Sosyal medyada dolaşırken karşıma çıkan üç küçük haber, sanki aynı sokağın üç ayrı köşesinden seslenir gibi hafızamda kesiştiler, beni okurluğu gerçekten öğrendiğim yerlere, kirli kaldırımlara geri götürdüler, karşı koyamadım.

İlki Ejderha Dövmeli Kız’ın diziye uyarlanacağı söylentisiydi, ikincisi Dan Brown’ın Sırların Sırrı haberi, üçüncüsü de Jennifer Lawrence’ın Açlık Oyunları’na dönebileceği hakkındaydı.

Stieg Larsson ile başlayayım. Okurluk serüvenimde ilk nirengi noktamdı, okuduğum ilk roman onun Ateşle Oynayan Kız’ıydı. Aradan on beş sene geçti. O vakitler “kitap okumak” eyleminin hayatımda bir yeri neredeyse kalmamıştı, ona ayırabildiğim vakti gazete sayfalarında veya takvim arkası yazılarında tüketirdim. Roman da zaten ağabeyimindi, onun övgüleri merakımı kamçılayınca kendimi o sürükleyici hikâyenin içinde buluverdim.

Gayet keyifle ilerliyordum, onun aynı zamanda yarım kalacak ilk roman olacağından habersiz. Çünkü roman bitmeden, elimdeki gazeteyi karıştırırken bir kanalda aynı adı taşıyan bir film gösterileceğini görmüştüm; bir kitabı bitirmeden onun dünyasına dışarıdan bakmanın korkunç bir hata olduğunu da henüz bilmiyordum. Film, benim kaldığım yerin epey ilerisinden aksa da izlemeyi sürdürdüm. Film bittiğinde, o zamanlar zihnimde cüsseli, paltolu, çirkin bir gölge gibi dolaşan “kötü adam”ın kim olduğunu öğrenmiş, güzelim romanın heyecanını yarım saatte hiç etmiştim.

Lisbeth Salander… Seni gerçekten seviyordum ve itiraf edeyim, bugün de özlüyorum. Birlikte olduğumuz o kısacık zamanı onca hayalle on yıllara yaydığımı bilmeni isterim. Devam etseydik mutlu olabilirdik belki, denemeye değerdi. Ama hatam yüzünden kendimi affedemedim ve seni orada bıraktım. Vakti geçmişken geri dönmeye de yüz bulamadım, öyle kaldı. Umarım beni bağışlarsın.

Şu yarım kalan hikâyeler… Geride bıraktığı neden yalnızca keder olur?

Ateşle Oynayan Kız’ı okurken ağabeyim Suzanne Collins’in Açlık Oyunları’na başlamıştı. Ondan da övgüyle bahsedince okuma sırası bana geldi doğal olarak. Yine keyifle ilerliyordum ve tesadüf bu ya, daha yarısındayken televizyonda bu kez onun filmine denk geldim bir akşam. Neyse ki dersimi almıştım. Merakımı dizginleyip filmine yüz çevirdim, roman bitene dek başka işlerle ilgilenmedim.

Katniss Everdeen… Jennifer Lawrence’ın hayat verdiği kahramanı kitaptakinden daha çok sevmiştim. Gerçekten de “hayat verdiğini” düşündüm çünkü kitaptaki Katniss daha donuk, daha hayatsız canlanmıştı zihnimde. Lawrence’ınki ise duru güzelliğinin de etkisiyle bir çeşit derinlik taşır gibi gelmişti, kanım kaynamıştı. Ergenlik halleri, büyütecek bir şey yok.

Sonra küçük bir araştırmayla romanın bir üçleme olduğunu, ikinci filmin sinemada olduğunu öğrenince seriyi tamamlamayı istedim. Devamını ağabeyim getirir sanıyordum ama o Dan Brown’un Cehennem’ine kapanmış, başladığımız işi bitirmeyi bana bırakmıştı.

Satın aldığım ilk roman böylece serinin ikinci kitabı Ateşi Yakalamak olmuştu.

Dan Brown meselesi ise bende hep tuhaf durur. Ağabeyim bu yazarı diğerlerinden daha çok severdi, okumam için ısrar ederdi ama nedense eserlerine ilgim uyanmazdı. Belki zamanlaması kötüydü ya da ağabeyim o sıralar beni kızdıran bir şey yapmıştı diye, sevdiği bir şeye kayıtsız kalarak ona ceza kesmek istemiştim.

Bir diğer ihtimalse, ağabeyim o dünyalarda (Dan Brown’ın gizemli Avrupa’sında) kaybolurken, ben henüz Kumkapı’nın sokaklarından başımı kaldırıp o denli uzağa bakmaya hazır değildim. Onun seçkin maceraları benim kaldırımdaki kavgama yabancı geliyordu diye belki, karakterleriyle özdeşleşebileceğim hikâyeler arıyor, onlardan hoşlanıyordum. Gedikpaşa’nın ayyaşları arasında çetin şartlara göğüs gerip hayatta kalmaya çalışmak da gözümde bir çeşit açlık oyunlarıydı. Yoksa en sevdiğim hikâyenin bugün bile çocukken okuduğum Kibritçi Kız olmasını açıklayamam. Bense sokaklarda dolaşan simitçi çocuktum ve elinden tutup ona yardım etmeyi gerçekten çok istemiş, edemediğimden ötürü geçmesi aylar sürecek bir bunalıma sürüklenmiştim. Elimde yalnız, her çaktığımda yanan ateşte, gözlerimin önüne onun yumuşacık siluetini getiren bir avuç kibritle.

Değiştim. Kendimi yerine koyabildiğim ölçüde içimde öfke uyanıyor, artık sevemiyorum benzeştiğim karakterleri, tiksinti duyuyorum.

Hepsi bir yana, okuma tutkusunu bende uyandırmış olmasından ötürü ağabeyime minnet duyarım. “Bir okurun kitapla kurduğu bağdan bir sahne çiz” deselerdi ve bende çöp adamın ötesine geçebildiğim bir beceri olsaydı tuvalin karşısına geçer, ağabeyimin iş dönüşü evde yemeğini yedikten sonra, yorgun argın da olsa dışarı çıkıp bir sokak kaldırımına oturarak kitap okuduğu o bulanık günlerden birini çizerdim. Kumkapı gibi bir yerde, her milletten yurttaşların bakışları arasında, gecenin serinliğinde, sayfaların ışığında gölge gibi duran o silueti.

Hoşuma giderdi onu o hâlde görmek. Geç saatlerde eve döndüğüm için çok kez kaldırımda yakalardım, bazen selam verir geçerdim, bazen de rahatsız etmeyip gülümsemekle yetinirdim.

Yalnız bir kez sordum. Bir gece karşılaştığımızda yanına çağırdı, nasıl olduğumu önce o sordu. Saat gecenin on biri, ben işten yeni dönüyordum. Nasıl olabilirdim ki? Cevap vermek yerine, “Kitapları neden şu soğuk yerde okuyorsun ağabey, evde daha iyi olmaz mı?” dedim.

Gözlerimin içine baktı, “Sence ne için olabilir?” deyip kaşlarını çattı, sonra onu rahatsız eden gölgemi hızla üzerinden çekmemi ister gibi bakışlarını kaçırdı, derken eve doğru savruluverdim.

O an soruyu anlamadım. Eve doğru yürürken hâlâ romantik bir sebep uydurmaya çalıştım. Belki hava iyi geliyordur ya da kendine has bir ritüeli vardır… Kumkapı gibi fazlasıyla gerçek bir yerde romantizm aramanın düpedüz aptalca olduğunu bile bile.

Yanılgımı evin kapı eşiğine geldiğimde fark ettim. Sesler, nefesler, tartışmalar, televizyondan taşan gürültü, aynı odada üst üste binen hayatlar… Kimsenin yalnız kalamadığı küçücük bir kafeste odağını toplayıp sessizce kitap okumak neredeyse imkânsızdı. Çoğunlukla gündüz uykusuz çalışma pahasına gece herkesin uyumasını beklemek gerekirdi ya da işte Pazarları ne güne dururdu. Öyle de olsa kütüphaneye oturmak ya da benzer yerlerin bilgisi de yoktu ki bir işe yarasaydı. Varsa yoksa internet kafelerde bir yalnızlık imkânı görülen köşe başları tutmak, orada da filmler karışında ter dökmekten başka bir şey yapamamak.

O çılgın sokakların evimizden daha sakin olduğunu kapının eşiğini geçerken anlayınca, ağabeyimin sorusu da kendiliğinden yanıtlanmıştı: “kaldırım okuru” olmaya zorunlu, kaldırımlar onun tercihinden öte bulabildiği yegâne çözüm yoluydu.

O ana dek ayırdında olmadığım tüm o sorunlar beni kahretmeye başlayınca başka kaldırımlarda onu taklit etmem de işte böyle başladı.

Ağabeyim o açıdan benden önce yaşamıştı bazı şeyleri. Benim sonraki yıllarda “sorun” diye deneyim haneme yazacağım meseleler onun yıllardır cebinde birbirine çarpan bozuk paralardı, sesi hep başkalarını rahatsız ederdi; şimdilerde benim gibi, bir zamanlar çoğunun gözünde yeryüzündeki en başıboş insandı.

Boşluğa atılmakla boşlukta kalmanın arasındaki farkı anlatmak zor. O kaldırımlarda sayfaları çevirdikçe mahallelinin gözünde “ekmek getirmeyen ellerin” günahının büyüdüğünü hissederdim. Allah kahretsin! Hâlâ öyle. Neticede okurluğun yer etmediği geleneklerde okumak geleneğe karşı çıkmak gibi algılanır, elinde kitapla bir köşede kıvrılıp oturmak bile başlı başına provokasyon sayılır. Kendisinde olmayanın bilinmezliği en aklı başında insanı bile tedirgin edebilirken aklı başında olmayanları düpedüz korkutması bu bakımdan anlaşılır. Anlaşılması güç olansa, “suç işleniyormuş” gibi görülse de o çoğu zaman Açlık Oyunları düzeyinde bir kitaptır.

Suç demişken… Şimdi düşündüm de bu tamamen yanlış sayılmazdı. Çünkü kitaplar “normal” kanallardan gelmez, sokaklardan gelirdi bize.

O yıllarda Beyazıt civarında epeyce seyyar kitap tezgâhları bulunurdu: korsan, ikinci el, bandrollü… Bir de Cumartesi günleri üniversitenin önünde kurulan bitpazarı. En son baktığımda yalnızca sahaflar duruyordu. Sahaflar Çarşısı’nın arka girişinin önünde, karton kâğıtta bol tarçınlı servis ettiği, her yudumunda işlediğim suçların bedelini ödetircesine ciğerime ateşler düşüren salepçi ağabeyi ise ne zamandır görmüyorum. Ben ayrım yapmazdım, haftalık harçlığım 15 liraydı, kim ucuza veriyorsa ondan alırdım. Çok istesem de haftadan haftaya olmazdı bu çünkü aldığım her kitap en az birkaç gün aç susuz gezdirerek bana hesabın dışında gelişen sert bir bedel de ödetirdi (gerçi şimdilerde de bu böyle ama bağışıklığım “sayesinde” sorun etmiyorum). Hafta sonları tezgâhları dolaşmak en keyifli eğlenceydi benim için. Tezgâhlara bakar, hangi kitapların dolaşımda olduğunu buradan anlardım, kendi okurluğumun haritasını da kirli kaldırımlardan çıkarırdım.

Kavrayışım da bir tuhaftı. İkinci el tezgâhındaki kitapları “elden çıkarılmış” diye kötü sanırdım, korsancının tezgâhındakileri ise “herkes okuyor” diye iyi. Üstelik herkes okuyor diye içten içe gıcık olur, merak ettiklerimi tezgâhların sakinleştiği günlere ertelerdim. Örneğin Kürk Mantolu Madonna böyle ertelediklerimdendi, Ateşi Yakalamak ise o korsanların ilkiydi. Bugün dönüp bakınca gülüyorum. Kitap hakkında kanaat üretmek bile tezgâhın mantığına göre şekillenirdi; o tezgâhın yerini alan bugünün sosyal medyasında sıkça görüldüğü gibi.

Okurların çoğu benim gibi ertelemezdi sanki, en çok okunan, en çok önerilen neyse onu alırlardı ve beğenirlerdi de. Dan Brown gibi yazarların ülkemizdeki okur kitlesi için bilhassa korsancılara dua etmesi gerekir, diye şaka yollu düşünürüm hâlâ. Çünkü bu satıcılar yalnızca “çok satan” kitapları satmaz, onları daha çok satılan kitaplara dönüştürürlerdi; sokağın tavsiye mekanizmasıydılar. Bilhassa fuarlardan, kitapçılardan, dergilerden habersiz, sokağın imkânıyla okura ulaşan “illegal” bir ağdılar; cebi delik olana fırsat, cebi küçük olana ise şanstılar.

Gedikpaşa’da çekiç sallayıp bali koklamaktan gözlerinin feri sönmüş bir ayakkabı işçisinin elinde Dostoyevski görmek. Eh, bu gerçekten de ilginç sayılır. Torbacı kılıklı korsancılar dâhil bu satıcıları severdim ben. “Kardeşim bak bu yeni geldi, acayip bir şey.” Şüphesiz öyledir. Elbette aklamaya çalışmıyorum, kararın bana bırakılması durumunda vatana ihanetten kendimi çarmığa germeye hazırım ama sokaklara ait bir çocuk için de kitap üzerine konuşacak birini bulmak kolay olmazdı; ben o ihtimali çoğu zaman onlarda bulurdum. Kitapçılar benim dünyama yabancıydı. Bir kitapçıdan kitap almak yerine onu birinden çalmak ve kitabın ücreti her neyse onu bir dilenciye bağışlamak daha güvenli bir yolmuş gibi gelirdi.

Filmler için de öyleydi. Evin içinde hikâyenin zamanı yoktu, odak yoktu, yalnızlık yoktu. Para da yoktu. Şimdilerde yerinde olmayan, sözde pasajın içindeymiş gibi görünse de aslında yerin yedi kat altında saklanan Çemberlitaş Sineması’nda 7-8 liraya ayda bir film izlemeye giderdim sadece, onda da filmlerin ikinci yarısı ben uykudayken geçerdi. Hikâyelere olan arzumu zorunluluktan filmlerle karşılardım, zaten kitaplara olan mesafem de biraz buradan gelirdi. Koşullar yazılan hikâyeleri okuyamama izin vermezdi evet, ama kameraya alınan hikâyeleri izlememe izin verirdi. Yolda, metrobüs ya da otobüste, kaldırımda, yatakta ya da salıncakta… Bulduğum kısacık dinlenme dakikaları arasına, iki göz arası mesafelere bir film sığdırabilme becerim vardı.

Bir terabaytlık harddiskle, içinde türlü numaralarla dizilmiş arşivime katmak için o internet kafeden bu internet kafeye yolculuk eder filmler aşırırdım. Çocukluktan kalma alışkanlıktı, o zamanlarda da cd’ciydik, yine korsan takılır film başına bir lira para öderdik. Üstelik bazıları üstüne elli kuruş verirsek değişim de yapardı, pek düşüncelilerdi; bilhassa Seyhan’daki Atilla Altıkat Köprüsünü mesken tutanlar. Bence onlar gerçekten de torbacıydı, cd’cilik bahaneydi de neyse… Köprü de zaten yıkıldı. Demek ki yeni bir şey sayılmazdı bu, filmler için nasılsa kitaplar için de durum aynıydı. Kafelerde ise flash bellek ya da telefon takınca ana sunucu görür, gb başına bir lira para isterlerdi, harddiski ise nedense görmezlerdi. Ya da “hangi çılgın harddiskle dolaşır ki” diye düşündüklerinden pek sallamazlardı. İyi de yaparlardı, çünkü bir saatte otuz gb taşır, sonra bir lira verip yoluma bakardım. O harddiski almak için birkaç ay boğazımdan kısmıştım, kaldı ki onlar da korsan indiriyordu, demek ki ben hırsızdan çalıyordum, “yutkunarak ömür geçmez” deyip böyle “ufak” şeyleri meşrulaştırıyordum gözümde.

Hatırlıyorum, sanırım 2016 yılıydı. Yine film aparmak için gittiğim bir internet kafede klasörlerin arasında geziniyordum. Bu kafe Sefaköy’ün hemen girişindeydi, Metin2’ci zıpır çocuklar yüzünden boş masa nadiren denk gelirdi ama deli dolu film klasörleri için beklemeye değerdi. Dosyaları dikkatle incelerken daha önce ya görmediğim ya da fark etmediğim “kitaplar” adı verilmiş bir klasöre takıldı gözlerim. Açıp baktığımda, içinde binlerce pdf dosyası görünce gözlerim ekrana yapıştı, resmen sanrı olduğundan şüphelenip elimi yüzümü yıkamaya gitmiştim. Döndüğümde hâlâ duruyordu, demek ki gerçekti. Pdf’ten hiç haberim yoktu o sıralar, havsalamın kaldırmakta zorlandığı bunca kitap hop diye kucağıma bırakılmış, Tanrı’nın ekranın ardından parıldayarak bana gülümsediğini hissetmiştim. Kitaplar konusunda hayatımın dönüm noktası tam olarak o andı diyebilirim. Öyle mutlu oldum ki ne var ne yok her şeyi harddiskime kopyalamam karşılığında, gb başına ödeme yapmayı ilk kez gönülden kabul ettiğim para gözüme az göründü diye, “az daha kazansınlar” deyip üzerine bir de sucuklu kaşarlı tost sipariş etmiştim.

Dünya klasiklerinden moderne, çağdaş Türk edebiyatından çeşitli konularda sosyal bilimlere, senaryolardan dil bilgisi kitaplarına varıncaya dek her türden eser elimin altındaydı. Evinde birkaç gerçek kitabı olan o çocuğun harddiskinde, yüzlerce filmin yanı binlerce kitap bulunuyordu, kitap okumak için aç susuz gezmesi gerekmiyordu artık.

O akşam internet kafeden çıkıp eve doğru yürürken çantamdaki o metal parçanın ağırlığı değişmişti, sanki bir harddisk değil de içine koca bir evreni sığdırdığım bir sandık taşıyordum. Sucuklu kaşarlı tostun damağımda kalan tadı, hayatımda ilk kez bir şeye tam anlamıyla sahip olmanın verdiği o tuhaf iştaha karışıyor; sokaklardan, tezgâhlardan ve “yasak” yollardan devşirdiğim bu illegal kütüphane bana bir okurdan ziyade bir define avcısı olduğumu hissettiriyordu. Korsan tezgâhındaki kitap elden ele geçerdi ama o harddisk, benim gizli kütüphanem, sivil sığınağım olmuştu, bir süre sonra pdf’den hiç zevk almadığımı kabullenip matbuya geri dönecek olsam da.

Kitap çalmanın da yanlış sayılmadığı içimdeki o çocuksu ahlak yasasını internet kafenin loş ışığında yeniden yazmıştım. Böylece, yazının başında bahsettiğim haberlerin beni neden on beş yıl öncesine, o ilk adımlara götürdüğünü şimdi daha iyi kavrıyorum. Orada basit haberlerden ziyade korsan tezgâhların, illegal klasörlerin ve o gürültülü evin içinden kendine bir yol açmaya çalışan bir çocuğun ayak seslerini duydum.

O çocuğu bugün de önemsiyorum ancak büyümüş halini de önemsediğim sanılmasın. Büyümemeliydim.

Yıllar geçse de içimdeki o hırsızı tamamen evcilleştiremediğimi hatırıma gelmişken belirteyim. Doğru, ben biraz kitap hırsızıyım. Kitaplık gördüm mü dayanamıyorum, bir tanesini hop diye çantama atıveriyorum. Ödünç aldığım kitabı ise asla geri vermiyorum. Bir zamanlar kütüphanelere de vermezdim, ancak “seni dava edeceğiz” ya da “kaydını sileceğiz” dediklerinde geri götürürdüm. Bıraktım öyle şeyleri, artık yalnızca sevdiklerimden “çalıyorum.” Bu yüzden, bir hocamdan aldığım baskısı olamayan bir düzine kitabı kendisine teslim etmedim diye artık öğrencilere kitap vermeyi reddettiğini duyunca çok üzüldüm. Oysa hocam, sizden kitap çalmışsam bu iyi bir şeydir, sizi seviyorum demektir. Daha ne olsun?

Şimdi raflarımda o günlerin kefareti gibi tertemiz ve “legal” duran kitaplara baksam da dürüst olayım, hiçbirinin kokusu, o tozlu tezgâhlardan aldığım korsan baskıların ya da internet kafe köşelerinde sahip çıktığım pdf’lerin tekinsiz heyecanını vermiyor. Garip olansa, onca pdf’in zihnimde neredeyse hiç hatıra bırakmayışından olmalı, fiziksel kitabın yerini hiçbir biçimde onlarla dolduramadım. Ne yapsam ısınamadım şunlara. Sayfanın dokusu, kâğıdın kokusu, kapağı açar açmaz uyanan o hissi… Her kitap, sayfaları arasında kendi zamanını, mekânını, duygusunu saklıyor, elime aldığım an geri gelen bu şeylerin hiçbirini ekran veremiyor.

Kitaplığımdaki gölgelerinden utanç duyup o kitapların hepsini kütüphaneye bağışladığım için pişmanım. Doğrusu, önce yakmak istedim, yakamayınca çöpe atmaya çıkardım ama onu da yapamayınca kütüphaneye götürdüm. Yetmişe yakın kitabı görevlinin masasına dizip “bağış” dediğimde, aslında ne yaptığımı o an fark ettim. Görevlinin yüzündeki o garip şaşkınlığın ben hızla çıkıp gittikten sonra masasındakilerin korsan olduğunu fark edince neye dönüştüğünü her aklıma geldiğinde merak eder dururum. Muhtemelen bir kütüphaneci nadiren görebileceği bir büyüklükte “illegal bağış”ın tam ortasındaydı, ben ise bunun farkına varamayacak kadar sıkkındım. Sonraları kütüphaneye baktığımda ise o kitapların hiçbirini raflarda bulamadım. Demek böyle kitaplar da yazgılarından kaçamıyor, eninde sonunda ait oldukları çöplüğe geri dönüyorlar.

Tüm zorluğa rağmen, okumayı kuşatılmış bir hayattan kaçabildiğim gizli bir tünel olarak öğrendiğim için mutluyum. Belki de bu yüzden, elime geçen her kitabın sayfalarında kaldırımların yükünün sırtıma bindiğini hissetsem ve attığım her adımda biraz daha yorulsam da başka ne işe yararım bilmiyorum.

Hasan Orhan