Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Leziz Kadavralar – Agustina Bazterrica (Çev. Seda Ersavcı, Siren Yayınları, Haziran 2025): İnsanın kendinden güçsüzler için dünyayı cehenneme çevirmekten ve hatta onları yok etmekten hiç çekinmediği utanılası, vicdansız medeniyetimize ayna tutan bir (sözde) distopya. Çağlardır sömürdüğümüz hayvanlara yapılanlar bu kitapta insanlara yapıldığından okurların, biz insanlar gibi nefes alan, hisseden, aile ve bağ kuran canlılarla empati kurmasını sağlayabilen bir eser (tabii görmek isteyen gözlere). Paul McCartney’nin dediği gibi, “Mezbahaların cam duvarları olsaydı herkes vejetaryen olurdu.”
Çocuk – Kjersti Skomsvold (Çev. Deniz Canefe, Jaguar Kitap, Eylül 2025): Yazarın Hızlandıkça Azalıyorum kitabındaki özgün, duru, zarif anlatımını öyle beğenmiştim ki bu kitabını da konusuna bile bakmadan okumaya başladım. İkinci doğumunu yapmış bir annenin yeni doğan kızına yazdığı bir mektup niteliğinde olsa da anne-çocuk bağının ötesine geçen bir anlatı bu. Her satırından yine aynı zarafet ve de kırılganlıkla sızıyor hayatı yaşama beceriksizlikleri ve varoluşun çaresiz kıvrımları. Çünkü dünyaya yeni bir hayat getirmek demek hayatı sorgulamak da demek, bu yüzden doğum kadar ölümle de haşır neşir oluyor ama ümidi de elden bırakmıyor kitap.
Bir Aşk – Sara Mesa (Çev. Çağla Soykan, Sel Yayıncılık, Eylül 2025): Küçük bir kasabaya yerleşen çevirmenin, misafirperver görünen ama baskıcı ve dışlayıcı olan kapalı bir toplulukla kurduğu ilişki dinamikleri ve umulmadık bir şekilde savrulduğu aşk üzerinden huzursuz bir zihnin izini sürüyor. Kadın arzusunun sınırlarını dürüst ve cesur bir şekilde yoklarken sunduğu psikolojik derinlikle iyi bir karakter çalışması ortaya koyuyor; hem de bunu yalın bir dille yapıyor. Çevirmen karakter, sessizlikleri, tekinsizliği tercüme etmenin bir aracı kıldığı halde, onun duyguları okura çok iyi geçiyor.

Yokluğu Yeğdir – Edurne Portela (Çev. Çağla Soykan, Sel Yayıncılık, Kasım 2025): Bir kadının beş yaşından otuz beş yaşına kadar hikâyesini sene sene anlatan eserin en beğendiğim yanı, kişinin kendini ifade etme ve dünyayı algılama biçiminin yaşla birlikte nasıl değiştiğini ortaya koyan birinci tekil şahıs anlatımı. Hem büyümenin kendi şiddetini hem aile içi şiddeti hem de 1979 ve sonrasında özellikle İspanya Bask Bölgesi’ndeki şiddeti harmanlarken sanki şiddeti de romanın bir karakteri yapıyor. Şiddetin en savunmasızlar olan çocuklar üzerindeki etkisini ve onların karakterini nasıl şekillendirdiğini, çocukluk masumiyetinin nasıl yetişkin hayal kırıklığına dönüştüğünü gösteriyor.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Edebiyatın “olay” yaratılabileceği bir çağda değiliz artık bence. Sanki büyük anlatıların devri de kapandı. Sanatın yapay zekayla sarmaş dolaş olmasının, sanatın sonunu da getireceğini düşünüyorum maalesef. Öte yandan, zaten sanat kimin umurunda, dünya içine çöküp yok oluşa sürüklenirken? Gündelik hayatlarımıza açtığımız, etkisi ve süresi sınırlı anlam kapılarından ibaret sanat. Bu yüzden beni ne kadar etkilediği ölçüsünde değerlendirebilirim “olay” adaylarını.
Benim edebiyat olayım, László Krasznahorkai’ye 2025 Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesi oldu. Sadece Türkiye’de değil dünya genelinde sanat alanında verilen hiçbir ödülün hakkaniyetli olabileceğine inanmasam da, uzun cümlelerin halen edebiyat sahnesinden inmediğini gösterdiğinden dilin imkânları adına beni umutlandırıp sevindirdi.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Bakıyorum ama bir edebiyat ortamı görmüyorum. Edebiyatın, edebiyat dışı ölçütlerle değerlendirildiği kümecikler görüyorum. Mesela, polemik, linç kültürü ya da magazin malzemesi yapılan sanatçılardan ve/ya meselelerden, eserin kendisinden daha çok bahsediliyor.
Büyük yayınevlerinin yeni yazar kabul etmediği (en azından bir atölyeden yönlendirilmediği sürece), gönderilen birçok kitap dosyasının okunmadan elendiği bir dönemde, işin içinde network olmadan kitap çıkarabilen yazar azdır sanırım. Ama tuhaf bir şekilde yazarlar, yayıncılar bile ahbap-çavuş ilişkisinden rahatsız olduğundan bahsediyor. Neredeyse herkes sorunun bir parçası ama herkes de sorundan şikâyetçi. Dış kapının öz hakiki mandalı benim gibilere görünen tablo, herkes herkesle dost(muş gibi). İşte bu da özellikle son senelerde çıkan yerli kitaplara inancımı yitirmeme yol açtı. Sonra kimse yakınmasın, yerli eserler yabancılar kadar okunmuyor diye veya nitelikli okur yok diye. Yabancıdan ziyade yerli edebiyata gönül veren, kendi dilinin imkânlarının nasıl kullanıldığıyla ilgilenen beni bile soğuttu bu “sözde” edebiyat ortamı. Sosyal medya kullanmayanlarınsa zaten çok satanlar dışındaki kitaplardan haberi yok.
Yine de, ilkeli duruşundan taviz vermeden, kimseye minnet etmeden yazıp çizenleri gönülden selamlarım.
Soruşturmaya daveti için Parşömen’e yani Onur Çalı’ya teşekkür ederim.
Neşemiz eksik olmasın, iyi seneler.
