Varlık dergisinin Aralık sayısında Faruk Türinay’ın yazısı. Türinay öğrencilik yıllarında Halit Ziya Uşaklıgil’in metinleriyle tanışmasını anlatırken Mai ve Siyah’ın bir yazar adayı için çekici olan yanlarına değindikten sonra romanın aynı zamanda ona neden itici geldiğini şöyle açıklamış:

“İticiydi, çünkü bir kere yazarın dili, kendi dönemime göre bile gereksiz derecede ağır ve yapaydı (oysa o sırada Ömer Seyfettin pek sade diliyle hikâyelerini yazmak üzereydi, demek ki daha sade yazmak biraz olsun mümkündü). Halit Ziya’nın dilindeki sorun, yalnızca melez sözcüklerin tozlu sayfalarından çoğu zaman güç bela çıkarılmış kelimelerin eskiliğinden değil, uzun ve aşırı süslü tamlamaların yapısından da kaynaklanıyordu.”

Halit Ziya Uşaklıgil

Türinay’ın yazdıklarını okuyunca hatırladım, ben de yıllar önce Mai ve Siyah’ı yarım bırakmıştım. Birebir aynı sebeplerle. O zamanlar ben de gençtim, bir yazar adayı mıydım, hayır, bunu söyleyemem (en azından bana böyle bir bilgi gelmemişti). Bir edebiyat heveslisi olarak devam ettiğim hayatımda aylak okurluk hakkımı sık sık kullanırdım – hâlâ da kullanırım. Mai ve Siyah da devam edemediğim romanlar arasında yerini almıştı. (Aylak Okur’a bir sonraki maddede döneceğim.)

Romanda Ahmet Cemil’e ve onun yazar olma uğraşına bir yakınlık duymuştum elbette ama o bol bulut’lu yıldız’lı betimleme dünyası, daha doğrusu o yoğunluk beni bunaltmıştı. Bu tip anlatıları ben genelde severim, böyle şeyleri okumak hoşuma gider ve hatta zaman zaman yazmaya da çalışırım. Ama Mai ve Siyah’taki doz benim için bile fazlaydı.

Türinay’ın aynı yazıda soruyor: “Acaba bütün kabahat sürekli şiirle düşünen bir kültür dünyasının ilk defa düzyazıyla düşünmeye başlamasında mıydı?”

Kim bilir, belki de öyleydi.

***

Bilen bilir, Onur Çalı zamanında Aylak Okurluk Bildirgesi’ni kaleme almıştır. Yazarın son kitabı Kırkikindi’de yer verdiği bu matrak bildirge ülkemizde okur kimliğini ve özgürlüğünü güvence altına alır ve kişiye metin seçme serbestisi sağlar ki bu açıdan yazara minnettarız. Bildirgenin bu Günizi’ni ilgilendiren kısmı tam da onun birinci maddesidir:

Madde 1- Her okur, bir kitabı yarıda bırakma, hiç okumama, çok merak edip sonunu önceden okuma gibi okurluğun fıtratında olan eylemleri vicdan azabı duymaksızın yapma hakkına sahiptir. Hiçbir okur, bahsedilen eylemlerden ötürü ayıplanamaz, kınanamaz.

***

Spordan sonra markete uğruyorum. Dönerken salep almam konusunda sıkı sıkıya tembihlenmiş durumdayım. Kestirmeden gitmek için tam karşıdaki benzin istasyonunun içinden geçiyorum. Yukarıdaki beyaz ışıkların altında yağmur damlalarının biçim değiştirdiğini net olarak görebiliyorum. Kenan orada, elinde de bir bez var. “Kolay gelsin!” diye sesleniyorum. Beni önce tanıyamıyor. Sırtında çantası ve kafasında kapüşonuyla oradan geçen bir adam! “Ha, sağ olun,” diyor sonra gülerek. “Kar geliyormuş,” diyorum. Kenan, İzmit’te çalışan bir arkadaşıyla az önce konuşmuş, o da orada karın çoktan başladığını söylemiş. “O zaman birazdan buraya da gelir,” diyorum ben de. O sıra bir araba yanaşıyor ötedeki pompaya doğru, Kenan elindeki bezi bırakıp oraya yöneliyor ve konuşmamızı öylece kesmemiş olmak için bana dönüp “Gelir, gelir…” diyor, yine gülümseyerek. Sesindeki teskin edici ton ilginç. Sanki ben kar yağışının gecikmesinden endişeleniyorum, o da beni avutuyor.

Az ötede karanlık başlıyor. Kampüs yolundan aşağı inen araçlara bakıyorum. Ben ve mesai arkadaşlarım birkaç gündür yoğun bir haber bombardımanı altındayız. İki gün durmadan yağacakmış kar, kesintisiz bir tipi olacakmış, şehirde hayat duracakmış. Bir de öğrencilerin baskısı! “Hocam tatil olur mu, hocam tatil var mı, hocam böyle durumlarda genelde ne yapılıyor?”

Yukarıdan gelen arabaların üzerinde kara benzer bir şey yok. Şu an olası bir kar tatili konusunda öğrenciler ne biliyorsa ben de onu biliyorum. Ama gözlerimin içine bakan bu çocuklara ille de bir cevap vermem gerekiyorsa, bunu İngilizcede sevdiğim bir söyleyişi kullanarak yapmak istiyorum: Don’t I wish?!

***

Parşömen Yıl Sonu Soruşturmasının neredeyse hepsini okudum. Görünen o ki basılı dergiler yavaş yavaş yerlerini dijitale bırakıyorlar. Çok az kişi ve o da düzenli olmayan bir şekilde edebiyat dergisi alıyor. İster istemez akla şu soru geliyor: Okuyan yazan insanlar da onları almıyorsa, bu dergileri kim takip ediyor? (Bu satırları yazarken Kitap-lık’ın da üç aylık periyoda geçtiğini öğreniyorum.)

Bir gün kitaplar da yok olur mu? Bir nesne olarak kitap ömrünü tamamlıyor mu? Günümüzde bu sorular giderek daha yakıcı bir hale geliyor. Her yıl sınıfta konuştuğumuz bir konu bu ve her yıl “kâğıt kokusuna” atıf yapan birkaç öğrenci mutlaka çıkıyor. Ama gidişat pek de iç açıcı görünmüyor.

Her halükârda, ben kitaplar bir nesne olarak tamamen ortadan kaybolmadan önce kitabımın çıkmasından, kitaplarımın olmasından memnunum. Doğrusu, yaşadığım sürece birkaçını daha masamın üstünde görmek isterim.

***

Rasim Özdenören’i ilk kez dinliyorum. Kültürel iktidar tartışmalarının tam ortasında, bir kesimin ileri gelen sanatçılarından birinin bakış açısı. Resmi görevlerde de bulunduğu için düşünceleri ayrı bir önem taşıyor. Lakin bu düşünceler oldukça yüzeysel ve yalınkat. Üstelik, bu yüzeysellik bir televizyon programının sınırlı süresi yüzünden kaynaklanmıyor. Özdenören ileri sürdüğü düşüncelerin altını doldurmuyor. Mesela, laiklik kavramını sadece Hıristiyanlık dairesi içinde ve (Batı’da) kişinin Kiliseye olan bağıntısı üzerinden yorumluyor. Bu kurumun Japonya ve Hindistan için söz konusu olmaması gerektiğini düşünüyor. Ve, herhalde söylemeye gerek yok, Türkiye de bu bağlamda aynı eleştiriden nasibini alıyor.

Özdenören sekülarizm üzerine konuşurken laik hukuk, kanun yapıcılık ve denetim gibi terimlere hiç değinmiyor. Böylece, ortaya bugünün yakıcı ve somut sorunlarına bir çare işaret etmeyen soyut bir dil çıkıyor. Ben, mesela, çok dinli bir toplum olduğu bilinen Hindistan’da kanunların bir din kitabına (veya onun belli bir yorumuna) dayandığını pek zannetmiyorum. Aynı şekilde Japonya’nın da kimi yasalarını yüzyılın başında Batı’dan alarak oluşturduğu bilinen bir gerçek. İnsan, prime-time’da ekrana çıkıp birkaç saat söz alan birinin daha öze dönük, yapıcı şeyler söylemesini bekliyor. Özdenören’in dinler tarihi ile ilgili birkaç anekdot sıraladıktan sonra, bunların aslı var veya yok ama dini nostaljide önemli bir yer tutuyor, demesi de ayrıca ilginçti.