Sırtım yola dönük, bir başıma etrafı seyrederek sahilde oturuyorum. Kaldırım boyunca yürüyen turistlerin konuşmaları, uzaktan gelen müzik ve arada bir hızla geçen motorların sesi birbirine karışıyor. Deniz karanlık, üzerindeki bazı teknelerin ve açıktaki iki restoranın ışıkları suyun üzerinde titriyor ama kıyı ışık ve gürültü içinde. Gürültünün ortasında otururken, insanın zihni de böyle çalışıyor diye düşünüyorum. Dışarıdan bakınca her şey hareketli, parlak ve dolu ama içinde bir yerde sessiz bir boşluk var. Belki de boşluğu doldurmak için buradayım.

Bir süre sonra Özkan Abi geldi yanıma, selam verdi, destursuz oturdu. Daha önce birbirimizi birkaç kez gördük, tanışmadık, sadece selamlaştık. Yanıma oturduktan kısa süre sonra nereli olduğumu, ne iş yaptığımı ve benzer soruları sıraladı. Normalde burada insanlar birbirlerine bu tip sorular sormaz. Pattaya’ya yerleşenlerin çoğu kendi ülkelerinde sorun yaşayan, bir şekilde hayatın kıyısından kopup buraya savrulmuş, kadınlar önceliği olan erkekler. Kimisi borçtan kaçmış, kimisi bir boşanmanın ardından ortadan kaybolmuş, kimisi de sadece başka bir hayatın peşine düşmüş. Ama hepsi geride bırakmak istedikleri bir hayatın ardı sıra gelmiş buraya. Dolayısıyla geçmiş pek konuşulmaz. İnsan geçmişi kurcaladıkça acı da geri gelir, bunu herkes biliyor, kimse adını koymuyor.

Özkan Abinin bana sorduğu soruların bazılarını geçiştirdim, bazılarına cevap vermeden konuyu değiştirdim. Sonunda bana, arkadaşın karanlık biri, sen efendi birine benziyorsun, dedi. Turgut’tan söz ediyor. Turgut hakkında daha önce hapse girdiğini, yaralamadan arandığını duydum ama aldırmadım. Özkan Abi de yaşından dolayı herkese akıl vermeyi kendinde hak gören, yaş almış ama olgunlaşmamış ihtiyarlardan. Karımı kızımı çoluğumu çocuğumu ömür boyu arkadaşlarımla bırakabilirim ama Özkan Abinin yanında beş dakika kalmalarına izin vermem. Yüzüne baktım. Dudaklarının üzerinde kesilen bıyıkları arpa boyunu geçmiyor. Konuşurken dudak kenarlarında biriken tükürüğü diliyle çekiyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Söyledikleriyle ilgilendiğimi düşündü, konuşmaya devam etti ama söylediklerini dinlemeyi bıraktım. İçim daraldı.

Hayatım boyunca çevremde, onun tabiriyle karanlık adamlar oldu. Uyuşturucu kullananlarla, satanlarla, gece sabaha kadar silah sıkanlarla aynı mahallelerde yaşadım. Hâlâ arkadaşlarımdan bazıları ya polis tarafından aranıyor ya da kaçak yaşıyor. Korktuğumu, onlardan geri durduğumu hatırlamıyorum, üstelik yaşam tarzlarından dolayı onlardan uzak durmak da aklıma gelmedi hiç. İnsan bazen karanlığı dışarıda arıyor ama asıl mesele içeride ne taşıdığın. Beni korkutan insanlar başka türden. Özellikle işinde gücünde, saygın, herkesin efendi dediği kalıpların içinde yaşayanlar. Çünkü insanın yüzüne yerleşmiş bir düzen, çoğu zaman içindeki karmaşayı saklamak için kuruluyor. Dışarıdan sakin görünenin içinde neyi bastırdığını anlamak zor. O ana kadar oturduğum yerde içime dolan huzurun Özkan Abi geldikten sonra dağıldığını hissettim.

Cevap vermeden, hoşça kal bile demeden kalktım oradan, sahil boyunca yürüyüşe çıktım. Kumsal kalabalık, kimi plaj sandalyesinde oturmuş içki içiyor, yemek yiyor, kimi battaniyeyi üzerine çekmiş, barlardan yükselen müziğin sesine aldırmadan uyuyor. Hava yumuşak. Gece ilerledikçe kalabalık değişiyor ama hiç azalmıyor. Turistler, geçici olarak burada yaşayan yabancılar, sabaha kadar açık kalan barların müşterileri, sahilde aylak aylak dolaşanlar aynı kaldırımın üzerinde birbirine karışıyor. Herkes bir yere aitmiş gibi duruyor ama kimsenin kalıcı olmadığı belli. Telefonum çaldı. Arayan Turgut. Nerede olduğumu sordu.

Terminal 21 alışveriş merkezine gidelim mi, dedi. Terminal 21’e gideceksek mutlaka Soi 6’dan geçeceğiz. Pattaya’da onun için kestirme yollar hep aynı sokaktan geçiyor. Pattaya’nın en bilinen, dünyaca meşhur, en çıplak halinin sergilendiği sokaklardan biri. Taylar ana caddeden içeri açılan dar yan sokaklara soi, diyor. Sokağın iki yanında karşılıklı sıralanmış barlar var. Akşam olunca neon ışıkları yanıyor, müzik sesleri birbirine karışıyor, hayat sokağa taşıyor. Turgut’un kestirme dediği yol tam da buradan geçiyor. Soi 6 yalnızca bir sokak değil, şehrin nasıl işlediğini gösteren açık bir vitrin.

Bir palmiye ağacının altındaki banka oturdum, bir süre sonra Turgut yanıma geldi. Elinde plastik bir su şişesi var, oturunca kapağını açıp bir yudum aldı. Bana Seven Eleven’da çalışan bir kızla tanıştığından söz etti. Akşam onunla yemek yemiş, sonra bir kafede oturmuşlar. Kız ilk kez üç gün önce dikkatini çekmiş, oradan yumurta alırken konuşmuşlar. Ertesi gün yine uğramış, sonra bir daha. Artık alışverişini hep oradan yaptığını söyledi. Kızın nasıl güldüğünü, saçlarını nasıl topladığını, kasanın arkasında dururken başını nasıl eğdiğini tek tek anlattı. Turgut konuşurken ayrıntıları kaçırmıyor. Birinin gözünün içine bakıp bakmadığını, gülümserken dudaklarının nasıl kıvrıldığını, bir kelimeyi nasıl söylediğini hatırlıyor.

Sahil yolundan karşıya geçtik, Soi 6’ya girdik. Turgut durdu, sanki başka bir boyuta geçmiş gibi etrafı seyretmeye başladı. Dönüp bana, işte burada aşkı parayla satın alabilirsin, dedi. Hem yürüyor hem de etrafı izliyor. Kısa sürede yüzündeki meraklı, açgözlü ifade ortaya çıktı. Sanki uzun zamandır beklediği bir oyunun içine yeniden girmiş gibi. Bu sokağa her gelişinde aynı şey oluyor. Yüzü değişiyor, yürüyüşü yavaşlıyor. Her barın önünde biraz duruyor. Kızların attığı bakışlara, yaptıkları küçük şakalara cevap veriyor. On sekizinde bile olmayan bir kız boynuna sarıldığı anda bana döndü, peki bu nasıl dedi, şu tatlılığa bak. Yorum yapmadan yürümeye devam ettim. Tek çizgi halinde sıralanan kızlar Turgut’u ve yoldan geçen erkekleri “Hello handsome”, “come inside”, “have a drink”, “just one beer” diye çalıştıkları bara davet ediyorlar. Kimi kız oturduğu yerden el sallıyor, kimisi birkaç adım yaklaşıyor, kimisi koluna girip bara çekmeye çalışıyor. Sonra başka bir barda çalışan kızlar, başka bir müzik, başka bir çağrı. Güneş daha batmadan hareketlenen sokak sabaha karşı ancak uykuya geçiyor.

Barda çalışan kızlardan bazılarının üzerinde iç çamaşırını andıran mini etekler, bazılarında transparan sutyenler, bazılarında jartiyer, bazılarında dar ve kısa elbiseler var. Her barın sokakta küçük bir sahnesi kurulu, kostümler de sahnenin bir parçası. Çoğu kız gece kulübü dansçılarını andırıyor, üzerlerinde parlak kumaşlar, yüksek topuklar, abartılı makyaj. Amaç aynı, sokaktan geçen erkeklerin dikkatini çekmek.

Aynı sokağın içinde yan yana duran mekânlar bile farklı bir hayale oynuyor, biri masumiyet görüntüsünü çağırıyor, biri gece hayatının abartılı ışıltısını, biri de yalnızca bedeni öne çıkarıyor. Erkekler birkaç saniye için duruyor, bakıyor, sonra ya kızlardan birini alarak bara giriyor ya da yürümeye devam ediyor.

Turgut sarışın, yeşil gözlü, yakışıklı, kadınların ilgisini çeken bir adam. Üstelik Avrupalılara benzediği için kadınlar ona daha fazla ilgi gösteriyor. Bir kız yanına yaklaşıyor, koluna giriyor, göbeğini okşuyor, bazıları baba şefkatiyle omuzuna yaslanıyor. O da bu ilgiden memnun, yüzünde ince bir gülümseme, ağır ağır adımlayarak yol alıyor. Bu sokakta nasıl yürümesi gerektiğini öğrenmiş. Ben ya geride kalıyorum ya da onun birkaç adım önünde yürüyorum. Genellikle soğuk ve mümkün olduğunca mesafeliyim. Elimden tutanlar, koluma girenler oluyor. Bazen biri şaka olsun diye elindeki plastik puf-puflarla sırtıma vuruyor.

Turgut, burada şartlar belli, değişmez, diyor. Girersin bir bara. Bir tane bira içersin, yanındaki kadına da bir lady drink ısmarlarsın, bir kısmı kızın kazancıdır. Sonra sohbet edersin, biraz oynaşırsın, istersen ödemeni yapar, arkadaki odalardan birinde işini halleder, mutlu çıkarsın bardan. İstersen yalnızca oturur, biranı içer, sokağı seyredersin.

Makyaj, neon ışıkları ve barların uğultusu kızların yüzlerini olduğundan farklı gösteriyor. Aynı ışık bazen bir yüzü daha parlak ve canlı kılıyor, bazen de solgun. Kimisi hâlâ çocuk denecek kadar genç duruyor, kimisi bu işin içinde uzun zaman geçirmiş gibi yorgun. Bazılarının bakışında ise yaşlarından erken gelen bir ağırlık var. Aynı ışığın altında, aynı müziğin içinde duruyorlar ama her birinin yüzünde başka bir hikâye okunuyor.

Barların ön kısmındaki masalarda oturan erkekler, ellerinde bira, yanlarında bir, bazen birden fazla kızla oturuyor. Sokak sahne gibi onların önünde akıyor. İçki ucuz. Yaşam ucuz. Çoğu zaman bir erkek yalnızca kendi içkisini değil, etrafındaki birkaç kıza, hatta zili çalıp, çalışan bütün kızlara ve müşterilere içki ısmarlıyor. O anlarda kızlar hep beraber çığlık atıyor, alkışlıyor, adamın etrafında toplanıyorlar. Şişeler masanın üzerinde birikiyor, kahkahalar yükseliyor. İçki, gürültü, kısa süreli tanışıklıklar ve sınırsız eğlence geceyi renklendiriyor.

Sokaktaki seyyar satıcılar da kendilerine yer açmış. Bazıları barda çalışan kızların giyimine benzeyen parlak kıyafetler, mini etekler, iç çamaşırları satıyor. Bazı kadınlar boyunlarına kemerle bağladıkları tahta stantlarda piyango biletleri, kazı kazan kağıtları taşıyor. Hem de azımsanmayacak kadar çoklar. Başka bir tezgâhta prezervatifler, küçük paketlerde jeller, cinsel gücü artırdığı söylenen haplar var. Araya yemek arabaları giriyor, kızgın yağın kokusu sokağa yayılıyor. Birkaç adım ötede meyve ve meyve suyu satanlar, dilimlenmiş mango, ananas, papaya.

Sokak yalnızca barlardan ibaret değil. Gürültünün, ışığın ve kalabalığın içinde küçük bir gece pazarı gibi akıyor. Bu tezgâhların çoğunun başında kadınlar duruyor. Yalnızca burada değil. Tayland’ın birçok yerinde bunu fark ettim. İnşaatta, temizlikte, satışta, mutfakta, gün boyu çalışan, bir şeyler taşıyan, pazarlık yapan, para sayan hep kadınlar. Sokakta yürürken bunu görmemek mümkün değil. Erkekler de var ama daha geride. Motor taksilerde, kapılarda, güvenlikte. Ama gündelik hayatın hareketi çoğu zaman kadınların üzerinde. Gürültü, ışık, para ve gece, bir ölçüde onların emeğiyle dönüyor.

Kadir Işık