11 Ekim 2025
Gittiğim berberin İranlı bir ortağı vardı. Dükkâna girdiğinizde yan yana duran ama birbirine geçişi olmayan bir dünya karşılıyordu sizi. İranlı berberin, hemen hepsi göçmenlerden oluşan bir müşteri kitlesi vardı. Haliyle benim tıraşımı o değil, ortağı yapardı ama mahallede her karşılaştığımızda selamlaşırdık, hâl hatır sorardık birbirimize. İyi çocuktu.
Bir süredir görmüyordum, İran’a dönmüş.
14 Ekim 2025
A. Tunç mahlasıyla yayımlanan Kanlı Muamma adlı polisiyeyi sevdim. Olaylar Çanakkale’de geçiyor. Eksiği gediği var ama Sandık Başkomser’in yeni macerası çıksa, kaçırmam okurum.

Mersin’den yola çıkan Küçürek Öykü adlı derginin ilk sayısını kaçırmıştım, ikinci sayısına yetiştim. Adı üstünde, kısa öyküler var dergide. İlk kez okuduğum isimler de oldu, tanıdık isimler de vardı. Öykülerin yanı sıra bir söyleşi, iki de yazı vardı bu sayıda.
Her dergi, ayrı bir damar edebiyatımızda. Yolu açık, ömrü uzun olsun Küçürek Öykü’nün.
16 Ekim 2025
Sabahları Kızılay yeni uyanan bir insan gibi. Dükkanlar açılıyor, insanlar işe koşturuyor. Akşamdan kalanlar, sabahı birayla karşılayanlar, köpekler, kediler asıl sahipleri mekânın.
Önümde yürüyen biri, “Çankaya Belediyesi’nin önündeyim,” diyor telefonda. Halbuki değil. Geç kalmış, belli. Söylemeye utanıyor. Yalanını telafi etmek istercesine pergel gibi açıyor adımlarını, hızlanıyor.
20 Ekim 2025
Pelin Esmer’in yeni filmi O da bir şey mi’yi izledim bugün. İpek gibi, kadife gibi film. Beni en çok ilgilendiren kısmı da şu: Bir hikâye farklı biçimlerde, farklı bakış açılarıyla nasıl anlatılır?
Anlatılanların hangisi gerçek, hangisi uydurma?
Ama unutmayalım, hikâye anlatıyorsanız gerçeğin ne olduğunun pek bir önemi yoktur.

Gerçek çok katıdır bazen, esnetmeye çalışırsınız. Gerçeğin üstünde kalın bir yorgan varsa, havalandırırsınız. Çok sıkıcıysa gerçek (ki çoğu zaman öyledir) içine biraz yalan katarsınız.
Filmdeki Levent karakterinin (Timuçin Esen) dediğini, amiyane tabirle ben şöyle söyleyeyim: Kim takar gerçeği!
25 Ekim 2025
Bu aralar demir leblebi eserlere denk geldim. Ses ve Öfke sözgelimi. Sonra Reha Erdem’in ilk filmi A Ay.
Ses ve Öfke’den sonra Faulkner’dan bir şey daha okuyayım dedim, Yenilmeyenler’e el attım. İki romanın aynı yazarın elinden çıkma olduğuna inanmak güç. O denli farklı birbirinden. (Tek ortak nokta ikisinde de Compson ailesinin adının geçmesi.)

Tıpkı A Ay’ı izleyen birisinin, Korkuyorum Anne’nin de Reha Erdem’in filmi olduğuna inanmakta güçlük çekeceği gibi.
Reha Erdem, A Ay’ın 37 yıl sonra tekrar gösterime girmesi üzerine kendisiyle yapılan söyleşide, mealen, “Üslup denen şeyi, yani hep aynı şeyi yapmayı sevmeyen birisiyim,” diyor.
Faulkner ne diyor, bilmiyorum.
Ama hem Ses ve Öfke hem de A Ay, belki meramlarını tam çözemesem de günlerce zihnimi meşgul ettiler.
İyi eser, biraz da böyle bir şey galiba.
27 Ekim 2025
Ses ve Öfke’de kız kardeş Caddy’nin varlığı bir dert, yokluğu yara. Tüm erkekler ve dahi kadınlar kafayı onunla bozmuş durumda. Faulkner, kitabın sonunda yer alan, Compson’ların şeceresini ortaya koyduğu ve hatta olayların bir kısmını aydınlattığı Ek’te ensestin gerçekleşmediğini söylüyor.[1] Fakat roman boyunca sürekli etrafında dönülüyor konunun.

Hatta bir yerde Jason, “gayrı meşru” yeğeni Quentin’in, kız kardeşi Caddy ile intihar eden abisi Quentin’in çocuğu olabileceğini ima ediyor.[2]
Caddy’nin konuştuğu bir versiyonu da olsaydı keşke romanın.
29 Ekim 2025
Milli Eğitim bakanı olsaydım (Allah korusun), lisedeki gençlere şu kitapları ücretsiz dağıtır, zorla bile olsa muhakkak okuturdum:
– Refik Halid’in anıları, iki cilt: Minelbab İlelmihrab ve Bir Ömür Boyunca.
– Halide Edib, Türk’ün Ateşle İmtihanı.
– Kuvâyi Milliye Destanı, Nâzım Hikmet.
***
Birkaç ay sonra, hayatımda ilk defa turistik amaçla yurt dışına çıkacağım. Ve büyük sigara tiryakisi Heinrich Böll’ün İrlanda Güncesi’nde okuduğum şu satırlar kulağıma küpe olacak:
“Yabancı bir kentte insanın üstüne ansızın çöken yalnızlığa karşı bir çare vardır: bir şey satın almak, bir kartpostal olabilir bu, bir çiklet belki, bir kalem ya da sigara: eline bir şey almak, bir şey satın aldığınız bu kentin yaşamından pay almak…”
30 Ekim 2025
Çok uzağız, ama bu kadar uzak olmamıza rağmen benziyoruz birbirimize. Şili ve Türkiye.
Enteresan adamlar çıkıyor Şili’den. Roberto Bolano, Pablo Neruda, Zambra, Pablo Larrain ilk aklıma gelenler.
Şimdi bunlara, benim için, Luis Sepulveda da eklendi.
Dün tatil olunca evdeydim, ne zamandır beklettiğim Duygusal Bir Katilin Günlüğü kitabına el atayım dedim. İki polisiye öyküden oluşuyor Sepulveda’nın kitabı. Özellikle ilk öykü, kitaba adını veren öykü ilginç.
Ama Sepulveda’nın yaşamı kitaptaki öykülerden daha ilginç:
“Salvador Allende’nin korumalığını yaparken 1973 darbesiyle Augusto Pinochet’nin ülkenin başına gelmesiyle hapse atıldı, sonrasındaysa sürgüne gönderildi. 1977’de Şili’den ayrıldı ve Arjantin’den başlayıp birçok Güney Amerika ülkesinden geçerek Ekvador’a geldi. Burada bir UNESCO projesine katılıp yedi ay boyunca Shuar yerlileri arasında yaşamasıyla ekolojinin önemini kavradı. 1980’den itibaren Avrupa’da yaşadı ve Greenpeace örgütünde gemicilikten yöneticiliğe birçok görev aldı.”
2020’de melun Covid yüzünden vefat etmiş Sepulveda.
Yukarıda alıntıladığım, Can Yayınları’ndaki biyografisinde “Avrupa’da yaşadı” diyor. Ama daha ayrıntılı biyografisine baktığımızda, şunlara rastlıyoruz:
1980’de Almanya’da siyasi sığınma hakkı aldı. Almanya’da, Hamburg’da on yıl yaşadıktan sonra Fransa’ya taşındı. Almanya’da Hamburg-İstanbul güzergâhında kamyon şoförü olarak çalıştı.
İşte bu kısım “Duygusal Bir Katilin Günlüğü” öyküsündeki İstanbul sahnelerini açıklıyor.
Muhtemelen Almanya’da yaşarken de pek çok Türk ve Kürt ile karşılaşmış, tanışmıştır Sepulveda. Fakat İstanbul’a gelip gittiğine göre asıl gözlemlerini bu kapsamda edinmişti belki de.

(Yukarıdaki fotoğrafta, Fidel Castro’nun hediyesi AK-47’yle (Kalaşnikof) görülüyor Salvador Allende. Tarih 11 Eylül 1973. Bu, Augusto Pinochet yönetimindeki darbecilerin saldırısı altındaki Başkanlık Sarayı’nda çekilmiş son fotoğraflarından biri Allende’nin. Emin değilim ama arkasındaki bıyıklı da bizim Sepulveda sanki. Allende’nin başka fotoğraflarında da hep yanında, daha doğrusu hemen arkasında görülüyor.)
Karakterin birine Türk kahvesini kaşıkla karıştırtıyor Sepulveda. Öte yandan, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak Kürt sorunuyla ilgili gözlemleri var. Ya da bilgisi, fikri var diyelim. Dönemin siyasi atmosferine şahit olduğu belli.
Kitap ilkin 1998’de yayımlanmış ama öykü zamanı 1995. Arabasına bindiği bir Türk taksiciye şunları söyletiyor Sepulveda:
“Şu taksiciler de hangi cehennemden çıkıyor? Beni otelden alıp kongre merkezine kadar götüren şoför, bisiklet gidonu kadar geniş bıyıkları olan bir Türk’tü, yıpranmaması için plastikle kapladığı koltuğa kıçımı iyi yerleştiremedim ve beni dini inancının hedefi haline getirdi. Sokaklarda kısa etekle gezen bütün kadınlara, Bacardi ve sigara reklamlarına lanet okudu ve son olarak, üzerime alınmamamı rica ederek yabancılara saldırmaya başladı, çünkü ülkesine sadece kötülük getiriyorlardı. Kongre merkezine geldiğimizde, Kemal Atatürk’ün annesine hakaret ediyordu.”
İlginç adam Sepulveda. “Bizi” biraz çözmüş gibi.
Türkiye’de yaşayan çoğumuz gibi, Sepulveda’nın taksicisinin söylediklerine benzer şeyler duydum ben de. Küçücük bir kasabadan çıkıp Hacettepe yurtlarında kalmaya başlayınca çok tuhaf, daha doğrusu bana o zamanlar çok tuhaf gelen şeyler duydum tabii.
Kürtçe diye bir dil olmadığını, oradan buradan alınmış çalıntı sözcüklerden oluştuğunu söyleyen arkadaşlarım vardı. İlginçtir, tam tersini de duymuştum, üstelik Dilbilim okuyan bir arkadaşımdan: Türkçe bir dil değildi ona göre. Öyle iddia ediyordu.
Amarika’nın (evet, Amarika’nın) cinleri casus uçak olarak kullandığını da duydu bu kulaklar o yıllarda. Birinden bahsederken “Alevi ama iyi çocuk,” gibi bir cümle de çalındı kulağıma elbette.
Yurt odasında sahura kalkan, namaz kılan arkadaşlarım da oldu. Odamıza davetsiz gelip “burada namaz kılamazsınız,” diyen tanıdıklarım da.
Kampüsün içinde jandarmalar devriye atardı. Haberlerden gördüğüm kadarıyla onların yerini özel güvenlikçiler ve palalı gençler almış şimdi.
Türkiye hakikaten tuhaf bir ülke.
Belli ki Şili de öyle.
31 Ekim 2025
Kırkpâre
Bir dizide ya da filmde duymuştum. Şöyle diyordu karakter: Tecrübe nedir biliyor musun? Kel kaldığında hayatın sana bir tarak vermesidir.
***
Ömür sokağında bir hüzün ki sormayın.
Düşen yapraklara ağlayan kediler,
gülümseyen ağaçlar,
durup durup bağıran deliler…
Kendi ritmini kendisi bozuyor
sakinleri sokağın.
Sokağın hiçbir sakini sakin değil.
Bir öfke birikmiş ki sormayın.
Cemal Süreya parkında yatıp kalkan,
zeytinlerini çocukları gibi savunanlar…
Gittiler.
Güneş batıyor ömür sokağında
bir kez daha
ya tekrar doğmazsa diye korkan kirpiler
sokulmuyor artık birbirine.
Ömür sokağında hayat böyle.
***
Yeşil bir kuş konuyor ağaca. Ağaç yeşil değil.
Yeşil olmayan ağaca konuyor yeşil bir kuş. Kuş serçe değil.
Papağan mı?
Ankara’da papağanın işi ne şaşkın!
Ama var Ankara’da papağan, görüyorum ben arada. Olabilir hem.
Hayatta her şeyi kontrol edemezsin. Ne yaparsan yap, her şeye tamamıyla hükmedemezsin. İstediğin gibi, tam olarak istediğin gibi olmaz hiçbir şey.
Edebiyatta olur bu. Yeşil olmayan ağaçlar, pembe bulutlar, karada yüzen gemiler, hızlı koşan kaplumbağalar, iyi insanlar… Her şey mümkündür yazarken, okurken.
Bir ağaç var, suyun içinde ve yalnız. Çürüyor.
Üstünde on iki papağan.
Hepsi de yeşil.

Pencereden bakıyordu kadın, görünmeyeni görmek ister gibi. Geç kalkmıştı bugün, saat 11:00’di.
İlkokuldaki pazu bandını (Kızılay kolundaydı), artık olmayan odaları, evleri, sevgilisi ilk kez elini tuttuğunda duyduğu heyecanı, güzel bir şiir okumanın hazzını…
Oysa gördüğü bir tutam bulut ve bahçe duvarı.
Hepsi bu.
***
“Sağ bacağı kesik Gıyas dinlemiş bunu,
Son nefesinde dili tutulan dedesinden,
Bir deve işinde mi ne aldatmış Muhammed’i.
Kim bilir doğru mu, değil mi?”
Melih Cevdet
***
A Ay’daki kız ne diyordu. Her gece saat 11’de annesinin geçtiğini söylüyordu, yeşil bir sandal içinde. Pencereden bakıyordu ona, bakarken yüzü aydınlanıyordu.
Belki de hakikaten görüyordu.
Onur Çalı
[1] “Yalnız bir türlü başaramayacağı ensest ilişkide bulunma fikrini değil…” (s.284-285)
[2] Bendeki baskı 2008 tarihli 5. Baskı. 229. sayfada Jason ile annesi arasında şöyle bir konuşma geçer. Jason’ın ağzından okuruz bunları:
“Ayakta durabilmek için başka bir kimsenin desteğine mi ihtiyacım var sanıyordunuz?” diyorum. “Kendi çocuğunun babasını bilmeyen bir kadından bana ne.”
“Jason,” diyor.
“Peki,” diyorum. “Onu demek istemedim. Değil elbette.”
“Eğer bunun olabileceğine inansaydım, bütün bu çektiklerimden sonra.”
“Olamaz elbette,” diyorum. “Onu demek istemedim.”
“Umarım hiç olmazsa bu başıma gelmemiştir,” diyor.
“Tabii,” diyorum. “Ama o kadar ikisine de benziyor ki insan ister istemez şüpheleniyor.”
“Bu kadarına dayanamam artık,” diyor.

sanki ihtiyacım varken yani susamışken bir bardak su içmişim gibi hissettim okuyunca