19 Şubat 2026

“Alkol dizboyu, oğlum sevgisiz, karım umarsız
Üç beş şiir yazdımsa mısra-ı berceste mi oldu”
Ahmet Erhan

Evet oldu:

“Burda, bir Ahmet Erhan var uzakta
Defterini dürmüş ve Bingöl’de bir dağ köyü kadar yalnız”

“Gidip Neşet Ertaş dinlesene aklını kucağında saklayarak
Balık görsen aklına rakı gelir önce
Ve bütün yollar bir gün her gün meyhanelere çıkacak”

“Panik atak – ki dünyanın öcülerine karşı bir bastondur”

“Koro halinde yenildik, herkes haklı çıktı
Onlar kaptan oldular, ben sarhoş oldum
Şimdi ölsem, adımı şaire çıkarırlar
Değil, duvar dibinde yağmurun dinmesini bekliyorum”

“Geldim, gördüm, yenildim… ne var ki bunda?”

25 Şubat 2026

Tufana inanmayan.

Haber geldiğinde hava öyle güneşliydi ki. Tufan mı kopacak, dedim komşuma, yok artık daha neler!

İnanmak zordu. İnanmak hep zordur zaten.

Komşum işin ciddi olduğunu söyledi. Dediğine göre dünya altüst olacakmış. Gözün gördüğü her şey, akla gelen gelmeyen ne varsa hepsi yok olacakmış.

Hadi diyelim öyle. Her şey, şu koca dağlar, uçsuz bucaksız deniz, yaz geceleri, serçeler, maymunlar, katırlar, atlar, ağaçlar her şey yok olacak madem. Eller, ayaklar, bacaklar, kafalar, kollar hiçbiri tutmayacak bir daha. Madem böyleyken böyle, biz neden kurtulalım? Biz niye yaşayalım o saatten sonra? Hem nasıl?

Komşum normalde de konuşkan biri değildir. Şimdi iyice ketum. Sorularıma yanıt vermiyor. Yalnızca bir ay içinde hazır olmamı, ona yardım etmemi söylüyor. Haberi kimden aldığını soruyorum. Yine yanıt yok. Nuh diyor, peygamber demiyor.

Şiire, atlara ve taşraya inanmayan.

Şiire girmeyen atlar.

Gece gündüz havlayan köpekler. Dövüştürülen köpekler.

Zeytin ağaçlarının gölgesinde yaşanan ihlaller.

İlk cinsel deneyim hatırası olarak eşekler.

Taşra mı istiyordunuz? Alın size taşra.

İnce dudaklı kadınlar. Kıvraklı kocakarılar. Ve ahlak, ahlak.

Denize sırtını dönüp oturan adamlar. Yaz kış yelek giyen köylüler.

Kahveler, sonu gelmeyen sohbetler ve sigara dumanı.

Avcılar Kulübü, Esnaf Sanatkârlar Odası. Terziler.

Ölmek üzere olan hayaller. (Ama hiç ölmezler, can çekişirler.)

Alkol, alkol ve alkol. Meyhaneler.

Kerhaneler.

Hiç değişmeyen sırası ölümün.

Sevincin hep usturuplu olması.

Hiç gidememek.

Gidemeyişin dertli odalarında ağlayanlar, gülenler.

Her şey iyi güzel de neden hüzünlendiriyor beni çocukluğumda gördüğüm atlar?

Çünkü şiire giremediler.

Ömrünü Resmi Gazete ciddiyetinde yaşayan sıkıcı memurlar. Bakkal çırakları, marangoz kalfaları, demirciler, kalaycılar, çingeneler. Su tesisatçıları, boyacılar, tostçular ve ekmeğini büyük lokmalarla yiyenler.

Dere boyları, ovalar. Köprüler.

Okullar, dershaneler, dikiş nakış kursları.

Terk edilmiş benzin istasyonları.

Deliler ve ulular.

Âşık olunca ölecek gibi hisseden liseliler.

Cinlerin düğününe gidip geri dönmeyenler.

Hiç gidemeyişin neşeli odalarında gülenler.

Kasaplar ve berberler.

Fenni sünnetçiler, tahsildarlar. Pavyonlar, gazinolar, pezevenkler…

Pazar yerleri, garajlar, eskiciler.

Hiçbiri şiire giremediler.

– Ama bütün bunların taşrayla ne ilgisi var alla’sen!

Kurbağalara inanmayan.

Kurbağa diye bir şey yoktur. Onlar küçük ve yeşil insanlar.

Pişman.

Haber salıyorum, dinlemiyorlar. Kitap gönderiyorum, okumuyorlar.

Pişmanım.

Ölüme inanan.

İlk kez böyle bir intihar notu görüyorum Sayın Savcım.

“Hiçbir neden yokken benden nefret ettiler.”

“Siz ağlayıp yas tutacaksınız, dünya ise sevinecektir.”

“Dünyada sıkıntınız olacak. Ama cesur olun, ben dünyayı yendim!”

“Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız.”

“Haydi kalkın, buradan gidelim.”

Pişman.

Ben zaten hiç doğmayacaktım. Nasıl oldu anlamadım, kendimi burada, sizin aranızda buluverdim.

Çok pişmanım.

Kuşlara inanmayan.

“Kuş olsaydım hiç sıkılmazdım,” diyor, “gökyüzünde süzülür dururdum.”

Haberi yok uçmanın kederinden.

Meydanlara inanan.

Meydana gel meydana,
meydan erenlerindir.

Kartpostallara, mektuplara, pullara ve zarflara inanmayan.

“Hayatımda hiç mektup yazmadım,” diyor, “hiç de eksikliğini duymadım.”

Hiç mektup yazmamış, mektup yolu gözlememiş birinin böyle konuşması çok normal.

Gençlere inanmayan.

Gençlerde iş yok azizim. Bizim zamanımızda böyle miydi. İş yok bunlarda. Ahlak yok, disiplin yok, plan program yok. Gevşek götlüler, hiç zora gelemiyorlar. Her şeyi hazır bekliyorlar önlerine. Bi halt olmaz bunlardan!

Yaşlılara inanmayan.

Küçücük çay ocağında iki kişiyiz. Zar zor sığışıyoruz. O kahve yapıyor kendine, ben çay alıp çıkacağım. Durduk yere, nedensizce başlıyor: “Şu anda 60 yaşında olanlar var ya. Onlar öldüğünde açılacak memleketin önü, bak görürsün. Yirmi yıl sonra bizi kimse tutamaz. Yeter ki bunlar bi ayıklansın.”

Kendine hayran.

Her sabah, en az yarım saat bakıyor kendine aynada.

Karanlığa inanan.

“Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya”

Öyküye inanmayan.

Bir müşkülüm var hocam: Yazmayı çoktan geçtim, okuyamıyorum bile artık öykü. En sevdiklerimi bile. Daha en baştan belli oluyor çünkü… Tamam, yeni değil bu durum, biliyorum. Hep böyleydi. Ama zor durumdayım hocam, okuyamıyorum artık öykü. Yardım edin hocam, ne gerekiyorsa artık: ilaç milaç terapi.

Velespitlere inanmayan.

İlk bisikletim eski püskü, gavur ölüsü gibi ağır bir şeydi.

Zaten iki bisikletim oldu hayatta. İkincisi, Anadolu Lisesi’ni kazandığımda alınmıştı. O zamanlar biz çocukların kız bisikleti dedikleri türdendi. Pembeydi üstelik. Çalındı merdiven altından.

İlk bisikletim, babaannem velespit derdi, acayip bir şeydi. Tarif etmekle anlatılacak gibi değil. Ağır, eski ve yeşil! Pedallı fren yaptırmıştı babam sanayide. Bir gün çok kötü düştüm, zincir ayak bileğimi kaptı.

Hâlâ durur izi.

İnan.

Bu günler geçecek. Yaz yine gelecek.

– İyi de ben burada olacak mıyım?

26 Şubat 2026

Kaplumbağa hayali acılar çekiyordu.

Sanki bacaklarında görünmez ağırlıklar vardı, yürürken çok zorlanıyordu. Hiç yavaş hareket ettiğini düşünmemişti bugüne kadar. Ama artık kendini yaşlı, yorgun ve yavaş hissediyordu.

Tanrıyla konuşmaya çalışıyordu bir süredir. Tamam, cevap alamayacağını biliyordu. Ama en azından duyulduğundan emin olmak istiyordu. Olamıyordu.

Eskiden kitap okur, kendi de bir şeyler karalardı. Fakat artık bunlar da çok anlamsız geliyordu.

Gece uyuyamıyor, sabah uyanamıyordu. Sohbet edemiyor, kimseyi dinleyemiyor, hemen sıkılıveriyordu.

Sonunda, ailesinin ve arkadaşlarının iyi niyetli ısrarlarıyla bir ruh hekimine gitti. “Bruegel’in Babil Kulesi tablosundaki sıçan adam gibi hissediyorum kendimi doktor. Öylesine saçma bir haldeyim,” dedi. Hekim ona hayatını anlamlandıracak bir uğraş bulmasını, spor yapmasını, içkiyi azaltmasını söyledi. Kaplumbağa denedi doktorun söylediklerini. Fakat hiçbirini yerine getiremedi. Birkaç kere intihar etmeyi denedi, onu da beceremedi.

Orman ahalisinin gazına geldi bir gün, tavşanla yarıştı, elbette kaybetti.

Başka bir gün, biraz içi açılsın diye, kuş dostlarından biri onu pençelerine takıp manzarayı gösterdi. Kusmaktan helak oldu tosbağacık, yere zor indi.

Zevk aldığı hiçbir şey yoktu şu hayatta. Mecburen insanların arasına karıştı, bu da onun sonunu getirdi. Çocuk parkının etrafında dolaştığı bir gün, veledin biri ters çevirdi bizim Kaplumbağa’yı, üstüne işedi. Arkadaşlarını çağırdı piç kurusu, onlar da işedi.

Kaplumbağa yekindi bir iki, hareket edemedi.

Alaycı arkadaşları vardı Kaplumbağa’nın. Mezar taşına şöyle yazdırdı içlerinden biri:

tospik tosbağa
işte öldün sonunda
artık koşturma

Evet, haiku severdi bizim Kaplumbağa.

Onur Çalı

Hamiş: Sadece bu dünlüğün değil, bu ayın müziği: Bozatlı Hızır (Feryal Öney & Cavit Murtezaoğlu)