“Kelime başlangıçtır, sessizlik son. İkisinin arası ise hep öykü.”
Kate Atkinson

Kate Atkinson

Hayat, Sil Baştan ana karakter Ursula Todd’un Kasım 1930’da bir kafede Hitler’i öldürmek istemesiyle başlıyor. Atkinson bir röportajında, ilk olarak eğer Hitler çocukken kaçırılsaydı ve başka bir çevrede büyütülseydi nasıl olurdu fikriyle başladığını, daha sonra savaş hakkında bir kitap yazmak istediğine karar verdiğini ama savaşın tamamını anlatmaktansa belirli zamanları ayrıntısıyla vermek istediğini belirtmiş. Yazar, “acaba ne olurdu?” sorusuyla başladığı hikâyesinde tarihi değiştiremeyeceğini, sadece Ursula’nın hayatını değiştirebileceğini fark etmiş. Karakterinin her ölümünden sonra kurgusunu geçmişe döndüren yazar, bizi olay akışında iki adım ileri bir adım geri ilerleterek Ursula’nın her yeni yaşantısında daha güçlü, daha dayanıklı bir şekilde hayata tutunduğunu anlatan, sonunu okura bıraktığı bir hikâye sunmuş.

Kitabın sonunda küçük Ursula, Doktor Kellet’in odasında bir Uroborus resmi çiziyor.

“Hayır” dedi Dr. Kellet, “kuyruğu ağzında bir yılan.” Onaylayarak başını salladı ve Sylvie’ye “Evrenin döngüselliğini temsil eder. Zaman bir kurgudur, gerçekte her şey akar, ne geçmiş vardır ne de şimdiki zaman. Sadece şimdi vardır.” (Hayat, Sil Baştan, s.464)

Atkinson romanın kurgusunu bu yapı üzerine oturtmuş. Zamanın döngüselliğinde kendini yaratan, yeniden doğuran bir karakter yaratmış. Zaman algımız üzerine oynayan bir kitap Hayat, Sil Baştan. Her bölümün başında bir tarih vermiş yazar. Hangi tarihe geri döndüğümüzü ya da gelecekte hangi tarihe gittiğimizi biliyoruz fakat nelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Kitabın tekrara düşeceği düşünebilir ama öyle bir şey olmuyor, yazar hikâyesini bir bulmaca gibi işlediğinden her bölümde başka bir Ursula’ya ve başka olaylara tanık oluyoruz. Cesetlerle, bombalarla ve tozu dumana katan yıkımlarla örülü savaş yıllarını ayrıntılı betimlemelerle okumak kolay değil ama Atkinson’ın mizahi dili ve yer yer diğer yazarların seslerine kulak vermesi bizi bir trajedinin içine düşmekten kurtarıyor. İki dünya savaşını içeren bir sürecin aktarımında yaşanan acıları parçalara ayırmak, okurun bu gerçekliği sindirebilmesi ve içselleştirebilmesi için onu her daim kitaba bağlayabiliyor. Düşünce karmaşasında kaybolan okurun bölünmüş benlikleri bir araya getirmesini sağlayarak aslında bize de bir ayna tutuyor Atkinson.

Ursula kalabalık ve varlıklı bir ailenin çocuğu; ailedeki kadınlar güçlü ama kendi içlerinde çok da mutlu değiller. Atkinson mutlu ailelerle ya da mutlu sonlarla ilgili bir hikâye yazmanın imkânsız olduğunu, her ailenin kendi içinde bir mutsuzluğu olduğunu belirtmiş. Anne Sylvie, Hala İzzie, Abla Pamela, hatta hizmetçi Bayan Glover, Ursula’nın mücadeleci ruhunu besleyen kadınlardan.

Sylvie karakteri Conrad ve Forster okuyan, Shakespeare’den alıntılar yapan, köpeklerine ünlü yazarların köpeklerinin ismini veren; kutsal kitapta anlatılan ilahı, Zeus’tan ya da yüce tanrı Pan’dan daha absürt, daha intikamcı bulan ve tanrıya inanmayan ama diğer yandan da dönemin muhafazakâr inanışlarına bağlı, kadınlarla ve evlilikle ilgili önyargıları olan bir anne. Anneliği bir sorumluluk, bir kader olarak görüyor ve bütün kadınlar için aynı olması gerektiğini düşünüyor.

John Lewis’teki ikindi çaylarında Sylvie “Sen hiç yavrulama arzusu duymaz mısın?” diye sormuştu.

“Senin tavukların gibi mi?”

“Kariyer Kadını’ymış” demişti Sylvie, bu iki kelimenin aynı cümlede yeri yokmuş gibi.” (Hayat, Sil Baştan, s.282)

İzzie Hala, Sylvie’nin tersine toplumda aykırı kadını temsil ediyor. Vurdum duymaz, özgür savrukluğunun bedelini savaşın en korkunç yanlarına maruz kalarak ödüyor. Anneliği bir kılıf gibi üstüne geçirmeyi reddediyor. Sylvie bastırılmış ve formu değiştirilmiş bir kadınken İzzie sadece kadın değil birey olmanın, dayatılan bütün tanımların dışında olduğunu algılamış birisi.

“Benim için evliliğin asıl meselesi özgürlüktür,” dedi İzzie “senin içinse daima hapsedilmenin sıkıntıları oldu.” (Hayat, Sil Baştan, s.292)

Dünyanın her yerinde ve her döneminde kadının ahlaksızlığı üzerine kurulu bir ahlaki düzen var olmuştur. İzzie, Persona non grata in perpetuam’ı (ebediyen istenmeyen kişiyi) temsil ediyor. Çok genç yaşta yaşadığı ilişkiden doğan çocuğu kendisinden alınıyor ve bir suçlu gibi uzaklaştırılıyor. Ait olamama durumunun sorumlusu olarak da kendisi görülüyor her zaman.

Kitapta, Ursula farklı kadınlar olarak yeniden çıkıyor karşımıza. Ama hepsinin ortak bir yönü var; yalnızlıktan nefret eden ama tek başınalığı da çok seven, herkesin kapalı bir kutu olarak gördüğü ama klişelerin bile yaşadığı hayattan daha ilginç olduğunu düşünen biri Ursula.

16 yaşında tecavüze uğrayan ama ne olduğunu anlayamadan hamile kalan, ilkel yöntemlerle kürtaj olup kendine geldiğinde yaşadığı bütün bu olaylardan dolayı kusurlu görülen ve bu suçun altında hayata küsen Ursula. İçinde bulunduğu yalnızlıktan uzaklaşmak, kendi deyimiyle kaostan kaçmak için aşkla minnettarlığı birbirine karıştırıp Derek’e sığınıyor.

Evliliği günlük yapılması gereken egzersizlerle aynı gören bir adamla evleniyor. Derek için eş olmak, evde düzeni sağlayan, şeylerin yerli yerinde durmasını kolaylaştıran eşyaların bir parçası olmak anlamına geliyor. Erkeğin kendine hak gördüğü hastalıklı ve şiddet içeren koca rolü karşısında, yorgun, pasif ve umutsuz bir Ursula var karşımızda. Tek tek ifade edilemeyen ama toplamda bakıldığında insanı tüketen psikolojik şiddet ve suçunu arayan cezalar silsilesinin dayattığı değersizlik ve suçluluk duygusuyla Ursula, anlamını yitiren yaşamında hak ettiği cezayı çekmekle yükümlü aciz biri konumuna geliyor.

Almanya’da Hitler’e çok yakın, parti mensubu avukat Jürgen’le evleniyor Ursula. Kötülüğün en korkunç boyutlarıyla sahnelendiği ikinci dünya savaşının ortasında çocuğunu yaşatmaya çalışan anne olarak görüyoruz Ursula’yı. Ölümü yaşamaktan daha anlamlı görecek kadar cesur bir kadın bu sefer.

Karşılıklı saygıya, gerçek sevgi ve bağlılığa inanan, aşkı ve tutkuyu da doyasıya yaşamaktan çekinmeyen başka bir Ursula da bu kez Londra’da çıkıyor karşımıza. Yaratıcı, güçlü, zeki ve pratik bir kadın olarak savaşın tam ortasında hayatını başkalarının hayatını kurtarmaya adayan kararlı bir Ursula.

Evlenmeyen ya da çocuğu olmayan bir kadının hayatı da olamaz diyen toplumun dil, gelenek ve sıkıntılı normlarını kullanarak kadını bir nesneye dönüştürmesi karşısında Ursula’nın özgürlüğü, inançları ve değerleriyle kendi hayatının öznesi olabilme çabalarına şahit oluyoruz.

Bu dünyada kötücül güçlerin kazanması için gereken tek şey yeterli sayıda kadının hiçbir şey yapmamasıdır diyen Atkinson, Ursula’nın hayatları üzerinden kadın ve erkeğin toplumsal rollerine ve ikili ilişkilere feminist bir bakış açısıyla yaklaşıyor.

Savaş, sağ kurtulanların bir daha asla kendileri olamayacakları, yaşanılan kayıp hissini iyileştirebilmek adına insanı yeni yerlerde anlam arayışına iten bir süreç. İnsanın bilime, insani bağlara olan inancını yok eden; ölenlerin kahraman olduğu, kalan iktidar sahibi erkeklerin her türlü ayrıcalığa sahip olduğu ve yazarın deyimiyle insanın etrafının muazzam miktarda ani gelen vahşi ölümlerle kuşatıldığı bir zaman dilimi.

Ursula en sevdiği İngiliz şair John Donne’ın bir sonesinden alıntı yaparak ifade etmeye çalışıyor Blitz bombardımanı süresince hissettiği duyguları ya da Kristal Gece saldırılarında yaşadığı kayıp korkusunu: Geride Çaresizlik ve ölüm daha öncesinde… Çaresizlik, yok oluş ve yas; savaşın miras bıraktığı ağır duygularla yaşamak zorunda olan bir nesilden bahsediyor yazar. Atkinson insanların vicdanlarını korkudan büzüştüren, yaşananların acımasız gerçekliğine karşı gözleri kör eden bu süreçte Almanya’da ya da İngiltere’de olmanın aslında çok da farklı olmadığını ifade ediyor satırlarında.

İnsanları ezilmiş yaşam parçaları olarak tarif ediyor Ursula. “Ölüm ve çürüme her an her saniye teninde, saçında, burun deliklerinde, ciğerlerinde, tırnak altlarındaydı. Bir parçası haline gelmişlerdi.” (Hayat, Sil Baştan, s.364)

Bu korkunç dönem insanlık tarihinde bir döngü içerisinde devam ediyor. Ursula’nın deyimiyle her yeni neslin, barış kelimesini bir reklam sloganı gibi gelişigüzel her yerde kullandığı bir gündemi var ve devletler bu gündemin boşluklarından yararlanıp çıkarları uğruna insanları öldürmeye devam ediyor.

Kitap, savaşın yıkıcı etkilerini ayrıntılı anlatan satırlarla bizi boğmuyor; aksine bu çaresizlik dönemlerinde insanın sevdikleriyle olan bağının gücüne ve önemine dikkat çekiyor. Ursula’nın ailesiyle olan iletişimini hiç koparmaması ve onların yaşaması umuduyla hayata tutunması da onunla olan duygudaşlığımızı güçlendiriyor.

Amor Fati başımıza gelen her şeyi iyi ya da kötü olarak nitelendirmeden kabul etmekten, hayatı başı ve sonu olan bir süreç olarak algılayabilmekten ve ancak o mertebeye ulaşabildiğimizde edinebileceğimiz olgun bir kişilik durumundan söz eder. Yaşam gibi ölümü de olduğu gibi kabullenmeliyiz. Bu bir kadercilikten ziyade, yüzleşebilme cesaretidir. Yazarın altını çizdiği en vurucu nokta buydu sanırım; iyiyi de kötüyü de eşit derecede kucaklayabilmek.

Hayat, Sil Baştan çok yönlü ilerleyen yapısıyla okuru kendisine bağlıyor. Okuma sürecimde bana en çok haz veren, bir kurgu metinde kahramanla eş zamanlı olarak kitaplara ve yazarlara sığınmaktı:

“Ursula hemen harekete geçerek ön kapının yanındaki askıda kutsal bir andaç gibi yaşayan el fenerini kapmış ve yine kapı yanında duran kitabını almıştı. Sığınak kitabıydı onun – Du coté de chez Swann. Savaş artık sonsuza dek sürecekmiş gibi göründüğünden rahatlıkla Proust’a girişebilirdi.” (Hayat, Sil Baştan, s.271)

Zamanı eğip bükerek şimdinin, hayatın sürekliliğindeki yerini fark etmemizi sağlayan Atkinson, bu güzel hikâyesine Donne’ı, Shakespeare’i, Dante’yi, Mann’ı, Austen’ı ve pek çok şairin şiirlerini de katarak biz okurlara bir edebiyat şöleni sunmuş. Okuyup keyif almanın ötesinde edebiyat ve hayatla bir bağ kurdurabildiği için Hayat, Sil Baştan’ı herkes okusun isterim.

Züleyha Çelik