Alejo Carpentier’in Bu Dünyanın Krallığı adlı romanı Sia Kitap tarafından yayımlandı. Kitabı, çevirmeni Murat Tanakol ile konuştuk.

Bu Dünyanın Krallığı’nı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Bu Dünyanın Krallığı benim ilk roman çevirim. Başlangıçta bunu hayalimdeki bir Gabriel Garcia Marquez çevirisi için ön hazırlık olarak düşünmüştüm. Gözüme kolay bir lokma gibi görünmüştü. Ama ilk cümlede nasıl bir kayaya tosladığımı anladım.

Çevirmen olarak kendinizden kısaca bahseder misiniz? Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz? Yazarlara sorulur, biz de çevirmen olarak size soralım: Bir çeviri rutininiz var mı?

Edebiyat alanından tamamen uzak işlerde yirmi yıl harcadıktan sonra 2010’da İspanyolcadan Türkçeye edebi çeviri yapmaya Uçma Sanatı başlıklı çizgi romanı çevirerek başladım. Çizgi romanın hayal gücünü besleyen en önemli kaynaklardan biri olduğuna inanırım. O çizgi romana adeta vuruldum. Kimseciklerin dikkatini de çekmemiş bir eserdi. Tanıdık bir yayıncıya önerdim. Telif hakkı alındıktan sonra kitap İspanya’da çizgi roman ulusal ödülünü aldı. Herhalde o zaman benim hayal gücüm de bu böbürlenme fırsatını kaçırmak istemedi. Çünkü beni sadece kendi seçtiğim kitapları çevirmek gibi bir sabit fikre yönlendirdi. Bunu zamanla aştım. Kitap seçimini başkası yaptığında bunun benim için olumsuz yanı olmadığını, her çevirinin ayrı bir deneyim olduğunu öğrendim. Yine de çevirmek için iki temel kriterim var: ilki aydınlanma karşıtı oluşumla bağlantılı. Aydınlanmacılığın gericilikten beslenmeyen argümanlarla sorgulandığı kitapları her zaman çevirmeye değer görürüm. Son iki yılda giderek netleşen ikinci kriterim önceliğimin kadın yazarlar olması. Bu da kadın mücadelesine verdiğim destekten ve aklı öne çıkaran aydınlanmacılığın bu sayede kadını ikinci plana iten yönelimine duyduğum öfkeden besleniyor. Bu kriterler varsa benim için çeviri günlük hayatımın büyük kısmını ele geçirip rutinimi ve alışkanlıklarımı silip süpürür.

Bu Dünyanın Krallığı’nın çevirisine gelelim. Nasıl bir süreçti, ne kadar sürdü, ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Bu Dünyanın Krallığı yüz elli küsur sayfalık bir roman. Ben onu bir buçuk yılda çevirdim. Benim için çok zorlu, bir o kadar keyif aldığım bir süreçti. Bu roman, dünyada üzerine en çok kitap, tez, vb. yazılmış eserdir. İçeriğe hakim olabilmek için yaklaşık 10 bin sayfa okudum. Fransız devrimi ve onunla eş zamanlı Haiti devrimini çok farklı açılardan görme şansım oldu. Barokizm ve Alejo Carpentier’in büyülü gerçeklik (İspanyolcası real maravillosa. Fakat bu Garcia Marquez’in zirveye taşıdığı büyülü gerçekçilik realismo magico değil) vizyonu üzerine derinlemesine bir eğitim gördüm, diyelim. Büyük bir dil ustası ve cambazı olan Carpentier’in barokizm ve büyülü gerçeklik fikrini biçime büründüren sarmal cümlelerinin özünü yakalamam gerekti. Bir başka büyük zorluk da Carpentier’in her eserini bir müzik eseri formunda yazması sebebiyle Bu Dünyanın Krallığı’nın hem müzikal ritmini bulmak hem de senfonik şiir biçimindeki o ritme uygun sözcükleri bulmak zorunda olmamdı.

Murat Tanakol

Çevirmeden önce okuduğunuz, sevdiğiniz, aşina olduğunuz bir yazar mıydı Alejo Carpentier? Yoksa çevirmeye karar verdikten sonra mı tanıdınız?

Carpentier’i çevirdiğim romanı ilk okuduğumda tanıdım. Daha doğrusu tanıdığımı sandım. O zaman bile çok sevdim. Sonra başka kitaplarını da okudum. Ama en çok çevirirken sevdim. Derin edebi bilgeliği bana kimi edebi akımlara, yazarlara olan saplantılı sevdaların derinlemesine bir öğrenmeyle aşılabildiğini öğretti.

Alejo Carpentier orijinal dilinde nasıl bir yazar sizce? Dil kullanımı, üslubu, öne çıkan özellikleri neler?

Bunu detaylarıyla anlatmak için 50-60 sayfalık bir metin yazmam gerekti. Burada birkaç cümlede toplayayım: Carpentier’in oldukça uzun cümleleri denizde birbiriyle çarpışan ve yukarı doğru sarmal biçimde yükselen dalgalar gibidir. Çarpışan dalgalar tez ve antitez, çarpışmanın ardından yükselen dalga sentez olarak düşünülebilir. Ama çarpışan dalgalar her zaman yükselen bir dalga yaratmaksızın birbirini de yutabilir; dalgaların büyüklüğü ve çarpışmanın şiddetine bağlı olarak tsunamiye de yol açabilir. Carpentier’in cümleleri de öyle. Doğanın tesadüflere dayalı dengesiz ritmini esas alır. Klasik mimarinin aksine bina cephelerinde simetriye aykırılığı, dengesizliği esas alan barok mimari gibi, yazarın barok edebiyatı da doğanın dengesiz ritmine bağlı kalır. Barok müziğin kontrpuanlar kullanarak karşıtlıklar üzerinde helezonik bir sıçrama araması gibi, doğanın kontr-dalgaların çarpışmasında yakaladığı ritmini edebiyata yansıtır. Aynı cümlede bir ya da birden çok kişinin, bir veya birden çok olaya, olguya, duruma farklı kodlanmışlıklarıyla bakışını Eisenstein’ın sinemadaki yakın kamera tekniğini kullanarak aktarır. Bu da kaçınılmaz olarak bambaşka bir dil kullanımını karşımıza çıkarır. Cümleleri İspanyolcanın dil kurallarını ve sınırlarını tanımaz. Ezer, geçer. Üstelik Carpentier dünya çapında bir klasik müzik eleştirmeni, mimarlık eğitimi almış bir yazar olduğunu, Marksizm’e gönül verdiğini eserlerinde hiç unutturmaz.

Çevirmen olarak kitapta sizi özellikle çok etkileyen bir bölüm var mı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Romanı bugüne dek on defadan fazla okudum. Her satırı, her kelimeyi nasıl çevirdiğimin hikâyesi hâlâ çok net aklımda. Çocukluğumda annemin ve babaannemin anlattığı masallar benim için ne ise, bu roman da benim için öyledir. Bir anını bile ötekinden ayırsam, büyü bozulur, dünya çöker.