İlk Maç İlk Heyecan
Karagümrük Stadı yıllardır sessiz sedasız bir şekilde kaderini bekliyordu. Birkaç hafta önce semte giren iş makinaları ve hafriyat kamyonları bu sessizliği bozdu. Şimdi binlerce insanın anıları hiç olmadığı kadar tozlu.
Tarihi statta ilk maçımı izlediğimde yedi yaşındaydım. Sekiz yaşıma kadar yaşadığımız ev stadın yan sokağındaydı. Hafta sonları sokak aralarından tek ya da toplu halde çıkan kırmızı siyah formalı insanları görüp özenir, git gide çoğalan sese doğru merakla ama biraz da çekinerek bakar, sonra yine kapının önüne, annemin balkondan baktığında görebileceği bir yere geçerdim.
Bir gün bir arkadaşımın yönlendirmesiyle o meşhur sesin geldiği tarafa doğru gitmiştik. Gözlerim fal taşı gibi açık, parmaklıklarla örülü bir camdan bilet alıp paslı turnikeden geçerek gözden yiten insanları izliyordum. Çevremde benim yaşımda pek çocuk yoktu. Olan biteni gözlemeye çalışırken arkadaşım kafasıyla hadi demişti. Nasıl gireceğiz, demiştim, paramız yok ki. Gözüne kestirdiği ilk adamın yanına giden arkadaşım, Abi bizi de alır mısın yanına, diye sorunca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Adam, Biriniz biriniz, deyince koşturarak adamın kolunun altına girmiş, turnikenin yolunu tutmuştu. Tek başıma öylece korku içerisinde kalakalmıştım. Onun yaptığı gibi hiç tanımadığım bir adamla gidip konuşamazdım. Böyle bir şey daha önce hiç yapmamıştım.
Geri dönmeyi düşünmüştüm, ev çok yakındı aslında ama o an nasıl gideceğimi bilmiyordum. Kalabalıktan, biraz önce köşesinden döndüğümüz sokağı bile göremiyordum. Maç sonuna kadar orada öylece beklemekten başka çarem yoktu. Nasıl olsa maç bitince bu kapıdan çıkacaktı arkadaşım, öyle tahmin ediyordum. Acaba ben de birine beni içeri almasını söylesem mi diye düşünüyordum.
Turnikeye giden bir adama doğru yeltenmiştim cesaretimi toplayıp. Tam ağzımı açıyordum ki başka bir çocuk hızla önüme geçmiş, turnike sırasında yerini almıştı. Büyük bir üzüntüyle geri çekilirken başka bir el beni kendine çekmişti. Heyecandan adamın yüzüne bile bakamamıştım. Eşlikçim elindeki küçük kâğıdı turnikenin önünde bekleyen biletçiye uzatmış, biletçi de kâğıdı ikiye bölüp bir parçasını eşlikçime geri vermiş, diğer parçayı yere atmıştı. Turnikenin olduğu bölge kapkaranlıktı, sigara dumanı doldurmuştu küçücük alanı. İlk kez geçeceğim turnikede sıkışıp kalacakmışım gibi hissetmiştim ama yarım tur bile dönmeden stada girmiştik. Önümüzde yaklaşık on polis bekliyordu. Eşlikçim polislerden birinin yanına giderek kollarını iki yana açınca ben de aynısını yapmıştım. Cebinden çıkan çakmağı ve bozuklukları yerdeki poşete atıp gitmeden son anda dönüp bana bakmıştı. Kapalıya mı açığa mı, diye sormuştu. Ne demek istediğini anlamamıştım. Eliyle gösterip, Bak orası kapalı, gel istersen, deyince mecburen onunla birlikte yürümeye başlamıştım.

Stat hoparlöründen o zamanlar çok moda olan bir şarkı çalıyor, futbolcular da yeşil zemin üzerinde ısınma hareketleri yapıyordu. Birkaç dakika sonra bulunduğumuz yer o kadar kalabalıklaşmıştı ki sahayı göremiyordum. Çevremdeki insanların arasında tanıdık bir yüz arıyordum. Kimseyi göremeyince eşlikçimin sahaya odaklanmasını fırsat bilip yavaşça ayrılmıştım oradan. Koridoru geçerken yine tüm yüzlere bakmaya çalışıyordum.
İçeri birlikte girmeye çalıştığım arkadaşımı koltukların en altında demir parmaklıklara yapışık bir şekilde sahayı izlerken görünce yanına koşturmuştum. Futbolcular tekrar sahaya geldiğinde tribünden onlarca, belki de yüzlerce rulo kâğıt çimlere fırlatılmıştı. Parmaklıklara takılan bir ruloyu alıp incelemeye başlamıştım. Sonra sonra bunların yazar kasa rulosu olduğunu, maçlardan önce sahaya atıldığını ve adına da konfeti dendiğini öğrenecektim.
Maç başladığında dikkatimi asla sahaya veremiyordum. Tribünden hakeme ve rakip takıma edilen küfürleri şaşırarak dinliyor, gol olunca şekilden şekle giren insanları izliyordum. Devre arasında klarnet ve darbuka sesleri bir grup taraftarı coşturuyordu. Arkadaşım ilerleyen dakikalarda kafasını demir parmaklıklardan sokunca ben de ona öykünmüştüm.
Son düdük çalınca onlarca çocuk sahaya girip futbolcuların arkasından koşuyordu. Yanımdaki arkadaşımın da sahaya girdiğinin farkında değildim. Kafamı ve bedenimi parmaklıklardan kolayca geçirip onların peşinden koşmaya başlamıştım. Arkadaşımı bulunca, Ne yapacağız burada, demiştim. Forma isteyeceğiz oğlum, demişti ama hiç kimse forma alamamıştı o gün. Bu macera her maç günü tekrarlanırdı.
Eve döndüğümde sokaklarda saatlerdir beni arayıp köpüren annemin azarları bir sonraki maça gitmeme ve Karagümrük’le ilgili daha büyük hayaller kurmama engel olmayacaktı.
İlk Hayal ve Kırıklıklar
Karagümrük’te yaşayan her çocuk gibi ben de Karagümrük Spor Kulübü’nde futbol oynama hayali kurar, maç olmadığı günlerde bile stat çevresinde bulunur, genç ve minik takım idmanlarını büyük bir keyifle izlerdim. Hayalimin ilk adımını onlu yaşlarımın başında Karagümrük Yaz Futbol Okulu’na başlayarak atmıştım. Biz Coşkun Hoca’nın gözetiminde stadın kale arkasında kalan kum sahada idman yaparken A takım oyuncuları arabalarıyla stada giriş yapar, onları ilgiyle izlerken önümüzdeki topu kaybeder, olmayacak bir gol yer ya da yüzde yüzlük golleri kaçırırdık.
İdman günlerinden birinde stada gittiğimde kum sahanın girişinde koskocaman bir çukur vardı. Merakla yakınına gidip bakınca içerisinde su olan bir kuyuyla karşılaşmıştım. Sahanın içerisinde bu kuyunun ne işi vardı, neden açıkta bırakılmıştı bilmiyordum. Gören herkes birbirine bakıyor, idmanın iptal olabileceğini söylüyor ama ne hocaya ne de malzemeci Şahin abiye ulaşabiliyordu.
Biz kendi aramızda hayal gücümüzü zorlayarak sesli fikir yürütmeyi sürdürürken saha kenarındaki merdivenlerde oturan bir adam, Buralar eskiden sarnıçtı abicim, hep boş mahzen buraların altı, demişti. Mahzen miydi sarnıç mı? İkisinin de ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Zaten o an idmanın iptali daha çok ilgilendiriyordu bizi. Birkaç dakika sonra gelen Coşkun Hoca malzemeciyle birlikte çukurun çevresini dubalarla doldurmuş ve idmanı başlatmıştı. O bölgeye yaklaşmadan sağ salim bitirmiştik idmanı. Sonraki idmanda çukurun üzeri daha önce olduğu gibi kumla örtülüydü.
Yaz okulunda futbol oynamaya başladıktan sonra Karagümrük’e daha da çok bağlanmıştım sanırım. A takım ikinci ligde şampiyon olup birinci lige çıktığında 12-13 yaşlarındaydım ve şampiyonluk sonrası stadın yeni sezona hazırlık sürecinin neredeyse her anına tanıklık etmiştim. Paslı demirlerle birbirine bağlı sekiz-on koltuklu kırmızı siyah tribünlerin yerini kırmızı beyaz plastik parlak koltuklar almıştı. O zamanlar ne elimizde şimdiki gibi telefonlar vardı ne de internet bu kadar işlevli kullanılabiliyordu; stattaki o yenilenmiş binlerce koltuğu sayıp kapasiteyi hesapladığımızı dün gibi anımsıyorum. Yine o günlerde, kapalı tribün girişinin önündeki büfeden devre arasında sıraya girip aldığımız sandviçin tadı hâlâ damağımda. Kalabalık tribündeki ter, sigara ve çekirdek kokusunun birleşimini, kadınları maç izlerken gördüğümdeki şaşkınlığımı, mahalleden bir tanıdıkla karşılaştığımda yaşadığım sevinci, her fırsatta darbuka ve klarnetini konuşturan Sulukulelileri, o hesapsız birlik ve duygudaş olma halini unutamıyorum.
Yaz okulunda oynarken hafta sonu idmanından sonra A takım maçı için seçilecek top toplayıcı çocukların arasında heyecanla adımın söylenmesini beklediğim anlar da statla ilgili zihnimde yer etmiş hüzünlü güzelliklerdendir. Boyum arkadaşlarıma göre epey kısaydı o sıralar; daha iri arkadaşlarımızı seçerdi hep malzemeci Şahin abi. Yıllar sonra bir kere bu şansa erişmiştim.
Yine idman öncesi Şahin abinin hepimizi sırayla çağırıp gri krampon dağıttığı ânı asla unutamam. O an çok sevinmiştim tabii. Şimdi düşününce o kramponlarla nasıl futbol oynadığımıza hayret ediyorum. Taş gibi sert ve kalitesiz bir ayakkabıydı. Karagümrük alt yaş gruplarındaki kariyerimin kısa sürmesinin nedeni elbette bu kalitesiz kramponlar değildi. Sonuçta, mahallenin birkaç zengin çocuğu dışında herkes aynı model ayakkabıyı giyiyordu. Beni yaz okuluna babamın bir arkadaşı yazdırmıştı. Bir süre o abinin hatırıyla devam etmişim, daha sonra aylık aidatı yatırmam gerektiğini söylemişlerdi. O zamanlar bir futbol okuluna verecek paramız yoktu. Ben de bir süre sonra şansımı Vefa Spor’da denemeye karar vermiştim; para ödememiz de gerekmiyordu buraya.
Kum sahanın yanında Vefa Spor’un idari binası ve kapalı spor salonunun arkasında ağaçlarla çevrili bir toprak saha daha vardı. Aslında saha denemezdi buraya; babaannem eskiden yazlık sinema olarak kullanıldığını söylerdi. Yetmişli seksenli yıllarda mahalleli gelir, ahşap sandalyelerde oturup çekirdek ve gazoz eşliğinde film izlermiş. Bizim antrenman yaptığımız yıllarda ise burada kale bile yoktu. İki ağacın arası kale olarak belirlenmişti, üst direğimiz bile yoktu. Havadan giden şutların kaderi hocanın insafına kalmıştı. Toprak çok yoğundu, neredeyse bileklerimize kadar gömülürdük. Bir de üstüne yağmur yağmışsa, o çamurda Selim Hoca’nın ağır idmanlarını yerdik; dönüşte iki dakikalık evin yolu yarım saate çıkardı. Belki de idmanların ağırlığından bir süre sonra vefasızlık edip bırakmıştım Vefa’yı.
Birkaç yıl sonra tekrar Karagümrük Spor Kulübü’nde idmanlara başlasam da yine kısa sürmüştü buradaki deneyimim. Yavuz Sultan Selim Spor’un kaleci eksiği nedeniyle Balat’a göndermişlerdi beni. Kalecileri maçta hakeme küfredince altı maç ceza almıştı ve takımın başka kalecisi de yoktu. O yıllarda bir kaleciliğe heves ederdim bir oyunculuğa. Böylelikle filiz lisansım çıkmıştı ama Vefa Spor’daki idmanlar bile lüks gibi kalmıştı burada.
Balat’ta üç futbol sahası vardı. Birini İBB’nin o dönemde iktidar tarafından desteklenen ve süper lige kadar çıkan takımına tahsis etmişlerdi. Diğer sahalar da hep doluydu. Fatih’in kırk küsur amatör takımından biriydik, sahamız yoktu ve sahayı kullanma sırası bir türlü bizim takıma gelmiyordu. Biz de Haliç’in kenarındaki çimlerde piknik yapan insanların arasında mangal kokuları eşliğinde idman yapmaya çalışırdık.
O yıl Yavuz Sultan Selim Spor’dan da ayrılıp birkaç sezon Fatih dışında amatör liglerde futbol oynadıktan sonra erken yaşta emekli olmaya karar vermiştim. Karagümrük’ün maçlarına gitmeye yine devam ediyordum. Takımın amatör lige düşmesi bile bizi maçlardan koparmamıştı. Zaten kısa bir süre sonra tekrar profesyonel liglere dönmüştük. Sonrasında başkanlığa gelen Süleyman Hurma kulübü birkaç yıl içerisinde süper lige kadar çıkaracak o yapılanmayı gerçekleştirecekti.
O sezon ben de Kurtağa Çeşme Sokak’taki evimde, maçların çoğunu numaralı tribünümden, penceremden izlemiştim. Tarihi statta oynanan son maçlara tanıklık ettiğimi bilseydim evden çıkıp yine tribündeki yerimi alırdım.
Edebiyatta Karagümrük, Karagümrük’te Edebiyat
Yirmili yaşlarımın başında lisanslı olarak futbol oynamayı bırakmıştım ama Karagümrük beni bir şekilde buluyordu. Okuduğum kitaplarda Karagümrük’e rastladığımda seviniyor, buraları anlatan başka romanlar, öyküler, gezi yazıları var mı diyerek merakla kitapçıları geziyordum. Kitaplarda eski Karagümrük’ü keşfediyor[1], hikâyelerde anlatılan sokakları, evleri, dükkânları bulmak için semtin altını üstüne getiriyor, zihnimde bambaşka bir Karagümrük düşlüyordum.

Kitapların deryasına dalınca edebiyatın ve babaannemin anlattıklarının da dışına taşıyordum: Top sahası eskiden yazlık sinemaydı. Yazlık sinema eskiden bostandı. Bostan eskiden sarnıçtı. Sarnıç ama nasıl bir sarnıç? Bu sorunun yanıtını da Adnan Özyalçıner’den öğrenecektim:
Bizans kaynakları arasında adı sıkça geçen Aetius Sarnıcı, sayısı üçü bulan açık hava sarnıçlarındandır. Aetius, İmparator II. Theodosius (408-450) döneminde vali olmuş, 421 yılına doğru da bu sarnıcı yaptırmıştır. Anıtsal bir yapısı olan Aetius Sarnıcı, 244×84 metre ölçüsünde dikdörtgen planlıdır. Derinliği yaklaşık 13-15 metre, duvar kalınlığı 5-20 metredir.
Kulüp binası ile tribünlerin yapıldığı yerler bozulmuşsa da günümüze ulaşan tek uzun kenarına ait duvar kalıntılarından yapı malzemelerinin üst üste sıralanan dört dizi tuğla ile on dizi moloz taştan oluştuğu anlaşılmaktadır.
Osmanlı dönemine suları boşalıp bütünüyle kurumuş hâlde ulaşan sarnıç, toprakla doldurulup bostan hâline getirilmiştir.
“Çukurbostan” olarak bilinen bu bostan 1940’lı yıllarda Karagümrüklü gençlerce top sahasına dönüştürülerek Karagümrük ya da Vefa Stadı adıyla günümüze kalmıştır. Halk arasında bugün de “top sahası” olarak anılmaktadır.[2]
100. Yıl ve Yeni Hayaller
Kentsel dönüşüm kimimizi uzaklaştırmıştı semtten, kimimizi semt sınırları içerisinde değiştirip dönüştürmüştü. Gidenlerin yerine Suriye’deki iç savaşın getirdikleri yerleşmişti. Dükkânlar, tabelalar, sokaklar değişmişti. Tabelalar değiştikçe tribünde İstiklâl Marşı okunurken kaldırılan kolun ucundaki bozkurt daha da çoğalıyordu. Kalanlar, gidenlerin ve gelenlerin akıbetine uğramamak için daha da sahipleniyordu yaşadıkları yeri.
Beşiktaş tribünlerinden duyulan “Hükümet istifa!” seslerinden sonra Devlet Bahçeli Beşiktaş üyeliğinden istifa edip “Artık Karagümrüklüyüm” açıklaması yapıyor, Karagümrük Spor Kulübü de bu kararı sevinçle karşıladığını duyuruyordu. Semtte siyaset yaşam mücadelesiyle karışıyordu ve bazılarımızı uzaklaştırıyordu maçlardan. Çocukluğumuzdaki gibi hep birlikte gülüp eğlenen insanlar yoktu artık tribünde. Zaten artık tarihi stadımız da yoktu.
Otuz altı yıl sonra süper lige dönmüştü Karagümrük ama kendi stadında maç oynanmasına izin çıkmıyordu. Taraftar gücü elinden alınan takım 2023-24 sezonu bir alt lige düşmüştü. Sonraki sezon tekrar süper lige yükseldi; üstelik bu sezonun başka bir özelliği vardı: Karagümrük Spor Kulübü’nün yüzüncü yılıydı 2026. Yaklaşık yüz yıl önce olduğu gibi mahalleli yine kendi stadyumunu kendi mi yapacak derken Fatih Belediyesi yeni stat haberini duyurdu.

2000’li yılların başından beri Türkiye’nin birçok şehrinde onlarca yeni stadyum yapıldı. O günden bugüne gerek ekonomik nedenler gerek stadyumların şehrin merkezine uzak alanlara yapılması dolayısıyla insanlar bu stadyumları dolduramadı. Yaşam alanı olması gereken yerler yaşamı daha da zorlaştırdı.
Maçlara gitmediğim bu süreçte Avrupa liglerindeki maç özetlerini izler, butik statlara imrenerek bakıp biz de böyle olabilirdik derdim. Biz de eskisi gibi gündüz maçlarında genç yaşlı kadın erkek bir arada şarkılar söyleyip eğlenebilirdik. Elbette ne çocukluğumdaki Karagümrük ne de Avrupa’nın şimdiki ortamı böyle tozpembe; hepsi benim yanılsamalarımdan ibaret, biliyorum.
Gerçek şu ki: Bir Municipal’imiz olamaz artık. Yıllar önce stadın sarnıç duvarlarının üst kısmındaki sokağın üzerine yapılan estetik yoksunu binalara bakınca sözgelimi Craven Cottage gibi bir stadımızın olacağını da düşünmüyorum. Tarihi ve kültürel dokuyu ancak bu kadar koruyabildik. Daha fazla kayba izin vermeden küçük ama karakteri olan, özgün ve butik bir statta hep birlikte eğlenebilme ümidini taşıyorum.
Kaygılı’nın 1931 yılında yazdığı yazıdan bir alıntıyla bitiriyorum: “Sahanın muhafızları sayılan Karagümrük gençleri diyorlar ki: Burası değil midir ki bugün bu şekli almıştır. Bir iki sene sonra tabiatıyla asri bir stadyum haline girecektir.”[3]
Evren Yesari
[1] Bildiğim ve okuduğum kadarıyla Suriçi’ni yazanlar, yolu Suriçi’nden geçenler, Suriçi’nden de geçenler: Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Osman Cemal Kaygılı, Mahmut Yesari, Rıfat Ilgaz, Adnan Özyalçıner, Orhan Kemal, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Sermet Muhtar Alus, Cevdet Kudret, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hagop Baronyan, Suat Derviş, Reşat Ekrem Koçu, Hakan Sipahioğlu, Gülhan Tuğba Çelik, Sedat Demir, Hakan Öztürk, Turgut Yüksel, Uğur Sezen…
[2] Adnan Özyalçıner – Sennur Sezer, Öyküleriyle İstanbul Anıtları, İBB Yayınları, İstanbul, 1.Basım, Mart 2023, s.181.
[3] Osman Cemal Kaygılı, Fotoğraf ve Karikatürlerle İstanbul’un Köşe, Bucağı, Hazırlayan: Cengiz Kahraman, Everest Yayınları, İstanbul, 1.Basım, Nisan 2025, s.143.
