karışık bir aromaya sahip. Bu kadar acı olacağını düşünemedim, saçımdan başımdan ter fışkırıyor. Karşımda oturan kadın halimi görünce gülümsedi. Üzerimdeki yağmurluk ve altımdaki hırkayı çıkarma vakti gelmişti. Bedenim ve zihnim henüz yeni havaya, hızlı değişime uyum sağlayamadı. Üzerimdeki yorgunluk geçmedi, sadece şekil değiştirdi.
Kadir Işık
Tefrikanın üçüncü bölümünü okumak için tıklayın.
