Anlaşılıyordur, Parşömen’de kendimle ilgili şeylere yer vermekten mümkün olduğunca kaçınıyorum. Ama bu kez durum farklı. 2012’den beri içinde yer aldığım Perşembe Grubu yirminci yılına erişti ve bu bence dikkate değer bir husus. Kitaplarını severek okuduğunuz pek çok yazarın yolu Perşembe Grubu’ndan geçti. Daha önemlisi, adlarını bilmediğiniz iyi okurların buluşma yeri oldu Perşembe.
Türkiye gibi kaotik bir ülkede son 20 yıldır düzenli aralıklarla bir araya gelip edebiyat konuşan insanlar var. Bu başlı başına bir olay bence. Lafı çok uzatmak istemem. Perşembe Grubu’ndan iki kişiye, Senem Dere’ye ve Murat Gümrükçüoğlu’na yönelttim sorularımı. Yalnızca şunu söylemek isterim: Başkalarının parayla yaptığı, ticarete döktüğü işler Perşembe’de bir dostluk ortamı içinde, doğallıkla yürümüştür. Fazla konuştum, sorulara geçeceğim.
Onur Çalı

Perşembe Grubu nasıl kuruldu, nereden aklınıza geldi bu fikir? Son yıllarda pek çok okuma grubu ortaya çıktı ama Perşembe Grubu 2005 yılından beri faal. Biraz Perşembe’nin ortaya çıkışından, ilk günlerinden bahseder misiniz?
Murat Gümrükçüoğlu: Ben gruba 2006’da katıldım, kuruluşta orda değildim. Bu soruya Senem daha iyi cevap verebilir.
Senem Dere: Esasen Uğur Mumcu Vakfı’nın yazma seminerlerinde tanıştık. O zamanlar yazma atölyeleri ya da okuma grupları bugünkü kadar yaygın değildi. Sanırım bizi orada buluşturan sebepler benzerdi. Yazar olmayı hiç aklımızdan geçirmemişsek bile hayatı yazarak, okuyarak anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorduk. Ama neyi, kimi okuyacağımız konusunda hep el yordamıyla ilerleyebilmiştik. Yazmak konusunda da kafamız karışıktı. Bir şeyler yazıyorduk ama bunlara eş dost dışında dışarıdan bakabilecek yorumlara, eleştirilere ihtiyaç duyuyorduk. Seminerdeki atölye çalışmaları esnasında kurgusal metin yazmak üzerine daha çok kafa yormaya başladık. Okuduklarımızla kurduğumuz bağ, ilişkilenme biçimimiz de bununla beraber farklılaştı, derinleşti diyebilirim. Yazma seminerlerindeki bu tanışıklıktan sonra kendi aramızda devam etme fikri, temel olarak bu ihtiyaçtan ve farkındalıktan doğdu bence. Haftada bir Perşembe günleri buluşmaya başladık. Kıra döke de olsa bir arada konuşabilmek, birbirini dinlemek, yapıcı eleştiri yapabilmek ve eleştirileri sakin kalarak karşılayabilmek hakkında da çok şeyler öğrendiğimiz coşkulu, verimli toplantılardı.
Siz en başta bir okuma grubu olarak mı buluşmaya başladınız? Yazdıklarınızı paylaşmak mıydı amacınız? Birbirinizin yazdıklarını eleştirdiğiniz, bir nevi yaratıcı yazarlık atölyesi gibi bir oluşum muydu aklınızdaki? Yıllar içinde Perşembe nasıl bir değişim geçirdi?
Senem Dere: Başından beri, edebiyatla olan ilişkimizi hayatımızın bir parçası olarak sürdürebilmek konusunda bir derdimiz vardı ama seminerlere katılırken çoğumuzun yazar olmak gibi bir niyetle hareket etmediğini biliyorum. Yazmaya ve daha önemlisi yazdıklarını bir başkasına açmaya cesaret etmek bizim için yepyeni bir deneyimdi ve heyecan vericiydi. Galiba bu yüzden başlarda yazdıklarımızı paylaşmak ve bunlar üzerine konuşmak daha ağır bastı.
Başlarken aklımızda bir yaratıcı yazarlık atölyesi fikri ya da nasıl ilerleyeceğimiz hakkında örnek aldığımız bir oluşum yoktu. Tamamen kervan yolda düzülür misali başlamıştık. Halen de benzer bir duyguyla hareket ediyoruz aslında. Tabii daha iyisi nasıl olabilir diye sürekli sorgulamak, bunun üzerine de samimiyetle konuşabilmek gerekiyor. Bunu süreç içerisinde hatalar da yaparak öğrendik. Doğal olarak zamanla okuduklarımız, metne bakışımız gibi yazdıklarımız da değişti, dönüştü. Bu dönüşüme tanıklık etmek ayrıca çok değerli. Bu yüzden kendimi şanslı sayıyorum.
Önceleri öykü türünde yoğunlaşmıştık. Öykü türünde okumalarımız zayıftı. Ama öykü yazmaya çalışıyorduk. Bu yüzden ilk yıllarda daha çok Türkiye’den ve dünyadan öykü okumaları yapmaya çalıştık. Yani okumalarımızı yazmak istediğimiz tür belirliyor gibiydi. Sonra yazdıklarımız dergilerde yayımlanmaya başladı. Çok geçmeden ilk kitaplar geldi. Pek çok öykü yazarı çıktı aramızdan. Zaman içerisinde yazmak ve okumak sürekli birbirini besleyerek birbirini dönüştürmeye başladı. Uzun zamandır da çok katı olmayan bir program dahilinde daha çok okuduklarımız hakkında konuşmayı yeğliyoruz.
Murat Gümrükçüoğlu: Zaten gruba katılanların sanırım tamamı Uğur Mumcu Vakfı’nın yazma seminerlerine öykü yazma hevesi ile katılmış, çoğunluğu birbirini oradan tanıyan insanlardı. Herkes yazdığı öyküyü, öyküleri bu ilgi alanındaki insanlara okumak, okutmak ve eleştirilerini almak istiyordu. Yazılan, basılan öyküleri okuyacak, dinleyecek insan bulmanın bunca müşkül olduğu bir memlekette, okuma-yazma grubu müthiş çekiciliği olan, teşvik edici gerçek bir imkân yaratıyordu. Gruptaki büyük çoğunluk için hem yazma hem de edebiyat eleştirisi konusunda acemilik dönemi diyebileceğim bu dönemde, eleştiri yapayım derken kafa göz yardığımızı, beklediğimizin eleştiriden çok övgü olduğunu sonradan daha iyi anlıyorum. Hiçbirimiz formal bir edebiyat eğitimi almış insanlar değildik, başımızda bir öğretmenimiz, önderimiz de yoktu ama öğrenmek ve öykü yazmak konusunda çok istekliydik. Bir edebiyat metnine nasıl bakılacağını, bölük pörçük okuduğumuz makalelerden ama asıl olarak, Berna Moran’ın (bence halen aşılamamış,) ders notları niteliğindeki (ki aslında ders notlarıdır) Edebiyat Kuramları ve Eleştiri kitabı üzerindeki çalışmalarımızdan çok yararlandığımızı düşünmüşümdür.
Perşembe’nin zaman içinde geçirdiği değişimlerin altında kanımca şöyle bir şey yatıyor: birlikte kendimizi eğitmek, kibire, entrikaya, yazar kaprislerine kapılmadan dost kalmak isteği. Grup bu sürecin ürünlerini, yayınlanan ve ödül kazanan kitaplarla verirken, yollarını ayıran arkadaşlarımız da oldu. Bir yanıyla ister istemez bulaştığımız bu yeni dünyanın halleriyle karşılaşıyorduk galiba… Neyse ki, her kitabı yayınlanan ya da ödül alan ayrılmadı. Şu buz gibi çıkar dünyasında Perşembe’de, senin de yukarıda belirttiğin gibi, başkalarının para ile yaptığı, ticarete döktüğü işler dostluk ortamında, doğallıkla yürüdü, yürüyor. Bugünün kirli çıkar dünyasında yirmi senedir süregelen bu edebiyat dostluğu, yakıtını biraz da bu akıntıya karşı kürek çekmenin boşuna olmadığını görmenin hazzından alıyor.
Perşembe zaman içinde bir okuma grubuna döndü. Bunun kendiliğinden olduğunu, bu konuda alınmış bir kararla oluşmadığını söyleyebilirim. Sonbahar aylarından yaz başlarına kadar her birkaç aylık dönem için herkesin kendi önerdiği kitabı / kitapları üstlendiği, diğerlerinin de olabildiğince hazırlandığı bir okuma listesi üzerinden gidiliyor. Yaz dönemi için de bir okuma listemiz oluyor. Bu konuda herhangi bir sınırlamamız yok.

Bir ara fanzin de çıkardık biz: Balkon Fanzin. Theleme Tekkesi adında bir bloğumuz da vardı. Yani yazdıklarımızı başkalarına da ulaştırmaya çalıştık Perşembe olarak. Grubun üyelerinin ayrı ayrı kitapları çıktı, ödüller alındı, kutlandı… Geçtiğimiz yirmi yıla dönüp baktığınızda hatırladığınız, önemli gördüğünüz, bilinsin istediğiniz şeyler neler?
Senem Dere: Zor soru. Yazdıklarımızı niye başkasına ulaştırmak istiyoruz? Bu sorunun yazan tüm insanlar kadar cevabı var. Ama Perşembe olarak yazdıklarımızı, okuduklarımız hakkındaki düşüncelerimizi başkalarına ulaştırma çabamız da sanırım edebiyata olan ilgimizi bir yaşam biçimi olarak sürdürme isteğimizden kaynaklanıyor. Balkon Fanzin, Theleme Tekkesi bu arzumuzu besleyen, tamamlayan şeylerdi çünkü. Bir de Theleme Tekkesi’nin Perşembe’nin hafızası olmasını istemiştik aslında. Dönüp bakabilelim, daha önceki kendimizi görebilelim… Ama çok zaman, emek isteyen işlerdi. Olmadı, sürdüremedik. Hâlâ içimde ukdedir.
Ama eş zamanlı olarak sinema günleri yaptık, izlediğimiz filmler üzerine konuştuk mesela. Geziler düzenledik. Birlikte türküler, şarkılar söyledik. Felsefe dersleri aldık. Meyhanelerde buluştuk. Yedik içtik, dans ettik, oynadık. Bu yüzden espriyle karışık yeme içme grubu, oynama grubu diye küçümsendiğimiz oldu zaman zaman. Bunlar edebiyatı ciddiye almamak olarak görüldü. Ama bunları yaparken de edebiyat, okuduklarımız, yazdıklarımız her zaman dilimizde, aklımızdaydı. Bu yüzden uğraşı alanı edebiyat olmayan arkadaşlarımız bizim muhabbetimizi sıkıcı, tuhaf bulurlar. Ama ben hepsinin birbirini tamamladığını, beslediğini, yaşamı genişlettiğini düşünüyorum. Bilinsin isterim.
Murat Gümrükçüoğlu: Balkon Fanzin de, Theleme Tekkesi de varlığımızı duyurmaya, kayda geçirmeye dair anlamlı çabalardı. Bunların dışında, değer verdiğimiz bazı arkadaşlarımızın yollarını ayırmaları ile düş kırıklığı yaşadığımız kırılma noktaları da oldu. Ama bütün bunlar, sonunda Perşembe’yi bugünkü yapısına getirdi: Birlikte olmaktan memnun, yaptığı etkinliklerden ne beklediğini bilen, konuşulanların gerisinde gizli ajandaları olmayan bir dost grubu…
Biz Perşembe olarak, zaman zaman yazarları da davet ettik toplantılarımıza. Benim ilk anda aklıma gelenler Jale Sancak, Akif Kurtuluş, Aksu Bora, Günay Çetao Kızılırmak gibi isimler… Unuttuğum vardır muhakkak, belki siz tamamlarsınız. Bu toplantılar da verimli ve keyifli geçti bence. Sizin için ne anlam ifade ediyordu bu buluşmalar?
Senem Dere: Evet pek çok yazar, şair çeşitli vesilelerle Perşembe’ye konuk oldu. Şükrü Erbaş, Kemal Varol, Nurduran Duman, Cemil Kavukçu, Adnan Özer, Atilla Birkiye, Necip Tosun, Jale Özata Dirlikyapan, Özcan Karabulut aklıma gelenler. Dediğim gibi bu buluşmalar da aslında dergi çıkarma, blog açma gibi edebiyatın içinde kalma, edebiyatla olan bağı sürdürebilme arzusundan kaynaklanıyor. Okuduğumuz, sevdiğimiz yazarların deneyimlerini, yazma yolculuklarını onlardan dinlemek, yazdıkları hakkındaki düşüncelerimizi onlarla yüz yüze paylaşabilmek ufuk açıcı.
Murat Gümrükçüoğlu: Şair, yazar konuklarımızla yaptığımız toplantılar da kendimizi eğitmenin bir parçası olarak öne çıktı. Yalnızca bize sağladığı böyle bir imkânın ötesinde, bu tür toplantılar şair, yazar konuklarımız açısından da sanıyorum, okuyucusu ile imza gününde buluşmaktan daha fazlasını ifade ediyor. Edebiyatla gerçekten ilgilenen, haşır neşir olan bir okur yazar grubu, çoğunlukla konuğunun kitabını / kitaplarını okuyup gelmiş oluyor. Böylelikle daha etkin, daha yoğun bir edebi alışveriş sağlanıyor.
12. Uluslararası Ankara Öykü Günleri (10-14 Şubat 2012) kapsamında düzenlenen “Edebiyat Ortamında Öykü Grupları” başlıklı panelde Murat abinin bir sunumu olmuştu. Sunumun başlığı şuydu: Yazar Olmadan Öykü Yazmak. Biraz bunu açabilir miyiz? Çünkü Perşembe’nin ana ekseni bu kısa başlıkta özetlenebilirmiş gibi geliyor bana… Ne dersiniz?
Senem Dere: Evet, Murat Ağbi’nin bu yazısı, Perşembe’nin neden bir araya geldiğini, yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı çok iyi özetliyor. Benim de Perşembe’yle ilgili bir soru sorulduğunda hemen sığındığım bir yazı. O yüzden kolayına kaçarak burada sözü Murat Ağbi’ye bırakıyorum.

Murat Gümrükçüoğlu: Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’a gelen, Fransız filozof Alain Badiou Sabit Fikir’de yayımlanan söyleşisinin sonunda şöyle diyordu:
“Mümkün olduğu kadar farklı deneyimlere açılmalıyız. Entelektüel özelleştirmeye karşı savaşmak lazım. Hem müzisyen, hem aşık, hem politik militan olmak lazım, hem de matematik bilmek lazım… Dünya dar ve temiz olmamızı istiyor. Bireysel olarak buna karşı direnmek lazım. Çok geniş bir ilgi yelpazesine sahip olmak gerekiyor. 21. yüzyılda önemli olacak bu.”[1]
Tarif ettiği birey bana Leonardo da Vinci’yi hatırlatmıştı. Da Vinci’nin de, yaşadığı dönemde (1452-1519) resim, heykel, müzik, bilim, mühendislik, icat, anatomi, jeoloji, botanik, çizim, grafik ve de edebiyat alanında çalışıp çok önemli eserler verdiği biliniyor. Bir ömre sığdırılabilecek insan etkinliklerinin sınırlarını göstermek için yaşamış gibi.
Şimdiki zamanda da ilgi alanı çok geniş, üretken böyle insanlar tanıyoruz. Rönesans insanı diyorlar, hayranlıkla izliyoruz. Ancak gene biliyoruz ki –yetenek dediğimiz ve ne yazık ki insanlar arasında eşit dağıtılmamış becerileri bir yana koysak da– bugünkü yaşam, çalışma ve toplum düzeni koşullarında çok az sayıda insan bunu gerçekleştirebilir.
Yazar Olmadan Öykü Yazmak mevcut kurulu düzen içinde, modern toplumun rekabetçi, yarışmacı, “hep daha fazla” üretimi yücelten ideolojisine sırtını dönerek, yazarlığı meslek olarak benimsemeden yazmak üzerine, biz sıradan insanları da yazma, resim yapma, bir müzik aleti çalma eylemliliğine davet eden bir deneme, bir çağrı metni. Kurulu düzen içinde bunu kitlesel boyutta gerçekleştirmenin kolay olmadığını da teslim ederek şöyle diyorduk orada:
“(Kolay) değil ama, yine de hâlâ böyle bir yaşam tarzının mümkün olabileceği umudunu veren örnekler var. Örneğin Afrika kabilelerindeki ya da Amerika’da zenci mahallelerindeki meşhur olmayan, olmayı da hiç düşünmemiş müzisyenlere bakalım. Yaşayıp giderken müziksiz yapamayan, çalmaktan, söylemekten, dans etmekten keyif aldığı için bunu yapan insanlara: Müzisyen olmadan müzik yapmak, ressam olmadan resim yapmak, yazar olmadan öykü yazmak. Olamaz mı? Sanatın, edebiyatın bir yaşam tarzı olarak hayatımıza girmesi, –örneğin kendi ilgi alanımızdan söz edersek– iyi ya da kötü öykü yazmak… Tabii ki iyisini yapmaya çalışmak. Ama hepsinden önce yazma ruh haliyle yaşamak, dünyaya bakmak. Sanatı, edebiyatı, yalnızca bazı özel, üstün yetenekli bireylerin uğraşı olarak algılamaktan, görmek ve göstermekten kurtulmak…”
Yazarlığı bir meslek olarak düşünmeden, öyle bir barınağa ihtiyaç duymadan, istediğin için, sevdiğin için, özgürce yazmak. Marx’ın kastettiği anlamda: “Basın özgürlüğünün ilk koşulu gazeteciliği bir meslek olarak görmemektir.” 20. yüzyıl her türlü uğraşın, zenaatın meslekleştirildiği (profesyonelleştirildiği) bir yüzyıl oldu. Kimi zaman üç beş saatlik bir eğitimle meslek sertifikası edinebilir, kurulu düzende size ayrılan işbölümü alanında belgelenmiş bir yeriniz olur. Toplumsal statünüz yükselir. Belgenizi, diplomanızı işyerinde, ofisinizde arkanızdaki duvara asarsınız. Konu edebiyat, sanat olunca daha ciddi düşünmek gerek. Usta ve Margarita’da Bulgakov yazarlığın meslekleşmesi ile çok güzel dalga geçiyordu. Şeytanın yardımcıları, çoğu sipariş romanlar, şiirler yazarak meşhur olmuş edebiyatçıların üye olup girebildiği Moskova Yazarlar Birliği lokaline girmek ister, kapıdaki görevli onlardan ısrarla “yazar kimliklerini” göstermelerini ister. Şeytan çırağı şöyle der: “Söyleyin bana: Dostoyevski’nin yazar olduğunu inandırmak için kendisinden kimlik kartı mı istemeniz gerekirdi? Hiçbir kimlik kartı gerekmeksizin rastgele bir eserinden beş yaprak alın, karşınızdaki adamın yazar olduğunu hemen anlarsınız.”
“Ütopyalar, büyük ölçüde içinde yaşadığı koşullardan hoşnut olmayan şimdiki zaman mutsuzları içindir. Ve her çağ kendi şimdiki zaman mutsuzlarını yaratır.”[2] Şimdiki zamanın mutsuzları olarak bizler kendi ütopyamızı kurmaya çalışıyoruz. Tamamen ütopyalarla yaşanamayacağını ama ütopyasız da olmayacağını bilerek. Çünkü ütopyalar, kirlenmiş bir dünyanın içinde, bir şeyler yapmaya çalışırken kirlenmemek, kaybolmamak için istikamet gösteren deniz fenerleridir.
Sözü değerli akademisyen, felsefeci, yazar Nilgün Toker’in (yukarıda sözünü ettiğim çalıştaydaki) sözleri ile bağlayayım:
“Ütopya dediğimiz, her koşulda önce bir kötünün tespiti ile başlar ve bu kötünün ilgası için iyinin ne olduğu sorusunu sorarak devam eder. Yani kötünün ne olduğuna dair bir tarifin olmadığı, iyinin ne olduğuna ilişkin bir tasavvurun olmadığı bir şey, ütopya değildir.”
Biz şimdiki zamanda kötünün ne olduğunu biliyoruz, iyiyi tasavvur etmeye çalışıyoruz. Yapmaya çalıştığımız bundan ibaret.
Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Bu kalpsiz ve vicdansız dünyada edebiyat bir işe yarıyor mu gerçekten? Ya da bir işe yaraması gerekiyor mu? Biz niye iki haftada bir buluşup kitaplardan bahsediyoruz, edebiyat konuşuyoruz? Deli miyiz biz?
Senem Dere: Edebiyatın bir işe yaraması gerektiğini düşünmüyorum. İşe yaradığına dair bir emare de yok zaten. Bize gelince, herhangi bir maddi karşılık ya da somut fayda beklemeden buluşup durmalarımızın dışarıdan akıllı işi görünmediği kesin. Yazma seminerlerine başladığımda bir tanıdığımız yazmayı Tokat yazması sanıp “Aaa ne güzel, ben de isterim,” demişti. Ama işte hayatın hengamesinde, bir avuç insanın edebiyatı odağına alarak bir araya gelmekte gösterdikleri direnç benim için bir umut barındırıyor. Durup soluk almama imkân sağlıyor. Bu da hiç azımsanacak bir şey değil bana göre.

Murat Gümrükçüoğlu: Perşembe, son senelerde çoğalan, aboneliğe dayalı ticari kulüpler ve kütüphane odaklı okuma gruplarından, ya da edebiyat dünyasının kimi bilinen / bilinmeyen isimlerinin kurduğu okuma gruplarından oldukça farklı dinamiklerle ortaya çıktı. Bunlardan söz etmiştim: yazmak, okumak, okuduğumuzu daha iyi anlamak, kendimizi eğitmek, geliştirmek amacıyla bir araya gelmiştik; bütün bunları bir dostluk ortamında yapabilmek, piyasanın baştan çıkarıcı çağrılarına kulaklarımızı kapamak istiyorduk. Böyle devam ediyoruz.
Bu kalpsiz ve vicdansız dünyada edebiyat bir işe yarıyor mu gerçekten? Ya da bir işe yaraması gerekiyor mu?
Çok tekrarlanmıştır: Adorno, “sanatın toplumsal işlevi, herhangi bir işlevinin olmamasıdır,” demişti. Kant’a göre de “güzelin amacı, amaçsız olmasıdır.” Yani sanat, yapılanın bir işe yaraması amacıyla yapılmaz. Kant’ın sanatın yararsızlık ilkesini en iyi ifade eden sözleri klişe haline gelmiştir: “Sanat sanat içindir.” Bu büyük düşünür ve filozofları anladığımı düşünüyorum.
Bununla birlikte şunu söylemeliyiz: Edebiyat bize çok yararlı bilgiler verir; bu bilgi bilimsel olmayan, sezgisel bir bilgidir, örtük bir bilgidir, hayat bilgisidir. Hakikatine ancak edebiyatla, sanatla yaklaşabileceğimiz, ne tek başına politika ile ne tarih ne felsefe ile anlatamayacağımız durumlar, haller, olgular vardır. O nedenle edebiyat, estetik hazzın ötesinde hayatı eleştirel bir bakışla yaşamanın imkânlarını da verir. Bir romandan, oyundan, sinemadan öğrendiklerimizle zihnimizin kilitleri açılabilir. Yani edebiyat çok işe yarar.
Kamusallığın kalktığı, kültürün de büyük ölçüde özelleştiği, dolayısıyla bağımsız bir eleştirinin sesini duyurmasının zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Büyük cirolarla dönen bir endüstri haline gelen popüler ve ticari bir sanat ve edebiyat piyasası, gerek göz alıcı “sanat” etkinlikleri ile gerekse büyük medya gücü ile sanat ve edebiyat zevkini de belirliyor.
Başlangıçta muhalif ve uyarıcı bir işlevi de olan, ama artık piyasa taleplerinin yön ve şekil verdiği popüler kültürün ufku içinde kalan, niteliksiz eserlere ilgi artıyor.
Formal bir edebiyat eğitimi almamış olan bizler verili koşullarda kendimizi geliştirmeye çalışmak zorundaydık. Yazma da okuma da esas olarak bireysel bir eylem. Yazılanların değerlendirilmesi ve okunanın konuşulması, paylaşılması ise –istenirse– birlikte yapılabilecek eğitici bir etkinlik.
O halde, edebiyatı bir hobi, bir boş zaman etkinliği olarak değil, yaşamının ayrılmaz bileşeni olarak gören insanlar ne yapmalıdır? Herkesin iyi bir yazar olması mümkün değildir belki ama edebiyatın bir yaşama üslubu olarak gündelik hayata girmesi mümkün müdür?
Perşembe grubu gibi, yazmak ve okumak isteyen insanların bir araya gelmesinde bu soruya bir cevap arayışı vardır.
Tüm söylenenlerin ötesinde Perşembe Grubu, edebiyat sohbetleri yaptığımız, öğrenmenin ve üretmenin hazzını yaşadığımız, zaman zaman birlikte gezip tozduğumuz saygılı, sevgili bir arkadaş grubudur. Böyle anlamlı bir sosyalleşmeye hepimizin ihtiyacı vardı. Galiba bunun için bu kadar senedir sürüp gidiyor.
[1] Sabit Fikir, 06.12.2011.
[2] 11-12 Mayıs 2017 tarihinde Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nde düzenlenen “Ütopya’nın 500. Yılında Politikayla Arzunun Kesiştiği Yer: Ütopyalar” başlıklı çalıştayda Murathan Mungan’ın açılış konuşmasından. (Devam Ağacı içinde, M. Mungan, Metis Yayınları)

Bir dönemini paylaştığım bu üretken gruba birlikte nice seneler dilerim.
Bu gruba nasıl ulaşabilirim?