Mart 2026
İsrail ve Amerika 28 Şubat’tan beri İran’ı bombalıyor. İran da bu ağır bombardımana füzelerle karşılık veriyor. Savaş, ne yazık ki tahminlerin ötesinde uzayabilir. Küçük kız çocuklarıyla dolu bir okulun, sivil bölgelerin, petrol rafinerilerinin hukuksuzca vurulup yerle bir edilmesini kalbimizde acıyla izliyoruz.
Bir zamanlar insanların kol kola akşam gezintisine çıktıkları, çocukların kovalamaca oynadığı, neşeli ailelerin piknik yaptığı meydanlara bugün bombalar yağarken 2015 yılındaki İran seyahatimizi hatırlıyoruz. On bir sene geçmiş üzerinden, yine de hatıralarımız taze. Orada tanıştığımız insanlar acaba ne durumda? İyiler mi? Bir kısmıyla sosyal medya üzerinden hâlâ takipleştiğimiz için haberdarız. Kanada’ya, Almanya’ya gidenler oldu. İran’da kalanlar var.
İran’la Türkiye’nin ilişkisi çok derinlere iniyor. Selçuklular, Safeviler, Kaçarlar gibi pek çok Türk hanedan yönetmiş İran’ı. Halen nüfusun yüzde yirmi beşe yakını Azerbaycan Türkü. Osmanlı döneminde mezhep ayrışması ortaya çıkmış, Sünni-Şii çatışması taht kavgalarına eşlik etmiş. Fakat uzun zamandır İran sınırımız sakin. Dilimizde Farsça kelimeler, kulağımızda adını İran’da bir şehirden alan Nihavent makamı gibi müzikler varken, doğudaki büyük komşumuza bigâne kalmamız imkânsız. Orada küçük bir deftere Müberra’nın aldığı notların üstünden geçtik birlikte ve bu yazı ortaya çıktı. İran’da geçirdiğimiz güzel günleri paylaşmak ve gelecekteki daha güzel günler için bir dua niyetiyle…

15 Haziran 2015 – Tahran’da İlk Günümüz
Tecriş semtinde bir kafenin asma katındayız. İçerisi basık, sıcak. Önümüzde birer sütlü kahve, bir parça börek, bir de kayısılı kek. Yanımızda iki sırt çantası ve getirdiğimiz hediyelerle dolu bir spor çantası. Başım masanın üzerinde, uykuya dalıp çıkıyorum. Gözümü her açtığımda aşağıdaki camekânın içindeki pastalar çoğalıyor, dışarıdaki hayat biraz daha canlanmış oluyor. İlk geldiğimizde etrafta dükkânı açan genç adamdan ve fırından yeni çıkmış böreklerin üzerinde uçuşan sineklerden başkası yoktu. Dokuz civarında başımı tekrar kaldırdığımda yan masada kahve içen çifti gördüm. Kafe bütün gün öyle sinek avlamayacak demek ki. Vakit ilerledikçe öğrenciler gelecek, zeminin altında bir de bodrum katın olduğunu göreceğiz, ertesi gün orada iş çıkışı sohbet edip tatlı yemeye gelmiş değişik yaşlardan İranlı kadınlarla birlikte oturacağız. Ama önce uyanmamız gerek. Saat neredeyse on ve şehir gerinerek, esneyerek uyanıyor çünkü.
Uçağımız gece on birdeydi. Saat yediye gelirken Sakarya’dan, TEK’in önünden bizi havaalanına götürecek servise bindik. Dokuzdan on bire kadar alanda pinekledik. Sabiha görmeyeli canlanmış, mağazalar, kafeler daha bir ışıklı, parlak. Uçak biraz rötarla kalktı. Son koltukta, iki saatlik gürültülü, rahatsız bir yolculuk yaptık. Selman her zamanki gibi uçak tekerleklerini yerden kestiği anda uyudu, inmeye yakın uyandı. Bense her zamanki gibi uyuyamadım. İran saatiyle gece üçe doğru, az sonra Tahran Havaalanı’na ineceğimiz anons edilirken yanımızda tabletinden Birdman filmini izleyen İranlı çocuğa nereye gideceğini sorduk. Tahran, deyince taksiyi paylaşmayı teklif ettik, kabul etti. Havaalanı renksiz, cafcafsız ve reklamsızdı. Etrafa bolca serpiştirilmiş yapay çiçeklere takıldı gözüm. Melankolik bir havası vardı bu soluk renkli, tozlanmış, plastik bitkilerin. Uçağa binip zamanda yirmi yıl geriye gitmiştik sanki. Bu his sonraki iki hafta boyunca sık sık bizimleydi.

Alandan çıkarken saat dördü geçiyordu. Uçaktaki çocuk İngiltere’de yaşıyormuş, taksiciyle altmış beş bin tümen için pazarlık etti. Elli binden fazla vermeyin, demişlerdi ama sesimizi çıkarmadık. Taksiciler kazıklamaya çalışır, temkinli olun diye uyarmışlardı. Taksici, çocuğun ineceği yere geldiğimizde iki durak yapacağım için on bin daha vereceksiniz, deyince, çocuk bir süre direndi ama tıpkı bizim gibi o da öyle yorgun ve uykusuzdu ki az sonra koyverdi. Bu inerken fiyat arttırma kurnazlığıyla birkaç kez daha karşılaştık sonraki günlerde. Ne diyelim, her milletin taksicisinin kendine has bir dolandırma metodu var galiba. Bol bol otobüs, bulduğumuz yerde (Tahran’da yani) metro kullandık. Karşımıza babacan taksicilerin çıktığı da oldu. İsfahan’da bize defterinden şiir okuyan, İstanbul’da içtiği mercimek çorbalarını cennetten bir yemek gibi anlatan taksiciyle, Tahran’daki son günümüzde, Kaşkay Türkü çıkan, sempatik taksi şoförünü diğerleriyle bir tutmak doğru olmaz. Taksicinin de iyisi kötüsü var demek ki.
Taksiden inmeden sorduk, akşama kadar buralarda takılmamız lazım, nereye gidelim? Kuzguni kalın telli saçları arkaya jölelenmiş, kemerli burnuyla tipik bir İranlı olan çocuk ne akla hizmet bizi Vali-e Asr Bulvarı’na gönderdi, bilmiyorum. Belki indiği yere yakın diye. Belki akşam gideceğimiz yer o tarafta, kuzeyde diye. Belki de İran’a dair ilk izlenimimiz şöyle modern, geniş bir cadde olsun diye. Çünkü biz doğulular ülkemizle, onu terk etmiş olsak bile, gurur duymak isteriz.
Uykusuz geceden sonra sabahın yedisinde, bizim Harbiye’ye benzeyen geniş caddede şaşkın şaşkın yürüdük. İleride bir yerlerde karşımıza kahvaltı edebileceğimiz, oturup dinlenebileceğimiz güzel kafeler çıkacak umuduyla. Çocuk böyle demişti çünkü. Ama evrak çantalarıyla işe giden, mütevazı giysileri yıpranmış fakat temiz birkaç memur dışında şehir henüz mışıl mışıl uyuyordu, anlaşılan. Bir gazete bayiine harita sorduk, anlamadılar, Selman az Farsçayla biraz işaret dilini karıştırarak derdini anlattı. Üzeri karınca duası gibi Farsça harflerle yazılmış haritayı daha sonra İsfahan’da nihâle olarak kullanabildik sadece.
Uzun ve ıssız caddede, yokuş yukarı yürümeye devam. Allah’tan fazla yükümüz yok. Az sonra yanımızda büyük bir park başladı. Ama enerjimiz giderek tükeniyor. İngilizce bilen bir kadın, “şu metrobüse binin, yukarıda restoranlar var,” dedi. Bindik, indik, restoranlar kapalı. Sonra ne olduysa, bir Tecriş bilgisi edindik, orası merkezmiş, restoran olurmuş. Taksiye bindik, Tecriş’de indik, saat sekiz filan, restoranlar var evet ama hâlâ kapalı. Sonra Langine kafeyi bulduk işte. Bir şeyler yedik, saat ona kadar uyukladık, iyi geldi.
Midemize bir şeyler girdikten ve masaüstünde biraz uyukladıktan sonra doğruluyoruz. Meryem’lere gitmemize sekiz-on saat vakit var, ne yapsak? Selman bir yerden bir grand bazaar duymuş, bazare bozorg diye sormaya başladık, anlamıyorlar. Meğer başka bir adı varmış. Metronun ilk istasyonu Tecriş, sora sora anladık ki çarşı metro hattının öbür ucunda. Yolda yaklaşık bir saatlik bir uyku fırsatını da böylece elde etmiş olduk.
Kapalıçarşı semti bizim Eminönü-Beyazıt taraflarını andırıyor. Ama on kat daha kalabalık, gürültülü ve canlı. Esnafın bağrış çağırışları, tezgâhlara üşüşmüş kadınların telaşı, o sıkışıklık içinde ilerlemeye çalışan motorlular, bisikletliler, çoluk çocuk, yoğun bir baharat kokusu ve Farsça müzikler. Sokaklar birbirine açılıyor, seyyar satıcılar haykırıyor. Tatlı bir kaos. Trafiğe kapalı caddede bir bankta oturmuş ilk safranlı dondurmalarımızı yerken, Selman, Hollywood’da neden Orta Doğu’yu anlatmak için sık sık bu atmosferi yarattıklarını anlıyorum şimdi, gerçekten de öyleymiş, diye söyleniyordu. Dünyanın başka bir noktasındasın, kendi dünyanı unutturuyor sana çevre. Sesler, görüntüler, kokular seni alıyor, akıntıya düşmüş yaprak gibi bilmediğin yerlere taşıyor. Yorucu ama keyifli.
Biraz daha gezindikten sonra karnımız acıktı, bir restoran aramaya başladık. Caddede popüler bir yer var, insanlar ekmek arasına çeşit çeşit salata, nugget, sosis gibi şeyler doldurup yiyorlar, herkesin elinde bir tane bundan. Ben denesek mi diye düşünüyorum ama Selman oralı değil, üstelik pis bir yer, önünden geçip duruyor ama yanaşamıyoruz bu yüzden. Zaten onun gönlü şöyle bol proteinli bir kebapta. Neyse, bir yer bulduk. İnsanların önünde hatırı sayılır bir kalabalık oluşturmasına bakılırsa hayli popüler bir restoran olan Müslim’in tam karşısında, daha boş bir yer. Akşam Meryemlerden öğreneceğiz ki orası iyiymiş gerçekten ama şimdi o sırayı bekleyecek hâlimiz yok. Milletin ne yediğine bakıp Farsça derslerinden de İran’ın milli yiyeceği olarak öğrendiğimiz çelo kebaptan söyledik bir porsiyon. Devasa bir dereotlu pilav yığının üzerinde tek şiş kebap. Bizim Urfa’ya benziyor. Geçen yıl o tarafta yediğimiz kebapların lezzetine yaklaşamaz tabii, rengine bakılırsa belki de tavuk kıymasıyla karışık. Yanında da salatalık aromalı ayran var ama o da damağımıza hitap etmedi. Neyse ki bu, İran’da yediğimiz en kötü yemekti. İsfahan’da yediğimiz, ağır koyun kokulu kıymadan yaptıkları şekilsiz, köfte desen değil, beyran dedikleri şeyle birlikte.
Ben saf saf, bu nedir, diye sormaya çalışırken tezgâhtar adamın koca bir kaşık dolusu feludeyi bir anda ağzıma tıktığı dükkândaki safranlı dondurma güzeldi ama. İçindeki kocaman, lezzetli fıstık parçalarıyla bir daha öylesini yemedik bile diyebilirim. Yeri gelmişken, felude de Şiraz menşeli olmakla birlikte, İran’ın milli dondurması, diyebiliriz. Nişastadan yapılan minik kurtçuk şeklindeki eriştelerin dondurulması marifetiyle elde ediliyor. Bütün tatlılarda bir gül suyu tadı var, bunda da tabii ki. Şiraz’da Behzatların bizi götürdüğü dondurmacıdaki felude daha değişikti ama. Orada üzerine safranlı dondurma koymadan servis ediyorlar ki bence asıl olay kesinlikle safranlı dondurma. Yoksa üzerine vişne şerbeti filan da koysalar, tek başına felude bir şeye benzemiyor.
Çarşı dolaylarında biraz daha takılıp akşamı etmeden önce bir kafe daha bulup çok güzel geleneksel şarkılar eşliğinde biraz daha uyukladık. İran’daki günlerimizde sık sık karşılaşacağımız Şah Abbas’lı demlikte çay ve çayı tatlandırmak için safranlı nebat şekeriyle de burada tanıştık. Yine yapay çiçekler ve gramofon gibi görünen ama parçaları üzerindeki usb bellekten çalan bir müzikçalar. Akşam yediye doğru tekrar metroya binip Tecriş’e döndük. Oradan da taksiyle Meryemlerin adresine vardık nihayet. Meryem ve Sait, insanların birbirlerinin evinde ücretsiz misafir olması fikrine dayanan Couchsurfing uygulamasından tanıştığımız bir İranlı çift. Bir iki ay öncesinden başlayarak bu sitede kurduğum bağlantılar sayesinde İran’da geçirdiğimiz on iki gecenin sadece dört gecesinde para ödeyerek konakladık. Bu bir yana, bizi misafir edenlerin hepsi de harika insanlardı. Onlarla takılmayıp kuru kuru otelde kalsak ve tek başımıza turist gibi gezsek asla bu kadar güzel geçmezdi o on iki gün. Ve İran’a dair bu kadar çok yeni şey de öğrenemezdik kesinlikle.
Eve vardığımızda bizi Meryem karşıladı, Sait hâlâ işteydi. Çok sempatik, güler yüzlü, sakin bir kadın. Sait’le birlikte Peugeot fabrikasında mühendis olarak çalışıyorlarmış. Tanıştığımız insanların çoğu mühendisti zaten. Onun dışındakiler de İngilizce öğretmeniydi. Ben sosyoloji okudum deyince şaşkın şaşkın baktılar, ne olduğundan bile haberleri yoktu neredeyse. Mühendisliğin ve İngilizcenin bu kadar gözde olması, Batı’nın teknik ilerlemesini yakalamaya ve modern dünyaya entegre olmaya çalışan Doğu imajını getiriyor ilk elde akla. Orta sınıflaşmış ailelerin genellikle Amerika ya da Kanada gibi ülkelerde üyeleri var, gençler de abilerinin, amcalarının yanına gidip özgürce yaşama hayalleri kuruyorlar. Bu teknik meselesinde, İran’ın ambargolar nedeniyle kendi yağıyla kavrulma çabasının da payı büyük muhtemelen. Şimdi yorgun ve uykusuzuz. Duşlarımızı aldık, bir an önce yatağımıza kavuşmak istiyoruz. Ama önce Meryem’in bize pişirdiği, bizim karalahana yemeğini andıran geleneksel “aş”larımızı yiyelim, güzel güzel muhabbet edelim. Sonra da erkenden yatalım, nasıl olsa yarın akşam da buradayız ve önümüzde daha İran’da geçirilecek on bir koca gün var.
***
Yorgun başım minibüsün demirine dayalı, zemindeki iki büyük deliğe bakıyorum. İran’daki ikinci günün sonunda, buradaki insanların ruh hâline dair kafamda soruşturmalar devam ediyor. Biraz tozlu, bakımsız, cilasız bir yer burası; yoksulluktan mı, yönetenlerin dünya algısından mı? İlk bakışta çoğunluğun kıyafetleri eski, marka ayakkabılar, güneş gözlükleri yok, gençlerse kendilerince süslüler, bir tek genç kızların estetikli burunları, dövmeli kaşları, ojeli tırnakları abartılı. Üstelik burası Tecriş, lüks semt yani. Yüksek gelirli, kocaman bir jipi olan ev sahibimiz de akşam evine Tecriş’deki duraktan kalkan bu altı delik, dağılmak üzere olan minibüsle dönecek ama. Bu bir şey söylüyor mu yine de? Az önce, mavi çinili soğan kubbeli camiye nazır genişçe meydanın bir köşesine oturmuş safranlı dondurmamızı yerken birden arka arkaya birkaç lüks araba girdi önümüzdeki açık otoparka. Kılık kıyafetleriyle, saçları başlarıyla üzerlerinden zenginlik akan kadınlar havalı bir edayla otopark görevlisine anahtarlarını teslim edip semtin içlerine doğru yürüdüler. Selman’la arkalarından bakıp nereye gidiyor olabileceklerini düşündük. Yakınlarda bir yerlerde çok lüks kafeler ya da bir alışveriş merkezi filan var, oraya gidiyorlardı herhalde. Hemen öteden kalkacak külüstür minibüsümüz geldi sonra, çarşaflı kadınlarla, bol makyajlı genç kızlarla, işten eve dönen genç mühendis erkeklerle, çok yaşlı adamlarla birlikte doluştuk içine.
İlk bakışta, özellikle de trafikteki külüstür arabaları, etraftaki bakımsızlığı görünce burası bana insanların bizdeki kadar sınıf atlama hırslarına kapılmadığı, mal mülk edinme, daha lüks yaşama baskılarının nispeten az olduğu bir yer gibi gelmişti. Ama sonraki günlerde birçok insandan duyduk ki burada da zenginler ve yoksullar arasında bir uçurum var ve yoksullar hallerinden hiç memnun değil. İsfahan’da tanıştığımız otel işleten, İngiliz aksanıyla İngilizce konuşan o genç adamın dedikleri çınlıyor kulağımda: “İnsanların yüzünde bir gülümseme görüyorsanız, o sahtedir, kimse halinden memnun değil burada.” Yine de bilemiyorum. Benim düşünceme denk gelen bir gerçeklik de var gibi, banka sistemi mesela, bizdeki gibi kredi kartları ve banka kredileri yok. Bu bile büyük bir değişim yaratır sanki insanların ruh hâlinde. Hiç dilenci de görmedik galiba. Şehirlerin yıpranmış manzarasına rağmen her yerde su sebilleri var, havalimanında bile. Bizse çoktandır musluktan ücretsiz su içmeyi unuttuk. Eskiden Şah’ın şahsi keyfine tahsis edilmiş saraylar, bahçeler, hatta koskoca Nakşi Cihan meydanı, bugün halkın rahatlıkla dolaştığı, eğlendiği yerler.
Sanırım bizdeki orta sınıflaşma hırslarının yerini orada başka bir ülkeye kapağı atma hayalleri alıyor. Gençlerin çoğu gidip başka ülkelerde yaşamak istiyor. Şiraz’da tanıştığımız, Boğaziçi’nde doktora yapan Ali gibi. Geçenlerde buluştuğumuzda, Türkiye’de iş bulup oturma izni alabilmek için elinden geleni yapacağını, İran’da halkın kendi elleriyle yarattığı canavardan şimdilerde şikâyetçi olduğunu söylüyordu. Anlattığına göre, devrim ilk yapıldığında birkaç sene şeriat baskısı yokmuş halkın üzerinde. Monarşinin yıkılmasına, halkın kendi kaderini tayin edebilmesine yönelik bir hamleymiş. Yukarıda bahsettiğim halkın rahatına yönelik hizmetlere bakınca, gerçekten de halkçı bir devrim olduğunu, hatta bir çeşit sosyalizmin yaşandığını görüyor insan geçen süre zarfında. Öte yandan, devrimden kısa bir süre sonra yeni nesiller modernleşme rüzgârına kapılınca ve devlet kademeleri yekpare bir zihniyet tarafından ele geçirildikçe, mollalardan sesler yükselmeye başlamış. Geleneklerin bozulmasını istememişler. Şeriata böyle geçilmiş. Şii inancına bu kadar sıkı sarılmanın Sünni Arap komşularla, İran-Irak savaşıyla da ilgisi var muhakkak.
İranlılar Araplardan hiç hoşlanmıyor. Tarihi Sünni-Şii çatışmasıyla ilgili bir şey tabii bu. Şiiliğin ortaya çıkışı dini anlatıya dair ayrımdan kaynaklanmakla birlikte, gelişimi kültürel ve coğrafi olarak Pers havzasının Sünnilikten kendini ayırıp tarihsel kimliğini sahiplenme refleksiyle olmuş. İranlılar Araplara göre çok daha köklü bir medeniyet oluşlarıyla, binlerce yıllık imparatorluk miraslarıyla gurur duyuyorlar. Daha seküler kimi İranlılara göre, bugün dini yaşayıştaki taassup da çoğunlukla Arap etkilerinden kaynaklanıyormuş. Kızların yüzlerini estetiğe boğmaları da başlarındaki başörtüleri atamayışlarına tepkiden belki. Zaten gençlerin çoğu oruç tutmuyor, namaz kılan da pek görmedik. Ama hepsi de rindane tavırlarıyla filozofça şiirler yazmış Hafız gibi, Ömer Hayyam gibi büyük şairlerine çok kıymet veriyor. Selman, İran’daki molla rejimi yıkılsa, ertesi gün bambaşka bir ülke olur burası, diyor. Halkın yarısının üstünde gönülsüz taşıdığı hicap gibi, şeriatı üzerlerinden atar atmaz botokslu, bol makyajlı, genç İranlılar sokakları ele geçirir. Zaten İran duygusal, uçlara kolayca savrulan, aşırılığı seven bir ülke.
Tahran’daki son günümüz. Sadabad Sarayına gideceğiz. Yolda bir kamera ve mikrofon kesti yolumuzu. Röportaj vermek ister miydik? Tabii ki dedik. Soru şu: Mutlu olmak mı istersiniz, zeki olmak mı? Bizde olsa mutluluk mu, para mı diye sorulurdu. Kültür farkı buradan bile anlaşılıyor. Selman her zamanki gibi iki seçenekten biriyle yetinmek istemeyerek, “Bence ikisi birden mümkün,” diye cevap verdi. Yine de oyunbozanlık etmemek için ekledi, illa biri olacaksa, zeki olmak isterim. Zaten çoğu dahi mutsuz bir hayat yaşamıştır. Bense zekâ ya da mutluluğun değil de bilgeliğin peşinde olduğumu, bilgeliğe erişen insanın zaten mutluluğu da bileceğini söyledim.
İki yanı koca çınarlarla süslü geniş bir caddeden yürüyerek Sadabad Sarayı’na geldik. Kaçar Hanedanı tarafından kullanıldıktan sonra Şah Rıza Pehlevi’ye kalan yazlık sarayın bahçesindeyiz. Hava çok sıcak olmasına rağmen kuru iklim ve kuzeydeki dağa doğru yükseklerde yer alan sarayın konumu sıcağı bunaltıcı yapmıyor. Gölgede hele, insan hiç terlemiyor. İçerisi tipik İran görkemiyle tıka basa dolu. Şatafatlı Fransız mobilyalar, muhteşem İran halıları, tablolar. İran süsleme sanatında hem saraylarda hem camilerde bolca kullanılan küçük aynalarla duvarları, tavanları kaplama tekniği insana boğucu bir his veriyor. Fakat Yeşil Saray’ın dış cephesindeki kesme taşlar gerçekten harika.
Derbent’e gittik oradan. Dağdan aşağı, bir kanyon oluşturarak akan coşkun bir dere. İki yanında sayısız restoran, suya uzanan çardaklar üstünde bağdaş kurmuş yemek yiyen, nargile içen, keyif yapan İranlılar. Çınarlar göğe doğru uzamış. Abguşt denen nohut ve kuzu etinden bir yemek yedik. Yanında meyveli, alkolsüz bira içtik. Burada çok yaygın bu malt içeceği. Azerbaycan Türkleri burada çok. Sohbet ettik birkaçıyla, bir tanesi işletme mastırı yapmış. Türkiye’de doktora imkânlarını sordu. Eğitim ülkeden kaçmak için bir umut kapısı. Bir başkası Meryem Uzerli fotoğrafı gösterdi bize. Kürt ve Sünni imiş. Sünnilere İran’da zulüm var, dediğini anlayabildik. İran şeriatla yönetilen bir ülke olduğu halde, bizim gibi oradan geçip giden turistler durumu tam idrak edemeyebilir. Yalnızca başları tam ya da yarım kapalı kadınlar göze çarpıyor ilkin. Nadiren sarıklı mollalar geçiyor. Çarşaflı kadınlar ve koyu makyajlı, saçının önü açık kadınlar iki farklı toplum grubunun işaretçisi. Toplum iki parça. Rejimden memnun olmayan insanlarla sohbet ettiğinizde ürkek, huzursuz, yılgın bir korku hissini alıyorsunuz.
İSFAHAN
Abbasi Hotel’in bahçesindeyiz. Fıskiyeli havuzlardan gelen su sesi, yüksek çınarlarla dolu geniş bahçeye yayılan, insanı sakinleştiren tar nağmeleri, çevremizdeki masalarda kedi gibi miyavlayan İranlı kadınların cilveli sesleri birbirine karışıyor. Güneş batmak üzere. Harika bir serinlik çöktü ortalığa. Burası eskiden devasa bir kervansaraymış, şimdiyse lüks denebilecek bir otel. Bahçesi kafe olarak hizmet veriyor. Mimarisi, atmosferi çok güzel. Bu şehre daha dün geldiğimize inanmak zor. Mekân değişince zaman da genişliyor.
Dün Tahran’dan altı saatlik bir yolculukla ulaştık İsfahan’a. Otobüsümüz geniş ve konforluydu. Camda akan manzara, tek bir rengin, sarının değişik tonlarının geçişlerinden oluşan, kum tepeleriyle boyut kazanan uçsuz bucaksız düzlüklerdi. Nadiren görülen cılız, kuru ağaçlar bu düzlüklerde mahzun bekliyordu.

Kiraladığımız evde biraz dinlendikten sonra Nakşi Cihan Meydanı’na çıktık. İlk kez bu meydana çıkmak nefes kesici bir tecrübe. Dünyanın en büyük üçüncü meydanıymış, devasa bir alan. Mavi çini işlemeli camiler gerçekten de cihana nakşedilmiş mücevherler misali parlıyordu akşam güneşi altında. Dev meydanın ortasındaki yeşil alanda İsfahanlılar cümbür cemaat toplanıp serdikleri halı ve kilimlerin üstünde oturuyor, muhabbet ediyor. Meydanı çevreleyen kemerlerin her biri bir dükkân. Arkasında başka dükkânlar, sokaklar, çarşılar. Yalnız meydanın çevresinde sekiz yüz dükkân varmış. Bir ucundan bakalım dedik, açlığımızı falan unuttuk, kapılıp gittik. Eşsiz el sanatları, dededen toruna devam eden gelenekler. Nefis minyatürler, bakırlar, sedef kakmalı kutular, hele o el dokuması halılar. Kaşkay Türklerinin dokuduğu rengârenk sevimli halılardan, çiçekli Keşanlara, ağırbaşlı kırmızı Türkmen halılarına, çarşının bir kenarında çarşaflı utangaç teyzelerin sattığı kendi dokudukları kilimlere kadar pek çok sihirli nesne, binbir gece masallarından fırlamış gibiydi. Selman bir tanesini omzuna atıp götürmemek için ciddi bir mücadele verdi.
Böyle hayran hayran bir müddet dolaştıktan sonra nihayet aradığımız restoranı bulduk. Kemerleri aynalarla, kalem işleriyle süslü, ortasında fıskiyeli süs havuzu ve minderli, yer sofralı oturma alanlarıyla Bastani restoran önce gözümüzü, sonra midemizi doyurdu. Safevî İmparatorluğu’nun estetik çizgisine ışınlanmış olduk. İran’da yemek biraz riskli, bazen ağır, yağlı şeyler zorlayıcı olabiliyor fakat burada midelerimize şölen yaşattık birkaç gün boyunca. Yemekten sonra ev sahibimiz Macit ve karısı Leyla ile buluştuk. Bizi meydandaki çimler üzerinde, en az yirmi kişilik aile buluşmalarına götürdüler. İranlılar çok sıcak ve meraklı insanlar. Herkes bize Türk dizilerinden karakterleri, Fatmagül’ü, Hürrem’i soruyor. Parası olanlar tatil için İstanbul ve Antalya’ya gelmişler.
Ertesi gün Ermeni Kilisesi’ni, Kuş Bahçesi’ni, tarihi camileri gezdik. Nakşi Cihan meydanında otururken iki genç kız çekingen gülümsemelerle yanımıza geldi. Meryem ve Parisa. Cıvıldayan ürkek kuşlar gibi, öyle tatlılardı ki. Sorular sordular, bize kendilerini anlattılar. Onları böylesine güzel kılan şey belki de modernleşmeyle gelen inançsızlık, alaycılık, siniklik illetine yakalanmamış olmalarıydı. Dostoyevski Suç ve Ceza’da dünyaya tepeden bakan, kendisini fazla analiz ederek değer krizine girmiş Raskolnikov’u anlatır. Üst insan olma hedefi altında ezildikçe inançsızlaşan, acılaşan bu anti-kahramanın ilacı Sonya’dır. Samimi, çocuksu, inançlı, incinmekten korkmadığı için dik ve açık gezen doğal insan. Meryem ve Parisa’da böyle bir iyilik aurası vardı işte.
Biz oradayken Ramazan başladı. Bir şeriat ülkesinde Ramazan nasıl geçiyor, bunu da görmüş olacağız. Şehirlerarası otobüslerde, mola yerlerinde herkes yiyip içiyor. Seferilik hakkı gördüğümüz kadarıyla yaygın şekilde kullanılıyor. Ama kentlerde restoranlar, kafeler büyük oranda kapalı. Kepenkleri yarıya inik lokantalarda, mazereti olanlara yiyecek servisi, gözlerden uzak yapılıyor. Açık alanlarda çantadan su çıkarıp içmeyin diye uyardı bizi orada arkadaşlar. Turist olduğumuz için görmezden gelinirdi muhtemelen, ama bu uyarıya riayet ettik.

Akşama, yine Couchsurfing’den tanıştığımız Muhammed Reza bizi iftara davet etti. İsfahan’da onun organik gıda şirketinin ofisi olarak kullandığı dairedeki boş odada kaldık iki akşam da. Birlikte vakit geçirdiğimiz diğer İranlıların aksine, Reza siyaseten muhalif değil. Dindar, rejime bağlı bir genç adam. Şehrin önemli camilerini, Kırk Sütunlu Saray’ı ve Nizamülmülk ile Sultan Melikşah’ın birlikte yattıkları türbeyi ziyaret ettik, bize tarihi bilgiler aktardı. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşında ölenlerin yattığı geniş bir şehitliği de gezdik. Muhammed Reza ve ailesi İsfahan’ın güzel semtlerinden birinde, geniş, konforlu bir evde yaşıyor. Eşi çok güler yüzlü, utangaç ve misafirperver bir kadın. Çador denilen çarşaflardan giymiş. Burada kadınların evlerinde üzerine aldıkları çarşaflar bizim yatak çarşaflarımız gibi ince, açık renkli, çiçekli kumaşlardan oluyor genelde. Camilere girerken de bu çarşafları giymek gerekiyor. Altı yedi yaşlarındaki kızı bizimle sohbet ediyor, iki yaşında var yok oğlunaysa şaşırıp kalıyoruz bütün akşam. Tek başına yemek yiyen, koltukta oturmuş sakin sakin sohbetimizi dinleyen, mızmızlandığını, ağladığını görmediğimiz bu tombul yanaklı güzel çocuk sanki otuz yaşında birinin ağırbaşlı havasına sahip. Avrupalı ailelerde de görmüştük bu sakinliği. Reza’lar belki de eğitimli, elit bir çevreden geldikleri için genel olarak soylu bir hava verdiler bize. Fakat bu hava yalnız onlara mahsus değil, zengin ya da yoksul, pek çok İranlı’da mevcut. O akşam zengin bir menüyle, güzel bir iftar sofrasına misafir olduk ve İran toplumunun muhafazakâr kanadından bir aileyle de tanışma şansımız oldu.
İsfahan tekrar dönüp ziyaret etmek istediğimiz bir şehir. Halkını mutlu etmek üzere tasarlanmış adeta. Şehrin ortasından geçen nehrin iki yanında kilometrelerce uzanan geniş yeşil alanı görünce Türkiye’de günden güne azalan nefes alma boşluklarını, bizi boğan beton yoğunlaşmasını düşünüp kahırlanmamak zor. Keşke bizde de bu kadar büyük parklar olsaydı. Yürüyecek kaldırım hakkımız bile elimizden alınıyor oysa. İsfahan’da on kadar taş köprü, geceleri sarı ışıklarını suların üstünde yansıtarak mücevher gerdanlıklar gibi şehri süslüyor. Köprülerin kemerleri altında halk sosyalleşiyor. Gezinenler, dondurma yiyenler, şarkı söyleyenler. Macitler bizi bir akşam Khaju köprüsüne götürdü. Kemerlerin altında bendir çalan bir adam ve yanında ona eşlik eden uzun saçlı, derviş kılıklı bir arkadaşı coşuyorlar, çevrelerine toplanan kalabalık da neşeyle el çırpıyordu. Macit bazen polisin gelip bu eğlenen insanları dağıttığını söyledi. Bir özgürlük isteği seziyoruz konuştuğumuz insanlarda. Fakat bu mümkün olur mu? Böyle durumlarda insan hemen şunu düşünüyor: İslam devrimi sona erer ya da gevşerse, bu baskıdan kurtulan insanlar ne hissedecek? Başlarında neşeden ürken kargalar olmayınca burada toplanıp haftalarca dans mı edecekler? Belki de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra depresyona giren ülke örüntüsü, burada da tekrar eder. Hızlı kapitalistleşme, mafyalaşma, düzenin kaybolması, sosyal yardımların bitmesiyle ağırlaşan yoksulluk. Ve yeni bir şark tipi baskı rejimi. Kim bilir.
ŞİRAZ
İsfahan’dan yine otobüsle Şiraz’a geçtik. Güneye indikçe zaten az olan yeşillik biraz daha siliniyor manzaradan. Otobüs camlarından çorak diyarları izliyoruz. Fakat Şiraz’da, yolda bizi hüzünlendiren sarı tonlarıyla tezat, neşeli, yeşil bir parkta bulduk kendimizi. İnternetten tanıştığımız gençlerin buluşmasına davetliyiz. İyi düzenlenmiş, geniş bir parkta çimenlere bağdaş kurmuş kızlı erkekli on kişiden fazla genç İranlı, tartışmaya da benzeyen hararetli bir konuşmaya dalmıştı oraya vardığımızda. Behzad bizi bilgilendirdi. Meğer bu arkadaş grubu, haftalık voleybol maçlarındaki bazı kurallar hakkında karar vermeye çalışıyormuş. Detaylara önem veren, her şeyi ciddiye alan bir tavırları vardı, şaşırdık ve beğendik doğrusu. Biraz sonra o meclis oturumunu andıran Farsça polemik sona erdi, İngilizceye geçtiler bizimle konuşmak için. Güler yüzlü, meraklı, sıcak gençlerdi bunlar. Hemen hepsi, İran’da sıklıkla karşımıza çıktığı gibi, mühendismiş. Yeri geldiğinde olgun, yeri geldiğinde muzip, birbirlerine çok bağlı arkadaşlar.

Ali, Amir, Behzad, Erfan ve diğerleri, bizi sonraki üç gün boyunca gezdirdiler. Arabada Hayedeh şarkılarına eşlik ederek çıktığımız akşam gezintileri, tatlıcılar, restoranlar, AVM’ler. Bir akşam o ekiple bowling oynadık. İç mimarlık yapan Erfan’ın ofisinde bize bir oda verdiler kalmamız için. Bir gün Persepolis’e gittik. Şiraz daha güneyde olduğu için iyice sıcaktı. Geniş bir alana yayılan antik kenti dolaşmak sıcağın da sarhoşluk veren etkisiyle büyülü bir deneyim oldu. Zamanlar uzayıp birbirine karıştı. Burada Behzad’la uzun uzun sohbet ettik. Yeni nesil seküler İranlılar molla rejiminden nefret etseler de kendilerini İran’a kuvvetli şekilde bağlı hissediyorlar. Milliyetçi duygular herkeste yüksek. Pers İmparatorluğu’nun devamı olduklarına dair hiçbir tereddütleri yok. Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1971’de düzenlendiği, epik boyutlarda şatafatlı ve pahalı törenlerden bahsetti Behzad. Pers İmparatorluğu’nun kuruluşunun 2500. yılı münasebetiyle, İslami kökleri, Arap ve Türk etkilerini silip daha öz, Aryan damarı vurgulayan bir Pers kimliğini yerleştirmek, dünyaya medeni bir toplum olarak kendini tanıtmak için uzun uzun planlar Şah bu kutlamayı. Oluk oluk para akıtır. İçkiler ve yemekler Paris’ten, konukları havaalanından taşıyacak Mercedes limuzinler Almanya’dan getirtilir. Persepolis’in çevresi ağaçlandırılır, ağaçlara binlerce ötücü kuş salınır. Ancak bir doğu masalında görülecek derecede abartılı masraflarla, aslında geri kalmış bir doğulu hükümdar olmadığını ispatlamaya çalışır Şah. Halkı büyük oranda yoksulluk çeken İran’ın böylesi bir tanıtım faaliyetine bu kadar para harcaması çok eleştirilir elbette. Bazılarına göre İslam devrimine giden yolu kısaltmıştır bu israfın yarattığı öfke. Fakat bize bunları anlatan, yüksek lisanslı bir mühendis olan Behzad’a göre Şah’ın planı akıllıcadır. Görünüşte havaya saçılan bu para, dünya liderlerini ağırlamak için kullanılırken aynı zamanda İran’ı mükemmel bir turizm noktası olarak herkese tanıtacaktı. Kısa sürede çok daha fazlasını uluslararası ziyaretçilerden kazanmak mümkündü. Elbette her şeyi mahveden İslam Devrimi olmasaydı. Çok itiraz etmedik Behzad’a. Sonuçta hayatını devrim muhafızlarının baskısı altında geçiren biz değildik, oydu. Fazla zulüm ya da duygusal baskı altında ezilen kişilerden çok hakkaniyetli, objektif değerlendirmeler beklememek gerek. Behzad’ın Şah sevgisi, aslında Molla rejiminden nefretinden kaynaklanıyor. Biz de bir tarafa uzak olduğumuz için, esasen hiç de yakın olmadığımız nice isimlere yakın görünmedik mi?

Dönüşte, çölün ortasında tek başına bir göçebe çadırını işaret etti Behzad. “Sizin Kaşkay Türklerinden olabilir. Burada yaşar onlar.” Heyecanlandık. Selman’ın babası da çadırda doğmuş bir Yörük deyince, Behzad direksiyonu o tarafa kırdı. Mor entarili, pullarla süslü elbisesi uzaktan parlayan yaşlı bir kadın bizi karşılayan köpekleri yanına çağırdı. Farsça konuştular Behzad’la. Sonra bizi içeri davet etti. Kara kıl çadırın iki kenarı yukarı toplanmıştı. Esinti tatlı bir serinlik veriyordu çadıra. Minderlere oturup sırtımızı kamış dolgulu yastıklara dayadık. Bir yana istiflenmiş döşekleri, yerdeki el dokuması halıyı, kilim çuvalları seyrettik. Binlerce yıldan beri değişmeyen bir yaşam. Türkiye’de bunlar büyük oranda nostalji malzemesi haline geldi. Şiraz’da ne kadar daha dayanacaklar kim bilir. Yaşlı kadın, muhtemelen gelini olan genç bir kadınla beraber bize çay ikram etti. Kaşkay değillermiş. Markette denk geldiğimiz bir Türk’le konuşmuştuk, Azerbaycan Türkçesine çalan bir konuşması vardı. Çat pat anlaşmıştık. Fakat bu kadınlarla konuşamadık. Yorgun, hüzünlü, parlak yeşil gözleri vardı.
Akşam Hafız’ın kabrine gittik. İranlıların şiire düşkünlüğü şaşırtıcı. Dünyada bir şairini böyle akın akın ziyaret eden, hemen hepsi ezberinde şiirler taşıyan başka bir millet olduğunu sanmıyorum. Mistik, uhrevi bir atmosferi vardı mezarın. Hafif, dingin bir müzik yayılıyordu hoparlörlerden. Yaşamayı, sarhoşluğu, aşkı seven bu büyük şairin türbesi Şiraz’da bizi en çok etkileyen yerlerden oldu. Bizim büyük şairimiz Yahya Kemal’in Rindlerin Ölümü şiirini hatırladık. “Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış. Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.”
Ertesi gün İrem Bağları, Nasır El-Mülk Camii, Kapalıçarşı. Eski halı, kilim satan bir amcadan bir heybe, bir de keçe halı aldık. Uzun bir seyahatin sonunda insan gittikçe daha az görüyor çevresini. Üst üste binen mekânlar, manzaralar, insan yüzleri birbirine karışmaya başlıyor. Net detaylardan çok, bir his kalıyor geriye. Şiraz’dan da bize iyi kalpli, medeni insanlara, büyülü mekânlara dair bir his kaldı. Eski, tozlu binalar, bakımsız yollar, genel yoksulluk hali, derinlerde yatan kırılmaz ümidin üstünü kapatan bir örtü gibi.
Son – 28 Mart 2026
Yahya Kemal şöyle diyor aynı şiirinde: “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde.” Bugünlerde İsrail ve Amerika’nın saldırılarını izlerken bu mısrayı düşünüyoruz. İran’a inen bombalar, kalkan cenazeler İran halkını korkutmuyor. Ölümü yaşamın bir uzantısı, parçası gören mütevekkil bir anlayışları var. Tepelerinde uçaklar ölüm saçarken, meydanları dolduran kalabalıklar aldırış etmiyor tehditlere. Diliyoruz ki bu acılar en kısa sürede sona erer. İran, kültürlü, kibar halkının layık olduğu şekilde, müreffeh, güvenli bir yaşama kavuşur.
Müberra Dinler, Selman Dinler
