Çağdaş şiirimizin genç şairlerinden Mustafa Seyfi ile geçtiğimiz günlerde yayımlanan dördüncü şiir kitabı “Güvercin Mezarlığı” hakkında konuştuk.
Erol Özyiğit

Kıymetli şair, söze yeni kitabının ismiyle başlayalım: Güvercin Mezarlığı. Öyle ki Güvercin Mezarlığı’ndan yeryüzüne düşen bir uzun ahın nakaratını duyar gibiyiz her şiirin sonunda. Ne dersin?
Kitaplara isim seçerken genelde kitap içine koyduğum şiirlerden birini tercih ediyorum. “Güvercin Mezarlığı” başlıklı şiirim, kitabın ismi olarak düşündüğüm diğer şiirlerden daha yakın durdu bana. Aslında son derece nahif, hayatı incelik bakımından yakalayan bir ifade olarak algıladım ben bu ismi. Ancak kitabı gören pek çok edebiyatçı da tam tersine ismin sertliğini, vurucu tarafını işaret ettiler.
Senin de dediğin gibi söylenen bütün şiirler, çıkış noktaları itibariyle ne veya nasıl oldukları bir yana, yeryüzüne bir ah’ı hediye ederler. Bu ah’ın sahibi ise –literatürdeki karşılığının da ötesinde– dünyadaki en yalnız insan biçimi olan şair kişisidir. Şairlik zor zanaat ve dünya üzerinde pek çok büyük şairin sesi dolaşıyor. Bu büyük şairlerin arasında benim bir sesim olabiliyorsa bu şiirler, ne mutlu.
Kitabın, dolayısıyla ilgili şiirin ismi de aslında siyasi tarihimizden bir anekdotun bendeki yansımasıdır. Hava kirliliğinden dolayı Ankara’da kaldırımlara güvercin ölüleri düşmektedir ve meclistekiler bunu ciddi bir mesele görmezler. “Güvercin Mezarlığı” şiiri, elbette ki doğrudan doğruya işbu bu anekdota içkin bir şiir değildir. Fakat o anekdotun bende yaptığı çağrışıma denk gelir. Zaten şiirde de benzer bir ilgisizliğe karşı çıkış söz konusu. İnsan türü biraz dinsel mitlerin, biraz da post-modernizmin getirdiği sosyokültürel yanılgılar sonucu kitlesel bir kibir ve üst yaratık yanılgısıyla dünyayı paylaştığımız diğer varlıklara, hatta bizzat tabiata karşı umursamaz bir konumu işgal ediyor. Ben de Güvercin Mezarlığı ile benmerkezci yeni topluma karşı bir yakarışta bulunmaya gayret ettim.
Senin de Abbas Kiyarüstemi’yi sevdiğini biliyorum. Kiyarüstemi sinema için der ki: Her filmin özel bir kimliği ve karakteri var. Filmler insan ve insanlık hakkında konuşur. Dünyanın bütün milletlerinin görünümü, dini ve yaşam tarzı farklı olmasına rağmen ortak bir şeyi var: o da hepimizin içinde olan şeyler. Eğer farklı insanların röntgen filmini çekersek dilini, tarihini ve ırkını o filme bakarak anlayamayız. Ancak hepimizin kanı vücutta aynı şekilde akar, sinir sistemimiz ve gözlerimiz aynı şekilde çalışır, hepimiz aynı şekilde güler ve ağlarız, acıyı aynı şekilde hissederiz. Ağzımızdaki dişler hangi ırka ve geçmişe sahip olursak olalım aynı şekilde çıkar, ağrır, çürür. Sinemayı ve konularını ayırmak istiyorsak, doğru yol acı ve mutluluk hakkında konuşmaktır. Bunlar tüm ülkelerde ortaktır.
Şiiri de böyle tanımlayabilir miyiz?
Jean Luc Godard, “Sinema, D. W. Griffith ile başlayıp Abbas Kiyarüstemi ile sona erdi,” der. Abbas Kiyarüstemi’den sonra yalnız sinema sanatı değil, bence pek çok edebi tür de değişmiştir. Senle yaptığımız sohbetlerden birinde benzer bir ifadeyi de senden duymuştum, “Abbas Kiyarüstemi’den sonra şiirimin yönü değişti,” diye. Kiyarüstemi’nin kendisi zaten çok iyi bir şair, fakat bunun yanında en başta şiirsel sineması ve şiirin sadeliği kutsayan özüne dayadığı anlatım tekniği ile kendini var etmiş bir yönetmen. Ben de Kiyarüstemi sonrası şiirinde, öyküsünde başka bir patikaya girenlerdenim. Bunu söylemekten de imtina etmem. Bir sinemacının –hatta pek çok sinemacının– beni en az diğer yazar ve şairler kadar etkilemesi, o sinemacının büyüklüğünden kaynaklanır. Kitaptaki “Koker” şiiri zaten Arkadaşımın Evi Nerede? filminin etkisiyle o üçlemeye yazılmış olmakla birlikte, diğer birkaç şiirde de gene kendisini andım. Benim için iyi ki yaşamış dediğim birisi Kiyarüstemi. Bazı varoluşsal sorunları onun eserleri olmasa nasıl ele alırdık, bilemiyorum.

Senin soruna gelirsek Erol Abi; şiir, aslında insanın edebi manada yarattıkları arasında en zor anlaşılır metin. Çünkü müthiş derecede içe dönük ve bireysel bir anlatının sonucu. O sonuca ulaşabilmek içinse bireyin birincisi ne yaşadığının farkında olması, ikincisi de içinde farkındalığı bağıran bu sesi rafine bir hale getirip –özünden de koparmadan– sunması gerekiyor. Meşakkatli bir süreç. Zaten şiir üretildikçe zorlaşan bir tür. Baktığımızda pek çok şairin yaşamının sonuna doğru daha az ürün verdiğini görüyoruz. Şairin içsel denetimi gitgide daha mükemmeli arıyor.
Gene de bütün bu zorluğuna rağmen, bin yıl önce yazılmış bir mısraya, türküye, maniye denk geldiğimizde halen kendimizden bir şeyler bulabiliyoruz. Demek ki şair ne denli içe dönük olursa, orada insan oluşumuza dair o kadar çok ipucu bulacaktır. İçinde bulunduğumuz kâinattaki yabancılığımıza bir nefes getirme biçimidir şiir. Ve dünya sınırların çizdiğinden de büyük, bizim kafamıza yerleştirilmiş kültürel, kimliksel, ulusal sınıflamalardan da. Dilini, dinini, yemeğini, hayata bakışını hiç anlamayacağımız insan toplulukları ile benzer sevinç ya da acı ortaklıkları yaşıyoruz. Çevrilmesi, hatta çevrilmesini geçtim, aynı dilde, aynı şair tarafından bir kez daha benzer şekilde aktarılması bu kadar zor olan bir edebi tür, gene de bizim insan yanımıza, unuttuğumuz tabiatımıza dokunuyor ve bir sis gibi dağılıp gidiyor. Şiirin büyüsü de bu olsa gerek.
“Recife” şiirinde şöyle bir dize var: “hiçbir yere ait değildim”. Şair nereye ait olmalı ya da olmamalı?
Şiir, aidiyet eksikliğinin bir yansıması bende. Bahsettiğin şiir de kısa da olsa Brezilya’da yaşadığım döneme ilişkin bir şiir.
Hayatımın hiçbir döneminde “işte benim hayalimdeki yer, burada ömür boyu yaşayabileceğim” dediğim bir yer olmadı. Pek çok güzel şehir, eşsiz manzara gördüm ama dediğim bu içsel tatmini hiç yaşayamadım. Başka şairler bu saikle mi yazıyorlar, bilmiyorum. Ama benim sevdiğim şiirler, severek okuduğum şairler bana hep bu eksikliği verdiler. Kavafis, “Yeni bir ülke bulamazsın, / başka bir deniz bulamazsın. / Bu şehir arkandan gelecektir.” der, ama burada arkamızdan gelen şehir somut bir şehrin ifadesi midir, yoksa tahayyül yeteneğimizin bize sunduğu ütopik bir şehir midir, emin değilim. Nereye gidersek gidelim hep bir şehir olacak heybemizde, amenna. Zaten şiiri doğuran da bu aidiyet eksikliğini giderme çabası. Ama hangi şehir?
Şair bir yere ait olmalı mı sorusunu da bu bağlamda yanıtlamak mümkün. Günümüzde pek çok şair, sivil şair ya da sivil edebiyatçı kimliğinden uzakta işler icra ediyorlar. Şair ne kadar sivil şair olursa, şiir de o kadar şiir olur. Bugün karikatürize de olsa “belediye şairi” diye bir gerçek var. Sırf bir şiir gününe, imza etkinliğine, panele, şuna buna konuşmacı olarak katılacağım diye gündelik kaygılara düşüp kendini ve şiirini kurumun, sistemin ellerine teslim eden şairler var. Ben bunu doğru bulmuyorum. Mesele şiir ise, şiir kendi okurunu da muhatabını da er ya da geç bulur. İyi şiirin acelesi yok.
Ancak sivil şairliğin canına okuyanların meselesi besbelli şiir değil ki daha fazla görünebilmek adına böylesi ucuzluklara tamah ediyorlar. Bu açıdan, şair bir yere ait olabilir, bir yere ait de hissedebilir. Yeter ki kendini ve şiirini böyle peşkeşlere razı kılmasın. Çünkü sanatçı muhalif olmalı ise, sanatçı sınıfı içinde şairler muhalifin de muhalifi olmak zorundadır. Bilmem ne belediyesinden üç kuruş hak ediş alacağım diye siyasi makamlar önünde eğilip bükülen insanın kendisi Homeros, şiiri de İlyada ve Odessa olsa ne olur. Şair önce kendi kendine ait olsun, sivil şair olsun. Ondan sonrası kolay.
Şiir çevirileri de yapıyorsun. Yaşadığımız coğrafyada yazılan şiirin dünya şiirinde bir yeri olduğunu düşünüyor musun?
Buna yanıt verecek düzeyde bir yetkinliğim var mı, bilmiyorum. Tabii ki bir fikrim var, hadsizliğe girmeden bunu ifade etmekten de memnun olurum ancak şiirimizin dünya şiirindeki yerinin tespitini yapmak için çok daha akademik bir yetkinliğin gerektiği kanaatindeyim. Sadece ben değil, şu an Türkiye’de güncel olarak şiir yazan ya da geçmişte şiir yazmış pek çok ismin de bu konuda otorite olduğunu düşünmüyorum. Yabancı dil bilmek, yurt dışındaki dergilerde şiir yayımlamak, dünyanın bir ucundaki festivallere, programlara katılmak dünya şiiri hakkında yargıda bulunmak için yeterli sebep olamaz.

Benim naçiz fikrim ise şu; dünya şiiri Türkiye’de yazılan, yazılmış şiirden pek haberdar değil. Bu bizim tarihsel olarak görece içe kapalı bir toplum oluşumuzun da sonucu, biraz her konuda kendini dev aynasında gören toplumsal böbürlenmemizin de sonucu. Çok ciddi, köklü bir şiir geleneğimiz var. Bu gelenek tanımına cumhuriyet sonrası dönemi de katıyorum. Gelgelelim Yunus gibi, Nazım gibi majör örnekler haricinde ne yazık ki bilinen, benimsenmiş pek fazla şairimiz yok. Ha, şu da ayrı bir tartışma konusu; biz dünya şiirini ne kadar biliyoruz ki? Ama şundan adım gibi eminim; bizim dünya şiirini tanıdığımız kadar, dünya bizim şiirimizi tanımıyor. Bu dünya şiirinin kabahati mi, yoksa bizim mi? Çok büyük yazarlar, şairler, ressamlar, sinemacılar, müzisyenler çıkarmışız tarih boyu. Ama ne yazık ki bunlardan çok azı sınır dışında da bilinip ciddiye alınıyor. Bizde ekol diyebileceğimiz bir süreklilik yok. Birbirinden bağımsız, kendi üstün yetenek ve çabalarıyla bir yerlere gelmiş isimler var. Böyle bakınca da karşıma çıkan resim şu oluyor; bizde bir şeyler hep kendisine karşı çıkan başka şeylere rağmen başarılmıştır.
Şiirlerinde karanlık bir hava var. Varoluşu, insan halini, hatta yer yer intiharı ve ölümü irdeleyen mısralara çok denk geliyoruz senin şiirini okuduğumuzda. Bazen bu konuda eleştiriler aldığını da bilerek soruyorum; bu hususta sen ne düşünüyorsun?
Çağın ucuz ideolojisinin kirlettiği insan unsuruna duyduğum güvensizlik, beni topluluklardan itti hep. Kalabalığın birimi olmadım hiç. Ama gene de insana dair ümidimi koruma savaşındayım. Bakıldığında bu bir çelişkidir. Hem güvensiz hem de ümitli olma hallerinin içimde geliştirdiği bir çelişki. Bu çelişkinin tortusu da şiir olarak tezahür ediyor bende. Zaten bu çelişkinin izlerine yazdığım diğer türlerden daha çok şiirin çemberinde denk geliyorum. Öykü ya da roman ile ilgili üretimlerde daha bir “üçüncü göz” ile bakabiliyorum yazdıklarıma. Şiirimde de kendime tuttuğum aynada ne görüyorsam o var.
Evet, şiirlerim ölüm, ümitsizlik, hatta bazen yılgınlığa varabilecek karanlık ögelerle örülü. Çünkü içimden gelenler yaşadığım çağdan, üyesi olduğum coğrafyadan bağımsız değil. Çağ çok düzgün, toplumsal dinamikler hep yukarı doğru, memleket şahane, kısacası her şey günlük güneşlik de ben mi karanlık şiir yazıyorum? Üstelik şairin tam tersi bir misyonu yoktur. Yani ben yalancı peygamberliğe inanmıyorum.
Kendimi bir sınıf şairi görüyorum fakat şu da bir gerçek; şairin meselesi önce kendiyledir, sonra gene kendiyledir, eğer kendinden az biraz boşluk kalırsa da toplumladır. Toplumcu şiirde bile böylesi geçerli. Kendiyle meselesi olan insanın işi şiir. Kendiyle meselesini halledemeyen biri toplumla nasıl barışsın? Kısacası toplum ve toplumun yapı taşları karanlık olduğu için, ben de daha koyu renk şiirler yazıyorum. Bundan da gocunmam. Olmayan güneşin sıcağını satmam insanlara. Politik duruşunu ve hayata bakışını kendimle yüzde yüz farklı bulsam da İbrahim Tenekeci, “Deli sizsiniz, böyle bir çağda akıllı kaldığınız için” der bir şiirinde. Benimki de o hesap.
Değinmek istediğim bir de şu husus var; sanat, ölümün çaresizliği karşısında türümüzün üretebildiği en şık çözüm. Sanatçı, diğer insanlara nazaran ölümün, ölecek olma durumunun farkındalığına daha fazla sahip olduğu için buna karşı koymak adına üretme güdüsü taşır. Kendinden sonraya kalma, bir yerde ölümsüzleşme arzusu… Kendisini güdüleyen bu fenomene karşı yüzde yüz bir saplantı sahibi olmak ne kadar yanlışsa, bunu görmezden gelmek de aynı biçimde yanlış ve saçmadır bana göre. En mutlu, en aydınlık şiiri yazan şairi buna iten bile muhayyilesinde karşılık bulamadığı gerçekliğe alternatif bir üretim ortaya koymaktır. Yani, “sizin gerçekliğiniz beni memnun etmedi, ben kendi apaydınlık hayalimi yazıyorum” durumu bir yerde.
Son olarak şunu soracağım; Güvercin Mezarlığı niye yazıldı ve bununla beraber zaten az olan “şiir okuru” bu şiirleri niye okumalı? Ve bu iki soruya ek olarak Mustafa Seyfi neden şiir yazıyor?
Son şiir kitabım Günah Çıkarma 2022’de yayımlandı. Beni az ya da çok kitlelere tanıtan da o kitaptır. Çok sevdiğim üç şairin (Kaygusuz Abdal, Enver Gökçe, Muammer Hacıoğlu) apoletini de Günah Çıkarma sayesinde taşıyorum omuzlarımda. Güvercin Mezarlığı’ndaki şiirler de Günah Çıkarma sonrası döneme, yani 2022-2024 yıllarına denk gelen şiirler. O dönemde çeviri, öykü, roman, sinema yazıları gibi pek çok farklı alana kaydırdım kalemimi. Ayrıca altı sayı çıkan Sanjuro Edebiyat’la da ilgilendim. Bütün bu yoğun sürecin şiirsel anlamdaki karşılığı da Güvercin Mezarlığı oldu.
Az olan şiir okuru bu şiirleri neden okumalı? Şiirin mühim bir iletişim aracı olduğunu hissediyorum. Birazcık şişenin içine not bırakıp denize fırlatmak gibi olsa da mühim. Şairin şiirleştirdiği kelimeler sayesinde, okurun şairle sohbet ettiğini, iletişim kurup onu tanıdığını düşünmüşümdür hep. Şiir sayesinde –sen de dahil– pek çok kıymetli insanla tanıştım, dost oldum, birbirinden güzel hatıralar biriktirdim. Güvercin Mezarlığı da bu anlamda bana yeni dostluklar katarsa, ne mutlu bana.
Neden şiir yazdığım konusuna gelirsek… İnan, bilmiyorum. Yazdıkça da unutuyorum neden yazdığımı. Sadece şu geliyor aklıma; 2019’da hastalığa yakalandığımda şiiri, öyküyü neredeyse tamamıyla bırakmıştım. O süreç, sonrasında pandemi, şu, bu derken tekrar yazmaya koyuldum. Şu an beni buraya o süreç getirdi. Ama bu yanıt sorunun “nasıl”ı; “neden”i değil.
