Halk Bilimi, bir toplumun gündelik yaşamında ürettiği, paylaştığı gelecek kuşaklara aktardığı maddi ve manevi alandaki kültürel birikimi, ürünleri konu edinir; bu ürünleri kendine has yöntemlerle sınıflandırır, yorumlar ve çözümler. Bu ürünlerin büyük bir bölümü sözlü kültür yoluyla bir kısmı da hem söz hem davranışla gelecek nesillere aktarılır. Bunlar halkın ortak mirasıdır. Topluma yalnızca bir kimlik kazandırmakla kalmaz aynı zamanda benzer duygular, amaçlar etrafında birlik ve beraberliği de pekiştirir.

Mitoloji ise Yunanca masal, hikâye anlamına gelen “mythos” ile söz anlamına gelen “logos” kelimelerinden türemiştir. Mitoloji olağanüstü olayların ve kahramanların geçtiği efsanevi hikâyelerin, masalların nasıl ortaya çıktığını, geliştiğini, neyi simgelediğini ortaya koyan bilim dalı ve hikâye disiplinidir. Yıllar boyunca farklı kültürlerde farklı isimler ve figürlerle karşımıza çıksa da insanı ve hayatı anlamaya, temel soruları yanıtlamaya çalışır. Mitleri sadece eski hikâyeler olarak nitelendirmek çok da doğru olmaz. İnsan doğasının toplumsal düzenin, tabiat-evren-insan ilişkisinin sembolik temsilleridir. Her biri kaos ile düzen arasındaki mücadeleyi, bilgelik ve cesaretin önemini ve insanın olgunlaşma evrelerini simgeler. Bir kültürde devlerle bir kültürde yılanlarla bir kültürde tanrılarla veya kahramanlarla sembolize edilseler de verilmek istenen mesaj aynıdır.

Halk, kültürün taşıyıcısıdır; kültüre oyunlarıyla, inançlarıyla, mutfağıyla, hekimliğiyle, giyimiyle, masallarıyla, hikayeleriyle, destanlarıyla diliyle, edebiyatıyla katkı sunar. Gelenek göreneğiyle de ortak bir yaşam biçimi inşa eder. Edebiyat ise halkın hafızasında biriken sözlü kültür unsurlarını en kalıcı biçimde saklayan sanat dallarının başında yer alır. Halk bilimi ile edebiyat ürünleri arasında bu nedenle güçlü bir bağ vardır. Bu bağ, edebiyatın hemen hemen tüm ürünlerinde kendini gösterir. Özellikle son yıllarda çağdaş öykü yazarlarının metinlerinde bu geleneksel unsurların yeni biçimlerle varlığını sürdürdüğünü görmekteyiz.

Masalsı anlatım biçimi, ritmik cümle yapıları, halk anlatı geleneğini çağrıştıran tekrarların yapısal kullanımı ve sembolik nesneler –ayna, su, çocuk, saç, kuş– aracılığıyla geleneksel motiflerin sıkça kullanılması gibi birçok yönüyle Esra Kahya’nın Benim Rüyalarım Hep Çıkar adlı öykü kitabı, halk inançlarını ve mitolojik unsurları karakterlerinin iç dünyalarını açığa çıkarmak için bir araç olarak kullanmıştır. Bunu yaparak modern insanın bilinçaltına da ışık tutmuştur.

Kitapta yer alan “Yetiş Umay Ana” adlı öykü hem mitolojik hem de halk bilimine dayalı unsurların yoğun biçimde kullanıldığı dikkat çekici metinlerden biridir. Öykünün adı, okurda Türk kültüründe ve edebiyatında çok katmanlı bir simge olan Umay Ana figürünü çağrıştırır. “Yetiş Umay Ana” aynı zamanda kitabın isminin geçtiği öykü olması yönüyle de merkezi bir öneme sahiptir; okuyucuya diğer öykülere açılan sembolik bir kapı aralar. Öykü karakteri Saniye’nin o ılık suyun içinde korkuyla mırıldanıp “Benim rüyalarım hep çıkar,” demesi Umay figürünün çağrıştırdığı umut, rahmet bereket ve koruma kavramlarıyla birleşerek bizi bir gizeme davet eder. Saniye’nin çığlıklarında bizim bu insanca üzgünlüğümüzü duyarız. Umay Ana’nın göğsünden süzülen bir ezgi gibi. Her destanda kahramanların ardından söylenen ağıtlar onun nefesidir. Acıyı kutsal, hüznü insan kılar. Bu üzüntü, sıradan bir melankoli değildir.

Umay Ana’nın elleri yalnız yeryüzüne değil kozmosa yayılan bir dua olur. Tarihi ve edebi metinlere, etnografik dönemlere ve kayıtlara baktığımızda Umay Ana’nın Orta Asya Türk topluluklarında çocukları ve kadınları koruyan ruhani bir varlık olduğunu, adını taşlara kazıttığını görürüz.

“Umay teg ögüm katun kutınga inim Köl tegin er at bultı,” (Umay gibi annem hatunun talihi sayesinde kardeşim Köl Tegin erlik adını buldu) ifadesi Umay’ın koruyucu bir anne ruhu olarak algılandığını gösterir.[1]

Kaşgarlı Mahmut’un Dîvânü Lügati’t Türk adlı eserinde geçen “Umayka tapunsa ogul bulur.” (Umay’a tapınan kimse oğul bulur.) atasözü ise yine XI. yüzyılda Umay’a çocuk sahibi olmak için başvurulduğunun bir diğer önemli kanıtıdır.[2]

Umay, kadınların ve çocukların koruyucusu olarak kabul edilir. Bu figür kimi zaman bir rehber kimi zaman bir rahmet kaynağı varlık şeklinde tasvir edilir. Türk kadınları doğum sırasında ya da çocuklarını korumak istediklerinde Umay’dan yardım dilerler. Umay daima çocukla anılır.

Esra Kahya’nın öyküsünde yer alan Umay Ana figürü modern zamanlarda bir kadın üzerinden yeniden anlamlandırılmıştır. Saniye karakteri, vaktiyle Umay Ana tarafından korunduğuna inandığı için karnındaki çocuğun sağlıklı bir şekilde doğabilmesi adına tekrar Umay Ana’dan yardım bekler. Bu durum, kadının doğurganlığı ve annelik misyonu etrafında şekillenen halk inanışlarının bir yansımasıdır. Umay Ana’ya yapılan bu vurgu kadının toplumdaki konumunu güçlendirme yönünde bir metafor işlevi de görür. Türk halk kültüründe çocuk sahibi olamamak eksiklik sayılmış, çocuk sahibi olmak ise kutsal bir değer olarak görülmüştür. Dede Korkut hikayelerinde de çocuk sahibi olamamanın büyük bir üzüntü ve utanç kaynağı olduğu görülür. “Dirse Han Oğlu Boğaç Han” adlı hikâye, çocuk sahibi olmanın önemini açıkça gösterir. Destanda Bayındır Han, düzenlediği toy için otağlar kurdurur. Bu çadırlar beyler arasındaki statü farkını renkleriyle ortaya koyar. Toya davet edilen beyler ak, kızıl ve kara renklerde kurulan çadırlarda ağırlanacaktır. Bayındır Han, beyleri ne becerilerine ne de gösterdiği kahramanlıklara göre sınıflandırır. Sahip olduğu çocuklara ve bu çocukların cinsiyetlerine göre sınıflandırır. Oğlu olanları ak, kızı olanları kızıl, çocuğu olmayanları ise kara otağa yerleştirir. Destanın kahramanı Dirse Han, çocuğu olmadığı için kara otağa yerleştirilir.[3]

Kadının toplum içindeki yerinin çoğu zaman annelikle özdeşleştirilmesi halk biliminin de sıkça işlediği bir temadır. Türklerin evliliklerinde çocuğun olmaması hane fertlerine büyük bir üzüntü verir. Kadının toplumsal rolü anne olma yetisiyle daha da değerlenir. Çocuk sahibi olamamak bir eksiklik sayılır; bu durum, “Yetiş Umay Ana” adlı öyküde “Bir bebek bu eksik evin içinde göründü,” cümlesinde açıkça görülür. Nitekim doğurganlığın sembolü olan kadın, beklentiyi karşılayamadığında eksik olarak nitelendirilecektir. Bu eksikliği ise ikinci bir kadın giderecektir. Bu noktada sinema da dahil olmak üzere sanatın birçok dalında da işlenen kumalık olgusuyla karşılaşırız. Erkeğin ailesine ve çevresine karşı kendi gücünü ve varlığını kanıtladığı en önemli gösterge olan erkek çocuğa sahip olamamak kuma getirmenin en baştaki nedenlerinden biri olarak gösterilir. Bu ana tema etrafında öykü boyunca çeşitli halk inanışlarına rastlarız. Bu inanışlar, halk bilimi unsurları ve yer aldığı alıntılar şu şekilde tasnif edilebilir:

1. Hitaplar, seslenişler

“Yetiş Umay Ana, koru bu bebeği!” (s.107)

“Koru bu bebeği. Beni nasıl yeniden canlandırdınsa bunun da derdine yetiş, bağından şifala onu.” (s.109)

“Sus bebek, dur bebek,” (s.109)

“Umay Ana!” (s.110)

2. Doğum, uğur

“Kanını oğlanın alnına buladı mı bundan sonra kaza bela uğramaz olurdu ömrüne.” (s.105)

3. İyi dilek, bereket, uğur, kısmet

“Anası, Abbas’ın bayramlığının cebine bir şey sokuşturdu. ‘Çoğalsın da gelsin işine rast uğrasın,’ dedi.” (s.106)

“İşte o vakit ellerine sarılır, gidişinin ardından bir tas su dökerdi.” (s.106)

4. Kadının kocasına gösterdiği saygı, evlilik

“Hürü kocasının eline uzandı, ‘Öpeyim Ağam,’ diye.” (s.106)

5. Nazar

“O zamandır Umay’la gezen Saniye, bakışların nazarından korkup elini kabaran karnına attı. Hasedin edeceklerinden Umay’a sığındı. Gri bir kuş tüyü düştü yere.” (s.107)

6. Adak

“Umay Ana’ya adak adadı. Bebek doğar doğmaz bir gariban doyuracaktı.” (s.108)

“Hele oğlan doğsun da koç keserdi.” (s.105)

7. Ölüm

“Helva kavurmalı,” dedi birden. “Helva ona ölümü hatırlattı.” (s.109)

8. Doğum

Süt yapar diye kaynatılan erikler, üzümler. Taş fırında ekmekler, peşi sıra sürülen oğlak etleri.

“Helva kavurmalı dedi birden.” (s.109)

9. Köy yaşamı

Öyküde karakterin kültür durumları yaşam şekilleri tüm doğallığı ile karşımıza çıkar.

“Leğene çamaşır ısladım var git onları çitile.” (s.106)

10. Büyü, tılsımlar

“Bir gece herkes uyuyunca kilerin kapısını araladı. Kerpiç duvardaki çivilere sıralanmış ot demetlerinden üçünü çekti aldı. Ada çayı meyan kökü, sinameki. Hepsinden birer tutam alıp havanda ezdi. Sonra bu ot ununu üç gün boyunca Saniye’nin ısırgan çorbasına azar azar ekledi. Dördüncü günün sabahında bir feryat evin tüm duvarlarına çarptı.” (s.107)

11. Masal unsurları, olağanüstü güçler, varlıklar, ruhlar

“Hürü döndü baktı ki ne görsün? Üç boynuzlu, yere kadar uzanan bembeyaz bir elbisenin içinde, gümüş saçlı güzeller güzeli bir kadın.” (s.110)

“Saniye’nin kanı bir kesildi bir çoğaldı. Beşinci günün kerahatinde kan durdu. Bebek duvara tutundu. Bağı sıkıca kavradı. Fadik ana yerde gümüşten bir saç teli bulsa da mana veremedi.” (s.108)

“Vay ki ne vay! İçim kuraksa kafam değil ya. Görün bakalım, Hürü neymiş.” (s.107)

Özetle Esra Kahya’nın “Yetiş Umay Ana” adlı öyküsü hem mitolojiye hem halk kültürüne dair izler taşıyan çok katmanlı bir öyküdür. Önemli halk bilimcilerimizden biri olan Cahit Öztelli, “Folklor bir toplumun mânevi medeniyetinin ta kendisidir. Yüzlerce, binlerce yılın biriktirdiği bir yaşayış ve gelecekler toplamıdır. Milli bir sanat, bir edebiyat kurmak istiyorsak folklorumuzu su yüzüne çıkarmaya çalışmalıyız. Milli sanatlar köklerini uluslarının folkloruna bağlamaya zorunludurlar.” der. Esra Kahya halk kültürüne, mitolojiye, masala ait unsurları başarılı bir şekilde kullandığı öyküleriyle okuyucuya estetik bir haz vermekle kalmamış kültürel mirasın korunmasına ve geleceğe aktarılmasına katkıda bulunmuştur. Masal ögeleriyle örülmüş anlatımıyla halkın yaşayışını, bir toplumu “biz” yapan unsurları öykülerinde kullanarak diline apayrı bir canlılık ve zenginlik kazandırmıştır.

Nilay Erik


[1] Link 1

[2] Link 2

[3] Link 3